23 Nisan 2021 Cuma

Kalehöyük Arkeoloji Müzesi-Mikasanomiya Anı Bahçesi- KIRŞEHİR Kaman

 


Kalehöyük Arkeoloji Müzesi

"Kaman-Kalehöyük kazılarından çıkartılan eserlerin sergilenmesi için 2008 yılında Japon ve Türk hükümetlerinin örnek işbirliği ile başlayan müze inşaatı 2009 yılı Mart ayında tamamlanmış ve 2010 Türkiye’de Japon Yılı etkinlikleri kapsamında Altes Prens Tomohito ve T.C. Kültür ve Turizm Bakanı Sayın Ertuğrul Günay tarafından açıldı."

 



"Müzenin mimari projesi, Kalehöyük’ün kendi formundan esinlenmiş ve kazısı yapılmakta olan höyük görünümünde tasarlanmıştır. Gelen ziyaretçilerin kazı yöntemlerini ve aynı anda kazıda çıkarılan eserleri görme imkanı sağlayan bir yaklaşımla müze mimarisi şekillendirildi. Özgün bir mimari yapıya sahip olan müze, 1500 metrekare kapalı alana sahip. 470 metrekare kapalı sergi salonunun yanı sıra 830 metrekare açık sergi alanı bulunuyor."

 


 

"Müze, açıldığı sene çevreci tasarımı ile bine yakın önemli proje arasından 2010 Green Good Design ödülünü kazanmış, 2012 Avrupa’da Yılın Müzesi Ödülüne aday gösterilmiştir. Prens Mikasa anısına inşa edilen Japon bahçesinin hemen önünde bulunan müze, açılmasından itibaren barındırdığı eserler, özgün mimarisi ve farklı sergileme teknikleri ile her yıl giderek artan sayıda ziyaretçiyi ağırlıyor."

 

"Türkiye’ye 44 yıl önce gelen ve buradaki çalışmalarına Ankara Üniversitesi’nde başlayan Dr. Sachihiro Omura, eşi arkeolog Masako Omura ile birlikte görev aldığı Kaman’da hem çalışmalarını yürütüyor, hem de Japon Anadolu Arkeoloji Enstitüsü Başkanlığını üstleniyor."

Japon Anadolu Arkeoloji Enstitüsü başkanı Sachihiro Omura

"Anadolu’nun büyük bir kültürel zenginliğe sahip olduğunu vurgulayan Omura, şöyle konuştu: “Anadolu’ya dünyanın birçok yerinden gelen kavimler, topluluklar kendilerinden bir şeyler bırakmış. Dolayısıyla Anadolu’nun tarihini dünyanın tarihi olarak görüyorum. İç Anadolu’nun tam merkezi olan Kalehöyük de bunun önemli bir parçası. Burada çalışmak, dünya tarihini okumak demektir. Kaman-Kalehöyük’te şimdiye kadar 4 bin 300 sene öncesine ulaştık. 30 yılda 7 medeniyeti ortaya çıkardık. Yerin altında hala ulaşamadığımız tarih katmanları var. Kazımız 32 senedir devam ediyor, daha da kazılacak çok yer var. Bu, bir neslin bitirebileceği bir iş değil. Arkeoloji bir usta-çırak işi… Bizden sonra bu değerli alanı devralanların, bizim bulduklarımızın üzerine çok daha fazlasını koyacaklarına inanıyorum. İş Bankası’nın sağladığı katkıyı Türkiye’de özel sektörün desteği açısından önemli buluyorum.”

İç Anadolu Bölgesinde yürütülen yüzey araştırmaları ile birlikte Enstitü halen Kaman-Kalehöyük, Kırşehir-Yassıhöyük ve Kırıkkale Büklükale ören yerlerinde düzenli olarak arkeolojik kazılar yürütmektedir. Bu kazılar ile çok sayıda eser ve mimari kalıntılar ortaya çıkarılmıştır. Ayrıca arkeoloji ve müzecilik alanlarında eğitim çalışmaları da düzenli yürütülen faaliyetler arasındadır.

Buluntuların ait olduğu yerde çalışmaların sürdürülmesi gerektiği inancıyla, Kaman- Kalehöyük kazı alanının hemen yanında inşa edilen Enstitü kompleksi, içinde barındırdığı laboratuvarları, konferans salonu, lojmanları, depoları ve çok sayıda mesleki kitabı barındıran kütüphanesi ile bu alanda her türlü çalışmanın yapılabileceği örnek bir arkeoloji merkezi haline gelmiştir. Japon Anadolu Arkeoloji Enstitüsü’nün Anadolu tarihine ışık tutmak amacıyla arkeoloji ile ilgili farklı disiplinlerden ve farklı ülkelerden gelen bilim adamları ve öğrencileri burada buluşturarak yürüttüğü tüm çalışmaların, Türkiye ve Japonya arasında her zaman var olan kültürel işbirliği ve dostluğun artarak devam etmesine katkıda bulunması ümit edilmektedir.

İş Bankası Kurumsal İletişim Koordinatörü Suat Sözen “Ülkemizin kültürel mirasının gün yüzüne çıkarılması koruma altına alınarak gelecek nesillere aktarılmasının sağlanması, kültürel miras bilincinin pekiştirilmesi kurumsal sosyal sorumluluk çalışmalarımızda öncelik verdiğimiz hususlar arasında yer alıyor diyerek İş Bankası olarak, Kaman’ın yanı sıra Patara ve Zeugma’da sürdürülen kazı çalışmalarına uzun soluklu bir biçimde destek verdiklerini sözlerine ekliyor. Sözen, Arkeolojik kazılara ilişkin desteklerini önümüzdeki dönemde duyuracakları yeni işbirlikleri ile daha da genişleteceklerinin altını çiziyor."

 


Mikasanomiya Anı Bahçesi

"Prens Mikasa’nın Kaman-Kalehöyük kazılarını başlatması anısına kurulan Mikasanomiya Anı Bahçesi, Japonya dışındaki en büyük Japon bahçelerinden biri olarak her yıl giderek artan sayıda ziyaretçinin ilgisini çekmektedir. Bölge için önemli bir rekreasyon alanıdır."

"Mikasanomiya Anı Bahçesi, “Shakkei” tekniğinde ve “Kaiyu” stilinde düzenlenmiştir. Shakkei tekniği, çevredeki doğal manzaradan ilham alınarak yapılan bir düzenleme tekniğidir. Kaiyu stili ise bahçede değişik manzaraların dolaşılarak gösterilmesidir. Yaklaşık 22 dönüm üzerine kurulu olan bahçede toplam alanı 3500 metrekare olan birbirine bağlı iki gölet bulunmaktadır." on 12 Kasım 2018 yazısından


                                                                                                     

Yıldız DEMİRCİ - Azmin Kararlılığını Kuşanan Yürek- Şaire



“ANKARA'da, çocukluk hayalini gerçekleştirerek, belediye bünyesinde ağır vasıta şoförü olan, 2 çocuk annesi Yıldız Demirci ,  su tankeriyle başkentin park ve bahçelerini sulayıp, yeşillendiriyor.”

“Ankara Büyükşehir Belediyesi ANFA Genel Müdürlüğü Peyzaj Bölümü'nde işe başlayan Yıldız Demirci, ağır vasıta şoförü olmak için başvuruda bulundu. Demirci, 2 aylık eğitimin ardından su tankeri ile trafiğe çıkarak, park ve bahçeleri sulamaya başladı. Demirci, başkentin yoğun trafiğinde kullandığı tanker ile park ve bahçelerin yeşillendirilmesi çalışmalarında görev yapıyor.”

 


“ Yollarda beni görünce 'Maşallah kızıma' deyip tezahürat tutup, alkışlayanlar da var; hemcinslerimden kucaklayıp, öpenler de var. Tam tersi eleştirilere de maruz kaldığım oluyor. Tanker sürmek kesinlikle benim için zor değil. Ailem ve çocuklarım benim yanımda ve arkamdalar" 


 


Aslen Uşaklı olan Yıldız DEMİRCİ, 1969 yılında Manisa Kula'da doğmuştur. Manisa Kula’nın  Gediz Vadisi boyunca ilerleyen volkanik kent yapısı, tarihi evleri, şifalı kaplıcaları,  Yunus Emre'si … ile hoş sohbet dost gönüllerin sarmaladığı bir ruhsal ortamda yetişmiştir. 1990 yılında gerçekleşen ,7 yıl süren, evlilikten biri kız biri erkek iki çocuğu dünyaya gelmiştir. 1996 yılında başlayan yoğun hastalık sürecinde önce İstanbul Cerrahpaşa Hastanesi ardından İzmir Atatürk Hastanesi'nde ilaç, gözlem ve operasyon gerektiği için yatarak tedavi görmek durumunda kalmıştır. Ankara Numune Hastanesi'nde yatarken eşi tarafından terkedilen, ailesinin de ona sırt çevirdiği bir insan olarak başlayan kimsesizlik öyküsü, 3 yıl süren bir hukuk mücadelesinden sonra 1999 yılında çocukların velayetini üzerine alması ile Ankara'da zorlu bir hayatın güçlü kimliği olma sürekliliğine evrilmiştir.



“Pazarlamacılık, sokaklarda sebze-meyve satıcılığı, bulaşıkçılık, seyyar köftecilik, mobilya mağazasında tezgahtarlık… gibi çok farklı işlerde çalıştı. 2006 yılından 2012 yılına kadar taşındıkları Alanya'da aşçılık ve hijyen belgesi alarak otellerde kat temizliği, evlerde hizmetçilik, ardından 2008 yılında açtığı ofiste reklam ve matbaacılık gibi işlerde çalıştı. Çocukların isteği üzerine tekrar Ankara'ya döndüler. 2016 yılına kadar Demir, çelik ve mobilya üzerine çalışan bir şirkete hissedar oldu. Daha sonra hissesini devredip Keçiören'de emlakçılık yapmaya başladı. İlkokuldan beri yazmaya çok düşkündü. Öğretmeni Hayali Hanım'ın teşvikiyle şiirler yazıyordu hatta ilk şiirini de öğretmenine yazmıştı. İlkokuldan sonra okuyamamış ortaokulu dışarıdan bitirmişti. Bir edebiyat fakültesine gitme hayaliyle şimdide liseyi dışarıdan bitirmeye çalışıyordu. Bu arada Alanya'da ingilizce eğitimi almış, bilgisayarda reklamcılığın temelini oluşturan ve grafikerliğin olmazsa olmazı corel draw ve photoshop programlarını öğrenmiş birde sürücü belgesi almıştı. Bu arada kızı KTÜ Tarih Bölümünü bitirip 5 yıl atama beklemiş, 2018 yılında polis olmuştu. Şu anda bir emniyet müdürlüğünde yunus olarak görev yapmaktadır. Oğlu  Sinop Boyabat'ta 4 yıllık bir üniversitenin İktisat ve Ekonomi Bölümünden mezun olmuştur. Bir yerden bir yere taşınma nedeniyle Yıldız Hanım'ın yazdığı birçok şiir kaybolmuştu. Kalanları toparlayıp  'Hayatlar arası yolculuk' adlı bir şiir kitabı yayınladı.” 


Yüreğine koyup, tutarsın Eflatuna boyanır gökyüzü Bir kuş süzülür, ufukta Kelebekler bir bir konar çiçeklere Çiy taneleri yağar gözlerinden İlmek ilmek dokursun umudunu Hiç kaybetmeden hiç yitmeden Usul usul sessizce titrer yüreğin Asırlara meydan okuyan Ezgiler gelir, esen yel den Kan, can bağı değil de..acıtan Yaraların, gönlüne müebbet Söylenmemiş sözler dilinde Ellerin semada, ellerin yüreğinde, Kırlangıç lar konar yüreğinin üstüne Kozalaklar ham, duygular çilekeş Maziden koşup gelen çocuk Bir buse; mahmur, ıslak gözlerine Ay çiçekler baş kaldırmış Gitme vakti, gün dönümünde.. Yıldız DEMİRCİ. 07.06.2019





19 Nisan 2021 Pazartesi

Mozaik Sanatı



Görsel sanatlardaki düzenlemelerden biri olan  mozaik, küçük parçaların bir araya getirilmesiyle oluşturulan resimlerdir. Duvarlara, zeminlere ,binaların cephesine uygulanan mozaik sanatı, çok eski çağlardan bu yana insanlık tarafından bilinmekte ve uygulanmaktadır. Küçük üç boyutlu ve birbirine benzemeyen parçaların bir araya getirilip resim oluşturacak şekilde tasarlanması yoğun dikkat ve keskin görüş gerektirmektedir. Mozaik beş bin yıl önce ilk kez Sümerler tarafından denenmiş bir resim sanatıdır. 




“Mozaik sanatı genel de Roma İmparatorluğu ile anılan bir resim sanatıdır. Bu dönemde avlularda, kaldırım taşlarında ya da ev duvarlarında seramik taştan ve boyutları oldukça küçük parçalardan mozaik desenler yapılmıştır.”








"Çağdaş mozaik sanatçıları çeşitli teknikler ve materyaller kullanırlar. Orsoni, smalti, vitreous denilen taşlarla yapılan mozaikler bir mermer mozaik çalışmasından faklı olmaktadır. Smaltide genellikle derz kullanılmamaktadır. Bunun dışında vitray camı sıklıkla kullanılırken, vitreous denilen cam mozaik taşları da kullanılır. Özellikle sanatsal tablo çalışmalarında vitreous tercih edilir.Bu taşların ince olması,kolay kırılması istenilen şekle girme konusunda kolaylık sağlar. Mermerin klasik dönemdeki kullanımı da klasik eserlerle çağdaşı sentezleyen sanatçıların eserlerinde görülür. Klasik meraklıları için yine tarihtekinin birebir örneği olan mozaikler de yapılmaktadır ki bunlar ustalık sembolü sayılabilir"

                                                                                                                    G. PARLATAN



GELENEKSEL SANATLAR- Mermercilik

 




Kalkerlerin ve bazen de dolomitlerin sıcaklık ve basınç etkisiyle değişikliğe (metamorfizm) uğraması sonunda meydana gelen mermerler billurdan oluşmuş taşlardır.  Mermerlerin bileşimi kalsiyum karbonat ve pek az da kalsiyum ve magnezyum karbonattır.








“MÖ 1600'lü yıllarda, Hititlerle Yasemek'de (Gaziantep) başlayan sanatsal anlamda ilk mermercilik, Arkaik Dönem'de (MÖ 1050-470) Efes'te, Helenistik Dönem'de (MÖ 300-30) Bergama'da ve Roma Dönemi'nde (MÖ 30- MS 395) Aphrodisias'da kurulan mermercilik okulları ile Anadolu'da büyük gelişim göstermiş.” (Uygarlığın kökleri)






“Mermer; sağlamlığı, zarafeti ve potansiyel zenginliği ile asırlardan beri insanoğlunun vazgeçilmez sanat dallarından biri olan heykel sanatının da temel yapı elemanı olma özelliği taşıyor. Hititler, Eski Mısırlılar, Frigyalılar, Mezopotamya Medeniyeti, Persler, Lidyalılar, Eski Yunanlılar, Romalılar, Selçuklular, Osmanlılar ve daha birçok medeniyet günümüze kadar gelen, tarihe ışık tutan heykellerinde ve yapılarında mermeri kullanmışlar.”

 

“Doğal taşların, seçiminde; moda, mimari ve dizayn önemli rol oynamakta... Çok eski çağlardan beri medeniyetlerin kurulmasında ve kültürlerin gelişmesinde önemli bir rol oynayan mermer, fonksiyonel özelliklerinin yanı sıra insanların estetik ve sanat zevklerini tatmin ederek, doğal taşlar içerisindeki ayrıcalıklı üstünlüğünü günümüzde de sürdürüyor. Mermer; Mısır tapınaklarından Yunan akropollerine, Roma devrine ait amfi-tiyatrolardan orta çağın şatolarına, Gotik tarzı katedrallerden Rönesans’a ait eserlere, Selçuklu ve Osmanlı devrinin saray, hamam, cami ve çeşmelerinden; modern çağın tren istasyonları, havaalanları, yönetim binaları, alışveriş merkezleri ve konutlara kadar yaygınlaşmış.”

15 Nisan 2021 Perşembe

Uygar KAPLAN

  04.12.1982 yılında Ankara'da dünyaya gelen şair ilk, orta ve lise öğrenimini Muğla ilinin Marmaris ilçesinde tamamladı.  9 Eylül Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümünden 2005 yılında mezun oldu. Okuma ve yazmaya ilgisi yaşama karşı duyduğu merak ve keşif ruhu ile sürekli öğrenme faaliyeti içinde olan Uygar KAPLAN  özgün bir kişiliğe sahiptir. 2007 yılında Marmaris'te özel bir bankada meslek yaşamına başlamıştır ve halen Datça 'da bankacı olarak görevini sürdürmektedir. Yasemin KAPLAN ile evli olan şair Armin'in babasıdır. 



Şiir sanatının poetikası onun şiirlerinde Ege kıyılarına çarpmaktadır. Efenin yenilmez ruhunu hissedersiniz. Modern Türk Şiiri  ve musikinin şiire yaklaştığı bütün diyarların rüzgarından eser. O sebeple şiirlerinde her coğrafyadan esintiler duymak mümkündür. Banka ve finans kelimelerini şiirlerinde iz düşerek; kelimeleri anlamının ötesine taşıyan demir ayakları güçlü köprüler kurmaktadır. Kendine has üslubu ile yazdığı dizelerde uçarı bir çocuğun gündüz düşlerini bulacaksınız. 

KAHVERENGİ 

Ben kahverengiyi bir tek gözlerinde sevdim

Bakıyorsun ya toprak toprak

İlk yağan yağmurun kokusu gibi

Her gün içtiğim kahvem olmalı gözlerinin rengi


Ne bir ton açık ne bir ton koyu 

Yoksa ne anlamı var ne de lezzeti

Bağlarım gözlerini belime

Günün sensiz geçen saatlerinde

Dindirmek için hasretimi 


Ağaç kovuklarından yapılmış küçük bir gemiye 

Doldurup kozalakları denize açılmaya benzer

Gözlerinin içine bakmak

Kahverengi ama bakışların aynı denizin derinliği 


Medusa' nın baktığı herkes taş olur ya hani

Senin bana bakmadığın gün taş olur yüreğim 

Yontacak hiç bir heykeltraş bulamazsın 

Gözlerinin sıcaklığından başka 


Ben kahverengiyi bir tek gözlerinde sevdim 

Ve o kadar sevdim ki 

Öldüğüm zaman üzerime atılan toprak 

Olmalı gözlerinin rengi 


                                        



DUYGU BAĞIŞI 

Yapraklar topluyorum asmalardan

Salamuraya yatırıyorum aşkımı 

Genç bir kız serçe parmağı kalınlığında sarıp 

Sevdiğine yedirebilsin diye 


Oyuncaklar topluyorum sağdan soldan 

Ayıcığın gözlerine yapıştırıyorum mutluluğumu

Bir yerlerde gözü yaşlı bir çocuk 

Gülümseyerek oynayabilsin diye 


Kömürler topluyorum ocaklardan

Bir yat güvertesine bırakıyorum hüznümü

Geçim derdi nedir bilmeyen bir insan

Emeğin ne olduğunu öğrenebilsin diye 


Bütün silahları topluyorum dünyadan

Bir tabutun içine koyuyorum nefretimi

Gömüyorum yerin yedi kat dibine 

Bir daha çocuklar ölmesin diye 


                                   



1 Nisan 2021 Perşembe

Anadolu’da Ev ve İnsan

 



Marmara Evleri’ nin özelliklerini yansıtabilen kentlerimizin başında İstanbul gelir. İki büyük imparatorluğun merkezi olarak kültür birikimlerini kuşaktan kuşağa aktarabilen İstanbul, son otuz yıl içinde pek çok değerini yitirmiş olmasına karşın yine de çok az kalan örnekleriyle tarihi kimliğini sürdürmektedir.(İstanbul/Edirne)

 

Marmara Evleri




 

Marmara ve Trakya

 

Bursa, Edirne ve İstanbul gibi Osmanlı Devleti’nin üç başkentinin yeraldığı Marmara Bölgesi, Türkiye’nin klasikleşmesi ortamını hazırlamıştır. Bu kentlerin içinde Bursa gelişim sürecindeki evrelerin en ağırlıklı bir noktasını oluşturmaktadır. Batı Trakya ve Balkanlardaki oluşuma örnek olan kent ise Edirne’dir. İstanbul, saraylardan kasırlara, yalılardan köşklere, ayrık evlerden bitişik evlere ve giderek Beyoğlu Yakası’ndaki ilk kargir apartmanlara kadar başkent olmanın sağladığı olanaklarla Türk evinin gelişimini doruğa ulaştıran çok önemli ve özel bir kenttir.

 

İstanbul Evleri

 

Bursa’ya yakınlığı nedeniyle Kütahya Evleri daha çok Marmara Evleri’nin özelliklerini taşımaktadır. Ahşap yapı strüktürü, bağdadi, sıva ve plan şemaları bakımından birbirine aşırı derecede benzeyen bu iki kent aynı yapı tarzının ortaya koyduğu benzerliklere rağmen detaylarında, yöresel çözümlerin getirdiği farklılıkları ortaya koyabilmektedir. Kütahya Evleri , Ege ve İç Anadolu sınırında bulunması nedeniyle kırsal kesimlerde İç Anadolu’ya , kentlerde ise Marmara Bölgesi Evlerine biraz daha yakındır.


 

Kütahya Evleri

 

İstanbul’un yakın çevresindeki yerleşmeler içinde Gebze ve İzmit evlerinin klasik üslup açısından önemli yerleri vardır. 17. ve 18. yy’dan kalma bu evler, son 20 yıl öncesine kadar ayakta kalmayı başarmış olmalarına rağmen bugün büyük bir bölümü yıkılmıştır. Bu evlerin arasında merkezi Orta Sofalı Konaklar bile bulunmaktaydı.


 

Orta Sofalı Evler

 

Marmara Bölgesi’nin tipik örneklerini veren Bursa kenti de son 20 yıl öncesine kadar 17. ve 18. yy. evlerini korumakta idi. Yeni imar faaliyetleri Bursa’ya büyük ölçüde zarar vermiştir. İstanbul’da varolmayan erken dönem Türk Evleri’ne Bursa’da rastlamak mümkündür. Özellikle dış sofalı/hayatlı tipler İstanbul’da çoktan varlığını yitirmiştir.

 

Marmara Bölgesi’nin batı kanadını oluşturan Tekirdağ ve Edirne büyük ve açık sofalı evler bakımından çok zengindir. Bugün artık bu iki kentte de Türk evinin klasik tipleri kalmamıştır. Açık sofalı örnekler tamamen tükenmiş, iç sofalılardan ancak son dönemlere ait bazı örnekler ayakta kalabilmiştir.

 

Bursa yakınlarındaki bir diğer yerleşme türleri kıyı kesimindeki köylerdir. Bu köylerde eskiden Rum azınlıklar yaşarlardı. Arsaları yetersiz olsa bile ev estetiğinden ödün vermeyen ustalar, Osmanlı yapı sanatını bu küçük köylerde de doruğa çıkarmayı başarmışlardır. (Zeytinbağ – Trilye/Bursa)

 


Bursa evleri

 

Bursa, Uludağ’ın eteklerindeki topografik yapısı, iklimi ve verimli topraklarıyla İ.Ö.7. yüzyıldan daha eskilere uzanan bir geçmişten, günümüze ulaşabilmiş bir kentsel yerleşmedir. Bursa tarihiyle ilgili en eski kalıntılar ise, ancak Bitinya, Roma ve Bizans dönemine tarihlendirilebilmektedir.

 

Bursa, verimli toprakları ve Uludağ eteklerindeki yoğun yeşil alanlarının yanı sıra hareketli topografyasıyla, kendine özgü siluet verebilmiş bir kenttir. Tepelere kurulan camiler ve aralarındaki yerleşme dokusu yeşille iç içedir. Bunu sağlayan arazinin yeraltı sularıdır. Evliya Çelebi bu verimli toprakların su sayesinde yeşili güçlü kıldığını “Velhasıl Bursa sudan ibarettir” sözleriyle anlatmaktadır.

 


Bursa Evleri

 

Bursa’yı gerçek kimliğine ulaştıran Osmanlılar olmuştur. Selçuklu döneminin kültürel yoğunluğunun bu bölgelere varamamış olması ve Osmanlı uç beyliğinin kısa sürede devlet olarak Bursa’ya ulaşması bu yörelerde Türk kültürünün hızla yaygınlaşması sonucunda gelişmiştir. bu nedenle Anadolu Türk evinin en eski ve en özgün örneklerini son otuz yıl öncesine kadar Bursa’da bulmak mümkündü. bursa’da günümüze ulaşabilmiş evlerin büyük bir bölümü son dönemin orta ve dar gelirli ailelerine aittir. Bu nedenle küçük ve yalın örneklerdir. Çünkü varlıklı aileler son kırk yıl içinde evlerini yıkarak arsalarına imar planlarına göre apartmanlar yaptırmışlardır.

 

Fatih sultan Mehmet’in evi olarak bilinen Muradiye’deki evin 15. yüzyıldan çok 17.yüzyıla ait olduğu ileri sürülmektedir.

 

 

Bursa evleriyle ilgili örneklemeler için Y.Mimar Hüsrev Talya’nın verdiği bilgilere göre bir değerlendirme yapılacak olursa, 15. yüzyıla tarihlendirilebilen Somuncu Baba’nın kerpiç duvarlı eviyle Uftade Tekkesi bitişiğindeki 16. yüzyıl evi en eski Bursa evleridir. Muradiye’deki 17. yüzyıl eviyle birlikte üç örnek günümüze ulaşabilmiştir. İlk ikisinin önemli bir bölümü yıkılmış olduğundan o döneme ait kesin yargıya ulaşmak güçtür.

 

Bursa evlerinin büyük çoğunluğu 19. yüzyılın ikinci yarısıyla 20. yüzyıl başlarına tarihlendirilebilen yapılardır. 15. ve 16. yüzyıl evleri kerpiç olmasına rağmen sonları ahşap strüktürlü ve bağdadi sıvalı olmak üzere biçimlenmiştir. Asıl Bursa karakteri, ahşap malzemenin ağırlıklı olarka yapı bünyesine girmesiyle doğmuştur.

 

Diğer bölgelerde olduğu gibi Bursa evleri de çoğunlukla iki katlıdır. Üç katlı olan örneklere rastlanılmakta ise de sayıları azdır. En önemli kat her zaman evin en üst bölümüdür. Üç katlılarda ara kat kışlık olduğundan basık tavanlı ve küçük pencerelidir. Buradaki yaşam kışın olumsuz etkilerinden korunmak üzere geçicidir. Çünkü bahar ve yaz ayları hep en üst katta geçirilir.


 

19. yüzyıl öncesine kadar iklim koşullarının çok sert olmadığı kesimlerde dış sofalı evlerin Anadolu’da yayılmış olduğu kabul edilmektedir. Bursa evleri de 19. yüzyıl ortalarına kadar dış sofalı örneklerle gelişmiştir. Ancak pencere camlarının Anadolu’da da kullanılmaya başlanmasından sonra tamamen açık olan sofaların kapatılma eğilimi, soğuklardan korunabilmek amacıyla yaygınlaşmıştır.

 

En eski açık sofalı plan tiplerinde odaların sofadaki diziliş biçimlerine göre bir sınıflandırma yapılabilmektedir. I, L ve U biçiminde oluşan planlar içinde en çok kullanılan L planlarıdır. Bursa evlerinin açık sofalarının bir köşesinde çoğunlukla köşkler ve tahtlar bulunması, plan tipini L ye dönüştürmüştür. Oda sayılarının çoğalması evin yatayda büyümesini sağlamıştır. Bazen iki uçta köşe yapıldığından büyük evlerin planlanmasında U tipi tercih edilmiştir. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren dış sofa iç sofaya dönüşmüş, özellikle Kamıyarık türü Bursa evlerinin alt katı kerpiç, kerpiç dolgulu ahşap, ya da taş duvarlarla inşa edilmiştir. Üst katları ise ahşap karkas ve sık olarak yanyana dizilmiş düşey dikmelerin eğimli olması, bazen motifler oluşturması, yapı estetiğine de farklı değer kazandırmıştır.

 

19. yüzyıldan sonra evlerin dış yüzleri tümüyle sıvandığından cephelerin karakteri oldukça değişmiştir. Buna rağmen yine de sınavın üzerine uygulanan boyaların renkleri Bursa evlerine daha değişik özellikler kazandırmıştır.

 

Bursa’da 18. yüzyılın ikinci yarısına kadar Türk evinin klasikleşmiş tipi ve üslubu egemen olmuştur. Daha sonra, barok üslubun etkileri İstanbul’dan Bursa’ya da sıçramıştır. Birinci Ulusal Mimarlık Dönemi’nin sonuna kadar her tür gelişme, güçlü biçimde yansıma olanağı bulmuştur.

 

Bursa çevresinde topografik ve iklimsel özellikle birbirine benzemesine rağmen etnik çeşitliliğin ortaya koyduğu farklılıklar vardır. Ancak bu farklılıklar daha çok ev kullanımından kaynaklanan mekan örgütlenmesiyle ilgilidir. Etnik grupların üretim biçimi ve ilişkileri, sosyal yaşam içindeki gelenek ve görenekler, mekan kullanımını yakından ilgilendirmektedir.

 

Etnik farklılığın getirdiği mekan çözümleri için Bursa’nın çok yakınında ve doğusunda küçük bir Türkmen köyü olan Cumalıkızık ile yine aynı çevrede Bursa’nın batısında yer alan Zeytinbağ/Trilye kıyı köyü örneklemeye alınabilir.

 

Cumalıkızık köyü tarımsal üretime ve hayvancılığa dayalı bir köydür. Evler tarımsal alanlar küçülmemesi için birbirine çok yakın ve küçük bahçeli tutularak sık dokulu yerleşme oluşturulmuştur. Buna karşılık küçük de olsa bahçelerdeki ağaçlar evlerin yüksekliklerini aştığından ve bahçeler çeşitli yeşilliklerle bezenmiş olduğundan doğayla içiçedir. Cumalıkızık evleri, Bursa evlerinin temel özelliklerini taşımaktadır. Plan şemaları dış ve iç sofa olarak gelişmiş ancak Bursa evleri kadar ayrıntıları özen çözümlenmemiştir. Köy ve kent evlerindeki bu temel farklılık, gerçekte tüm bölgelerde kendini belli etmektedir.

 




Cumalıkızık Evleri

 

Cumalıkızık köyünün tarım ve hayvancılıkla geçimini sağlaması, alt katların ahır olarak düzenlenmesini zorunlu kılmıştır. Anadolu’nun çoğu köylerinde görülebilen bu çözüm hayvanları daha kolay besleyebilme ilkesinden kaynaklanmaktadır. Zeytinbağ ise, Rumlarla Türklerin birlikte yaşadığı, yaşayan grupların özelliklerinin evlerin tasarımına çok yönlü yansıdığı ilginç bir kıyı yerleşmesidir. Rumların başlıca geçim kaynakları ipekçilik ve balıkçılıktı. Zeytinbağ bugün Rumlarla bir zamanlar birlikte yaşamış ailelerin ikinci kuşak devamının yaşadığı küçük bir kasabadır. Artık ipekböcekçiliği yapılmamaktadır. Bunun en önemli nedenlerinden biri ipek dokumacılığın devam etmeyişi ve pazarlama olanaklarının ortadan kalkmasıdır. Yoğun olarak zeytincilik yapılan yörede, Cumalıkızık’taki evlerin alt katlarındaki ahırların yerini zeytin depoları almıştır. İnsan yaşamına ayrılan üst katlara ise odalardan başka, ipek böcekçiliği yapılan dönemlerde kozalıklar ilave edilmiştir. Bu kozalıklar, ya odalardan birini bu işe ayırarak ya da yalnız bu amaç için ayrı bir mekan düzenlenerek oluşturulmuştur. Tasarımı açısından Bursa eviyle büyük bir benzerlik göstermesine karşılık, mekan örgütlenmesi ve işlevsel açıdan oldukça farklıdır.

 

Bursa ve çevresinde geleneksel yaşam biçiminin bazı uzantılarına halen rastlamak mümkündür. Bursa merkezindeki avlulu hanlar yine eskisi gibi işlev görmektedir. Eski mahallelerde aileler bahara doğru evlerini boyamakta, kapı önlerini süpürmektedir. Günlük ev işlerinin sona ermesiyle öğleden sonraları kapı önlerinde komşularla sohbet ederek geçirilmektedir. Baharlarda Uludağ yolu üzerinde ya da diğer mesire yerlerinde tatil günü geziler yapılmaktadır. Dini bayramlarda komşuluk ilişkileri artmakta büyüklerin elleri öpülmektedir.

 

Geleneksel yaşam biçiminin tümüyle devam etmesi, birçok koşulun değişmesi yüzünden artık olanak dışıdır. Kente göçlerle insanlar gelmekte, yerleşme sorunları doğmakta, bu nedenle yoğun yapılaşmaya açılan Bursa’nın yerleşim alanlarında tarihsel özelliklerle yüklü görkemli evler hızla tüketilmektedir.

 

Kaynak: Anadolu’da Ev ve İnsan

Emlak Bankası Yayınları

Prof. Dr. Metin SÖZEN

Prof. Dr.Cengiz ERUZUN

 

 

 


GERİ DÖNÜŞÜM- ATIK MALZEMELERİN SANATA EVRİLİŞİ-AĞRI

Fotoğraf:Abdullah Söylemez



Atık cam şişeleri erittikten sonra çeşitli aşamalardan geçirerek birer sanat eserine dönüştüren Ağrılı kadınlar hem meslek öğreniyor hem de aile bütçelerine katkıda bulunuyor.




Hafta içi her gün sabah erken saatlerde kursun yolunu tutan çoğunluğu ev kadınlarından oluşan kursiyerler, atık cam şişeleri sanat eseri haline getirerek geri dönüşüme kazandırıyor.

Hacı Mehmet KARAKAŞ

Hacı Mehmet KARAKAŞ 21.01.1988 yılında Adıyaman’ın Kâhta ilçesinin Yolaltı Askeran köyünde,  kalabalık bir çekirdek ailede, çiftçi bir baban...

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *