21 Mart 2021 Pazar

Nevruz Işığın Günü

 


      

Nevruz, Anadolu ve Orta Asya kültürlerinde baharın ya da yeni yılın gelişini kutlamak amacıyla ortaya çıkmış bir bayramdır. Nevruz kelimesi köken olarak eski Farsçadan gelir. Yeni gün veya gün ışığı anlamına gelmektedir. Coğrafi olarak ise, baharın ilk günü anlamına gelmektedir. Bugün kuzey yarım kürede ekinoks oluşur. Güneş ışığının ekvatora dik açıyla gelmesiyle gece ve gündüz süresi birbirine eşitlenir. Ayrıca 21 Mart, koç burcunun başlangıç günüdür.

Nevruz teriminin tarihte ilk yer aldığı kayıtlar, M.S. 2. yüzyıldaki Pers İmparatorluğu kayıtlarıdır, ancak bundan çok daha öncesindeki (yaklaşık MÖ 648 ve 330 yılları arasında) Pers İmparatorluğu altında yaşayan değişik milletlerin Pers Şahına Nevruz gününde hediyeler getirdiğine dair bilgiler mevcuttur.

Selçuklu ve Osmanlı'da millî bayram olarak kutlanan Nevruz, Nevruziye adlı şiirlerle ve şenliklerle ziyafet verilerek kutlanırdı. Özel olarak hazırlanan Nevruziye adlı macun ise Osmanlı döneminden kalan bir kültür olarak bugün hâlâ Manisa'da yaşamaktadır ve 21 Mart'ta Mesir macunu şenlikleri gerçekleştirilmektedir.

Nevruz ,Türklerin (Göktürklerin) Ergenekon'dan demirden dağı eritip çıkmalarını, baharın gelişini, doğanın uyanışını temsil eder. Doğu Türkistan'dan Balkanlara kadar tüm Türk kavimleri ve toplulukları tarafından, MÖ 8. yüzyıldan günümüze kadar her yıl 21 Mart'ta kutlanır.1995 yılından itibaren Türkiye Cumhuriyeti’nde bir bayram olarak kabul edilip kutlanmaya başlanmıştır.

Nevruz yeni bir başlangıcı temsil eder.Geceyle gündüzün,karanlıkla aydınlığın,dişille erilin eşitlendiği bir başlangıç noktasıdır ve bu eşitlikte yeniden başlamanın,yeni bir yaşamın doğuşu vardır.Kutlu olsun.

21 MART DÜNYA ŞİİR GÜNÜ






 

AŞIK VEYSEL ŞATIROĞLU -21 MART


Doğum tarihi25 Ekim 1894, Şarkışla
Doğum adıVeysel Şatıroğlu
Etkin yıllar1899-1973




 

Ağlar Veysel Çıkmaz Sesi

Ağlayı Ağlayı Vardım Pınara

Ala Gözlü Benli Dilber

Aldanma Cahilin Kuru Lafına

Allah Birdir Peygamber Hak

Anama

Anlatamam Derdimi Dertsiz İnsana

Aslıma Karışıp Toprak Olunca

Aşkın Beni Elden Ele Gezdirdi

Aşıklar

Benden Selam Söylen Vefasız Yare

Beni Hor Görme Kardeşim

Beserek Dağı

Bilmem Hayal Miydi Yoksa Düş Müydü

Bir Derd Ehli Bulsam Derdim Söylesem

Bir Hayal Peşinde Dolandım Durdum

Bir Küçük Dünyam Var İçimde Benim

Bir Pipom Var Yamalıklı

Bu Alemi Gören Sensin

Çamlıbel

Çarık Mess Konuşması

Çok Yalvardım Çok Yakardım

Çırpınıp İçinde

Dalgın Dalgın Seyreyledim Alemi

Deli Gönül Değme Çaydan Bulanmaz

Deli Gönül Ne Gezersin

Dostlar Beni Hatırlasın

Durum..

Dünya Geniş İdi Şimdi Daraldı

Dünyada Tükenmez Murad Var İmiş

Eğer Görse İdim Göz İle Seni

Ey Hocam Karışma Hikmetullaha

Eşin Yoktur Bulamadım

Galiba Dünyanın Sonuna Geldik

Gine Mi Ağladın Kirpikler Nemli

Güzelliğin

Göklerden Süzüldüm Tertemiz İndi

Gönül Sana Nasihatim

Hayal Bana Yakın

Hepimiz Bu Yurdun Evlatlarıyız

Kara Toprak

Kırk Yaşımdan Sonra Kalbime İlham

Kızılırmak

Mecnun Gibi Dolanıyorum Çöllerde

Mektup..

Memlekete Destan Oldum

Mimar..

Nasihat..

Neler Yaptı Bana Kader

Sabahtan Bir Güzel Gördüm

Saklarım Gözümde Güzelliğini

Salınıp Giderken Boyunu Gördüm

Sazıma

Sen Bir Ceylan Olsan

Sen Bir Ceylan Olsan

Sen Bir Çiçek Olsan Ben Bir Yaz Olsam

Sen Varsın Orda

Senin Yolunda Yolunda

Siz Sağ Olun Biz Selamet Gidelim

Son Şiiri

Türküz Türkü Çağırırız

Türlü Türlü Seda Verir Ağaçlar

Uyan Bu Gafletten

Uyandım Kuşların İnce Sesine

Uyanmadı Kara Bahtım

Uzun İnce Bir Yoldayım

Vatan Sevgisini İçten Duyanlar

Yarin Beyaz Gerdanında

Yeter Gayri Yumma Gözün Kör Gibi

İstanbul....

Yurt Ürünleri

İşde Hiyle Sözde Yalan Olmasa








13 Mart 2021 Cumartesi

HAREZM-ALTIN ORDU EDEBİYATI

 Harezm adı, bugün Kara Kalpakistan, Özbekistan ve Türkmenistan sınırları içinde kalan, Amu Derya (Ceyhun) ırmağının döküldüğü Aral gölünün aşağı yatağında yer alan sağ ve sol bölgelere denilmektedir. Arap seyyahlar tarafından bu bölge Harezm olarak adlandırılmış, burada oturan halka ise Harezmî adı verilmiştir. 

Doğu Harezmin merkezi Harezm şehri, Batı Harezmin merkezi ise bugünkü Ürgenç idi. XI-XIII. yüzyıllar arasında bu bölgede oturan Harezmî halkının dili üzerinde yapılan çalışmalardan ve diğer tarihî kaynaklardan, Harezmce denilen dilin Avesta, Osset, Soğd ve Yagnob dilleri gibi bir İran dili olduğu anlaşılmıştır.

 Amu Derya ırmağının aşağı yatağında bu yüzyıllar arasında oturan bu İran kavmi, XIII. yüzyıldan sonra bölgedeki yoğunluğunu kaybetmeye başlamıştır. Harezm bölgesi, hem yolların kavşak noktasında yer almasından hem de verimli topraklara sahip olmasından dolayı her zaman komşu bölgelerde yaşayan halklar için bir cazibe merkezi olmuştur.

 Harezm halkı, komşu milletler ile ticarî ilişkiler geliştirmişler, bu milletler ile sürekli etkileşim içinde bulunmuşlardır. Bu anlamda Türklerin Oğuz, Peçenek, Kıpçak ve Kanglı boyları, bu bölge ile temas hâlinde olmuşlardır. 

Erken tarihten itibaren İslâmlaşmaya başlayan Harezm bölgesi, 995 yılından sonra Samanoğulları tarafından idare edilmeye başlanmıştır. X-XI. yüzyıllardaki bazı bilgilerden hareketle, Harezm bölgesinde Türk varlığından haberdar olabiliyoruz. Mesela X. yüzyılda Arap seyyahların notlarında geçen Çagrı Oguz, Kara Tigin, Kılavuz ve Temirtaş gibi isimler, Türklerin X. yüzyılda bu bölgede varlığına kanıttır. 

bu yüzyıllarda bazı Abbasi ve Selçuklu kumandanlarının adında geçen Harezmî ismi, bu kumandanların Harezm bölgesinden gelen Türkler olduğunu göstermesi açısından önem taşımaktadır. Bölgedeki Türk varlığına kanıt olarak, bu belgelerden daha önemli olanı şüphesiz Kâşgarlı Mahmud’un verdiği bilgidir. Kâşgarlı Mahmud eserinde, Türklerin Küçet boyundan bahsederken, bu Türk boyunun Harezm bölgesinde oturduğunu ifade etmesi (DLT I, 357), bölgenin XI. yüzyılda Türkleşmiş olduğunu göstermektedir. Harezm bölgesinin Türkleşmesinin, asıl XI. yüzyılın başlarında bölgeyi ele geçiren Gazneli Mahmut ile gerçekleştiğini söylemek mümkündür. 

Gazneli Mahmut 1017 yılında, Harezm’i ele geçirir ve idareyi komutanlarından Altuntaş’ı vali atayarak ona verir. Altuntaş’ın ölümünden sonra yerine geçen oğlu Harun, Gaznelilerden Sultan Mesut ile mücadeleye girişmiş, buna karşılık Selçuklularla işbirliği yapmıştır. Bunun üzerine Gazneliler ile Selçukluların mücadelesinden sonra Gazneliler, Harezmşah Harun’u öldürerek Harezmşahları bölgeden uzaklaştırmış, Harezmşah Altuntaşoğulları ise Horasan’a giderek Selçuklulardan yardım istemişlerdir. Selçuklular, 1040 yılındaki Dandanakan savaşında bozguna uğrattıkları Gaznelilere karşı Çağrı ve Tuğrul önderliğinde tekrar bir sefer düzenlemişler ve Harezm bölgesinin yeni sahibi olmuşlardır. Selçuklular da daha önce bölgenin idaresini elinde bulunduran diğer devletlerin yaptığı gibi bölgeyi kendileri idare etmemişler, bölgeye Harezmşahlar atamaya etmişlerdir. Bu dönemde Harezmin idaresi elden ele geçmiş, Kıpçak ve Kanglı komutanlar ile, daha önce bölgeye gelip yerleşen Oğuzların yanı sıra Kıpçak ve Kanglılar da bölgeye akın ederek, bölgenin Türkleşmesini tamamlamışlardır. 

Harezmşahlar tarihi esas itibariyle Atsız bin Muhammed bin Anuş Tigin ile başlar. Anuş Tigin, Selçuklu hükümdarı Sultan Sencer tarafından bölgeye vali olarak atanmış bunun ve sonra gelen Kıpçak Türklerinden Ekinçi bin Koçkar zamanında bölgeye Kıpçak ve Kanglı Türklerinin gelmesiyle Tük nüfusu yoğun bir hâl almış, Oğuz, Kıpçak ve Kanglı diyalektlerinden oluşan karışık dilli eserlerden meydana gelen Harezm Türkçesi doğmuştur. Harezm bölgesi Gazneliler ve Selçukluların elinde bulunduğu dönemlerde, Türk diliyle eserlerin yazıldığı bir bölge olmamış, Anuş Tigin ile başlayan süreçten sonra son Harezmşahlar zamanında ilk eserlerini vermeye başlamıştır.

 Harezm bölgesi Anuş Tigin’den sonra oğlu Atsız zamanında (1127-1156) müstakil bir devlet hâline gelmiş, İl Arslan ve Tekiş zamanlarında ise bölgenin güçlü siyasî yapılanmalarından biri olmuştur. Son Harezmşahlar Alaaddin Muhammed zamanında imparatorluk hâline gelmişken, bu devlet 1231 yılında Çengiz Han önderliğindeki Moğollar tarafından ortadan kaldırılmıştır. 

Çengiz Han, XIII. yüzyılın başlarında bugünkü Moğolistan’da bütün Türk ve Moğolları tek çatı altında bir araya getirmiş, Merkitleri ve Naymanları batıya doğru sürmüş, kuracağı büyük imparatorluk için batıya doğru büyük bir fetih hareketi başlatmıştır. 1218 yılında Moğollar Kara Hıtay ülkesinde bulunan Nayman liderini yenerek Sır Derya boylarına ulaşmış ve Harezmşahlar ile komşu olmuştur. Çengiz Han tarafından batıya gönderilen kervanın Otrar’da son Harezmşahlar hükümdarı Alaaddin Muhammed tarafından yok edilmesi üzerine Çengiz Han ile Alaaddin Muhammed arasında yeni bir mücadeleyi kaçınılmaz kılmıştır. Çengiz Han 1220 yılında Harezm bölgesini ele geçirir.

 Alaaddin Muhammed’in oğlu Harezmşah Celaleddin zamanında (1220-1231) ise herhangi bir varlık gösteremeyen Harezmşahlar, 1231 yılında tarih sahnesinden silinmiş, bu bölgeye Moğollar hâkim olmuşlardır. 

Çengiz Han hayattayken oğulları arasında paylaştırdığı Moğol İmparatorluğu, kendisinin 1227 yılındaki ölümünden sonra, dört oğlu tarafından idare edilmiştir. Çengiz Han’ın büyük oğlu Cuci, imparatorluğun batısındaki Deşt-i Kıpçak ülkelerini almıştır. Cuci Han tarafından kurulan devletin sınırları Yukarı Bulgarya Hanlığı, Kuban ve Terek ırmaklarından Derbend’e kadar olan kuzey Kaasya ve Harezm bölgesini içine alıyordu. Ancak Cuci’nin babasından altı ay önce ölmesiyle bu coğrafya oğlu Batu Han tarafından idare edilmiştir. Çengiz Han ölmeden önce, Cuci ulusuna ikili idare tarzı getirmiş, buna göre İdil boyu ve Deşt-i Kıpçak Batu Han’a, Doğu Deşt-i Kıpçak ise Batu Han’a tabi olmak kaydıyla Orda-İçen’e verilmişti. Çengiz Han’ın ikinci oğlu Çağatay Han, doğuda Uygur ülkesinden batıda Buhara ve Semerkand’a kadar olan bölgeyi idaresi altına almıştır. Çengiz Han’ın üçüncü oğlu Ögedey ise, Balkaş gölünün doğu ve kuzey-doğusundaki bölgeleri yönetmekteydi. Çengiz Han’ın en küçük oğlu Tuluy Han ise, Moğol töresinin en küçük oğlun aile ocağının sahibi olduğu kaidesinden hareketle Moğolistan’ın asıl topraklarını idaresi altına almıştır. 1235 yılında toplanan büyük kurultayda alınan kararlar Doğrultusunda Cuci Han’ın oğlu Batu Han, 1236 yılında Doğu Avrupa’yı fethetmek maksadıyla, büyük bir kısmı Türklerden oluşan kalabalık bir orduyla büyük bir sefere başlar ve 1236-1240 yılları arasında Deşt-i Kıpçak ve Bulgar topraklarını imparatorluğa dahil eder. Batu Han’ın Deşt-i Kıpçak sahasına tamamıyla hakim olmasıyla Altın Ordu Hanlığı da kurulmuş olur. 

Batu Han 143 bütün Rus yurdunu ele geçirdikten sonra, 1241 yılında İdil’in aşağı mecrasına dönmüş, buradaki Saray şehrini Altın Ordu Hanlığının merkezine dönüştürmüştür. Bir müddet sonra, bölgenin kültür ve ticaret merkezi haline gelen Saray şehri, aynı zamanda Altın Ordu Hanlığının idare merkezi idi. Hanlığın sınırlarını belirleyen ve görünüş itibariyle Moğol İmparatorluğuna bağlı kalsa da yeni bir idarî yapıyla devleti Saray’dan eden Batu Han, Altın Ordu Hanlığı’nın gerçek kurucusu sayılır. Altın Ordu Hanlığı, Batu Han’ın kardeşi Berke Han (1255-1266) zamanında İslâmiyet’i kabul etmiş; hanlık, Moğol İmparatorluğundan ayrılarak müstakil bir devlet hâlini almış ve böylece Kıpçak Türklerinin ağırlıklı olduğu Müslüman-Türk devleti ortaya çıkmıştır. 

Berke Han zamanı Altın Ordu Hanlığının en ihtişamlı günleridir. Özbek Han (1313-1342) zamanında ise, ülkede İslâmiyet daha güçlendi ve devletin merkezi Saray, tam anlamıyla bir kültür merkezi hâline geldi. Altın Ordu Hanlığının son büyük hanı, kendi adına yarlık da yazan Toktamış Han’dır (1376-1391). 

HAREZM TÜRKÇESİ

 Harezm Türkçesi adı ile XIII-XV. yüzyıllar arasında Harezm ve Sir Derya’nın aşağı kesimlerinde, Karahanlı Türkçesinin devamı niteliğinde, Oğuz, Kıpçak ve Kanglı yerli ağızlarının karışımıyla ortaya çıkmış Türk dilinin karışık dilli eserleri kastedilmektedir. Harezm bölgesi, daha önce buraya yerleşen Oğuzların yanı sıra Kıpçak ve Kanglı boylarının da gelmesiyle, tamamıyla Türkleşmiş, bunun sonucunda da Oğuz, Kıpçak ve Kanglı diyalektlerinin karışımı ve tesiri altında Harezm Türkçesi doğmuştur.

.XIII. yüzyılın ortalarında Sir Derya’nın güneyindeki bölgede eserler vermeye başlayan Harezm Türkçesi, aynı yüzyılın sonları ile XIV. yüzyılda Harezm bölgesinden birçok âlimin Saray ve civarına göç etmesiyle, sınırlarını Altın Ordu’ya kadar genişletmiştir. Altın Ordu Hanlığında, özellikle Saray şehrinin XIII-XIV. yüzyıllarda ticarî ve kültürel bakımlardan sadece Doğu Avrupa’nın değil, bütün Türk dünyasının önemli merkezlerinden biri olmuştur. Türk dilinin Harezm sahasında yazılan karışık dilli eserleri, Altın Ordu Hanlığının merkezi Saray’da bulunan ağırlıklı olarak Kıpçaklardan oluşan Türkler tarafından Saray’da yazılmaya başlandı. Dolayısıyla karışık dilli Harezm Türkçesi, Altın Ordu Hanlığı ile sahasını Sir Derya’nın aşağı kesimlerinden Saray’a taşımış, burası Türk dili ve kültürünün merkezlerinden biri hâline gelmiştir. 

Altın Ordu sahasında yazılan eserlerde Harezm bölgesindeki edebî dilin kaynaklık ettiğini, dolayısıyla bu sahada yazılan eserlerin de Türk dilinin karışık dilli eserleri olduğunu ifade etmek mümkündür. Sir Derya’nın aşağı kesimini de içine alan Harezm bölgesi, X. yüzyıldan itibaren doğudaki Kâşgar’ın yanında bir Türk kültür merkezine dönüşmüştür. Böylece XI-XII. yüzyıl Karahanlı yazı dilinden gelişen, bölgedeki Oğuzlar ve Altın Ordu Hanlığındaki Kıpçakların yerli ağız özellikleri ile karışan, dillik özellikleri bakımından standart bir hâl alamamış yeni bir yazı dili doğmuştur. Bu çevrede yazılmış eserler, bir taraan Karahanlı Türkçesi özellikleri gösterirken, diğer taraan Oğuz ve Kıpçak ağızlarının özelliklerini de bünyesinde barındırmaktadır. 

 Harezm-Altın Ordu Türkçesi eserleri dil özellikleri bakımından birlik göstermez. Hatta Harezm bölgesinde yazılan eserlerin dillik özellikleri  ile Altın Ordu bölgesinde yazılan eserlerin dillik özellikleri arasında da bir takım farklılıklar görmek mümkündür. Harezm bölgesine ait metinlerde Karahanlı Türkçesinin özellikleri daha yoğunken, Altın Ordu sahasına ait metinlerde Kıpçak ve Oğuz Türkçelerine ait özellikler daha belirgin olduğu ifade edilebilir

 13-14. yüzyıllarda Harezm ve Altın Ordu bölgelerinde Orta Asya Türk edebî lehçesinin ilk halkası olan Karahanlı Türkçesinden intikal eden Kanglı, Oğuz ve Kıpçak ağızlarının da dâhil olduğu yeni bir yazı dili inkişaf etmiş, bu yazı dili daha sonra yerini Çağatay Türkçesine bırakmıştır. 

Bu çevrede yazılmış eserlerin dilinin Harezm Türkçesi olarak adlandırıldığını, Ali Şir Nevaî’nin Mecâlisü’n-Nefâis adlı eserindeki kayıttan anlıyoruz. Nevâî eserinde, Harezmli âlim Hüseyin Harezmî’den söz ederken, O’nun Kasîde-i Bürde adlı esere Harezm Türkçesi ile şerh yazdığını ifade etmesiyle, Harezm Türkçesi adının en azından Nevaî ve çağdaşları tarafından kullanıldığını göstermektedir: “Mevlânâ Hüseyn Hvârezmî: … Ve Kasîde-i Bürde’ga dagı Hvârezmîçe Türkî tili bile şerh bitipdür.” Bugüne kadar Türk dilinin Harezm ve Altın Ordu sahalarında yazılmış eserlerinin hangi dönem içerisinde değerlendirileceği meselesi araştırmacılar arasında farklı görüşleri doğurmuştur. Bu çerçevede Harezm-Altın Ordu Türkçesi eserleri kimi araştırmacılar tarafından XI-XII. yüzyıllara ait Karahanlı Türkçesi eserleri arasında, bazı araştırmacılar tarafından ise daha sonraki yüzyıllara ait Çağatay Türkçesi eserleri arasında ele alınmıştır.

 Son zamanlarda yapılan tasnierde, Harezm-Altın Ordu sahasında yazılmış eserlerin, Türk dilinin karışık dilli eserleri olduğunu ve bu sebeple eski Türk yazı geleneğinden yeni Türk yazı geleneğine geçiş devrini teşkil ettiğini savunanlar da olmuştur. F. Köprülü, Harezm ve Altın Ordu sahalarında yazılmış karışık dilli eserleri, alt başlıklarında Harezm ve Altın Ordu’da edebî inkişaf şeklindeki ayrımlara rağmen, Çağatay Türkçesinin erken dönem eserleri arasında ele almış, bu eserleri XV. yüzyılda Nevâî ve çağdaşlarının eserlerini verdikleri klâsik Çağatay devrine bir bakıma hazırlık aşaması olarak değerlendirmiştir. Ahmet Caferoğlu da Harezm Türkçesi eserlerini ayrı bir dönem olarak ele almamıştır. Caferoğlu’na göre, Harezm Türkçesi eserleri, Karahanlı Türkçesi ve Çağatay Türkçesi ile birlikte Müşterek Orta Asya Türkçesi adını verdiği dönemin ikinci aşamasında değerlendirilmelidir. Samoyloviç ise, Harezm Türkçesi adını verdiğimiz dönemi, Oğuz-Kıpçak Türkçesi adını vererek, önceki ve sonraki dönemlerden ayırmıştır. 

Samoyloviç’e göre, Orta Asya Türk edebî dilleri üçe ayrılır: 1, Karahanlıca, 2. Oğuz-Kıpçakça, 3. Çağatayca. O, Oğuz-Kıpçakça adı ile, Türk dilinin Harezm ve Altın Ordu sahalarında yazılmış eserlerini kastetmiştir. Harezm Türkçesi üzerine en kapsamlı çalışmaları yapanlardan biri olan Janoś Eckmann, bu dönem eserlerini iki önemli yazısında değerlendirmiştir. Eckmann, “Harezm Türkçesi” adlı makalesinde, Harezm Türkçesini “13. yüzyıldan itibaren, Harezm ve Sir Derya’nın aşağı kesiminde kısmen Oğuz (Türkmen) ve Kıpçak yerli ağızlarının tesiri altında Karahanlıca’dan teşekkül eden, Orta Asya Türkçesi (Doğu Orta Türkçesi) edebiyat dilinin inkişaf merhalesine Harezm Türkçesi adını veriyoruz” şeklinde tanımlamış, Karahanlı ve Çağatay Türkçeleri arasında bir geçiş devri olarak düşünmüştür. 

Eckmann “Kıpçak Edebiyatı” adlı başka bir yazısında ise, Harezm Türkçesi eserlerini burada “Harezm ve Altın Ordu Edebiyatı” alt başlığı altında değerlendirerek bir anlamda Harezm Türkçesi eserlerinin Kıpçak edebiyatının bir parçası olduğunu iddia etmiştir. Harezm ve Altın Ordu sahalarında yazılmış olan eserler, bazı özellikleri dolayısıyla Karahanlı dönemi metinleri, bazı özellikleriyle de sonraki Çağatay dönemi eserleri ile benzer özellikler sergilese de, ne ilk dönemin devamı ne de son dönemin başlangıcıdır. XI. yüzyıldan XIII. yüzyıla kadar Harezm bölgesi ile Saray ve Kırım bölgelerine, farklı Türk boylarının göçüne paralel olarak, bu bölgelerde özellikle Oğuz ve Kıpçak ağızlarının tesiri altında yeni bir yazı dili oluşmuş, her biri sonraki yüzyıllarda ayrışarak Batı, Kuzey ve Doğu Türkçeleri olarak farklı bölgelerde eserler verecek yeni yazı dillerinin oluşmasına zemin hazırlamıştır. Dolayısıyla Harezm ve Altın Ordu sahalarında yazılmış eserler, Türk dilinin karışık dilli eserleridir. Diğer bir ifadeyle Harezm Türkçesi dönemi, yeni yazı dillerinin ayrışmaya başladığı, kendi ağız özelliklerini yazı diline dâhil etmeye başladıkları dönemin adıdır.

 Türk dili, Harezm ve Altın Ordu bölgelerinde XIII. yüzyıldan itibaren yazılan eserlere kadar belli bir kolda ilerlemeye devam etmiş, buna karşılık bu bölgede yazılan eserlerde, değişik Türk boylarına ait diyalekt özelliklerinin dile girmesiyle Türk dilinin dallanıp budaklanmaya başladığı yeni bir dönem başlamıştır. Harezm Türkçesi, Timurlular zamanında sona ermiş, yerini Çağatay Türkçesine bırakmıştır. 

HAREZM TÜRKÇESİ ESERLERİ

 Harezm Türkçesi eserleri, Harezm bölgesi ve Altın Ordu Hanlığının merkezi Saray olmak üzere iki farklı coğrafyada yazılmıştır.

 Harezm Türkçesi ile yazılmış eserler şunlardır:

 Dâsitân-ı Cümcüme, Hüsrev ü Şirin, Kısâsü’l-Enbiyâ, Kur’an Tercümesi, Mi’rac-nâme, Mu’înü’l-mürîd, Muhabbet-nâme, Mukaddimetü’l-edeb, Nehcü’l-ferâdis, Yarlık ve Bitikler. 

Harezm Türkçesiyle yazılmış eserlerin tam olarak hangi sahada yazıldıkları bilinmemektedir. 

Bazı eserlerin ait oldukları saha, yazılış yerleri dikkate alınarak tahmin edilebilir. Mesela, Harezm Türkçesinin en erken tarihli metni olarak düşünülen Mukaddimetü’l-edeb, Zemahşerî tarafından Anuş Tigin’in isteği üzerine Türkçe, Moğolca ve Harezmce yazılmıştır. Bu bakımdan eserin, hem Anuş Tigin’in isteği üzerine hem de diğer diller yanında Harezmce de yazılmış olmasından dolayı Harezm bölgesinde kaleme alınmış olduğu kabul edilmektedir. Yine Harezm Türkçesiyle yazılmış yarlık ve bitikler de, Altın Ordu hükümdarları tarafından yazıldıkları için, Altın Ordu sahasında yazılmış eserler arasında değerlendirilmektedir. Mukaddimetü’l-Edeb Mukaddimetü’l-Edeb, Arapça öğretmek maksadıyla, Arapça kelime ve kısa cümleler esas alınarak, satır aralarına Türkçe, Farsça ve bazı nüshalarda da Moğolca ya da bir İran dili olan Harezmce anlamları yazılarak lügat tarzında hazırlanmış bir eserdir. Eser, Harezmşah Atsız bin Muhammed bin Anuştigin’in isteği üzerine, 1127-1144 yılları arasında, devrin bilinen tefsir ve lügat âlimlerinden Mahmud bin Ömer ez-Zemahşarî tarafından yazılmıştır. Zemahşerî’nin bu eser dışında çok sayıda Arapça lügat ve tefsirlerinin de olduğu bilinmektedir. Lügatin orijinali kayıp olduğu için Zemahşerî tarafından yazılmış asıl nüshasının hangi dil ile yazıldığı belli olmamakla birlikte, metin üzerinde çalışanlar aslen Türk olan Harezmşah Atsız’ın isteğiyle yapılmış tercümenin ya Türkçe ya da iyi bildiği Farsça ile yapılmış olduğunu düşünmektedirler. 

Mukaddimetü’l-Edeb’in yazılış tarihine ait herhangi bir kayıt olmadığı için, eserin tam olarak ne zaman yazıldığı belli değildir. Bununla birlikte eserin Harezmşah Atsız bin Muhammed bin Anuştigin’e ithaf edilmesi, en azından hangi zaman aralığında yazıldığı konusunu aydınlatmaktadır. Buna göre, “Atsız’ın hükümdarlığının 1127-1156 yıllarında, ve Zemahşeri’nin ölümünün de 1144 yılında olduğu dikkate alınarak, eserin 1128-1144 yılları arasında yazmış olduğu tahmin edilebilir.” (bkz. Nuri Yüce, Mukaddimetü’l-Edeb, Ankara 1993). Buna göre, Mukaddimetü’l-edeb, XII. yüzyılda yazılmıştır. Eserin dil özellikleri bakımından Harezm Türkçesiyle yazılmış diğer eserlerden daha eskicil özellikler göstermesi, eserin Harezm Türkçesi ile yazılmış ilk eser olduğunu göstermektedir (Ahmet Bican Ercilasun, Türk Dili Tarihi, Ankara 2004: 374). Mukaddimetü’l-Edeb’de Arapça kelimelerin ve kısa cümlelerin satır altı tercümeleri, Farsça, Harezmce, Moğolca gibi diller ile Harezm Türkçesi, Çağatay Türkçesi ve Osmanlı 146 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Türkçesi gibi Türk yazı dillerine yapılmıştır. Mukaddimetü’l-Edeb’in Türkçe dışında başka dillere de tercümesi olduğu için, eser sadece Türk dili araştırmalarında değil, diğer diller için de önem taşımaktadır. Bu bağlamda eser, yazıldığı yüzyılda Türk dilinin söz varlığını ortaya koymak ve diğer dillerdeki karşılıklarını kontrol etmek suretiyle Türkçe sözcüklerin anlamsal değerlerini ya da çeşitliliğini tespit edebilmek açısından önemlidir. Öte yandan Mukaddimetü’l-Edeb, tarihsel Türk dilinin Dîvânu Lügâti’t-Türk’ten sonra kaleme alınmış ikinci büyük sözlüğüdür. Dîvânu Lügâti’t-Türk 8000 sözcüğe sahipken, Harezm Türkçesi ile yazılmış nüshalardan olan Şuşter nüshasında 3506 sözcük vardır ve bu sözcüklerden 2908’i Türkçe, 450’si Arapça, 133’ü Farsça kökenlidir. 

Zemahşerî, sözlüğü beş bölüme ayırarak hazırlamıştır:

 1. İsimler, 2. Fiiller, 3. Harer (Edatlar), 4. İsim çekimi, 5. Fiil çekimi. Eserin Harezm Türkçesi tercümesinde bu bölümlerden 3, 4 ve 5 numaralı kısımlar yoktur. Mukaddimetü’l-Edeb’in bugüne kadar pek çok nüshası bulunmuştur. Eserin Harezm Türkçesi’ne yapılmış yirmiye yakın nüshası tespit edilmiştir. 

Bu nüshalardan bir kısmı şunlardır: 1. Yozgat Nüshası (Kayıt No: 396; Tarihi: 25 Mayıs 1257), 2. Berlin Nüshası (Kayıt No: Orient Fol. 66; Tarihi: 1282), 3. Paris Nüshası (Kayıt No: Supplément turc 287; Tarihi: XII. yy.), 4. Şuşter Nüshası (Tarihi: XIII. yy.), 5. İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi Nüshası (Kayıt No: Edebiyat nr. 4655; Tarihi:1315), 

Tespit edilen nüshalardan hiçbiri eserin müellifi olan Zemahşerî’ye ait değildir. Eserin Zemahşerî tarafından yazılan asıl nüshanın tarihi belli olmadığı gibi, istinsah edilen nüshaların da ne zaman yazıldıkları tam olarak bilinmemektedir. 

Nüshalar arasında en eski olanları Harezm Türkçesi ve Farsça ile tercümeli olan nüshalardır. Harezm Türkçesi ile yapılmış yirmi nüsha içerisinde bilinen en eski nüshalar, 1257 yılında istinsah edilen Yozgat ve 1282 yılında istinsah edilen Berlin nüshalarıdır. 

 Mukaddimetü’l-Edeb’in nüshaları içinde, Türkçe için en kıymetli olanı, İran’ın Şuşter kasabasında bulunan ve Nuri Yüce tarafından çalışılmış olan Şuşter nüshasıdır. Şuşter nüshasında; her Arapça ibarenin Türkçe karşılığının verilmiş olması, “öteki nüshalar ile belli başlı sözlüklerde geçmeyen bazı Orta Türkçe kelimeler” bulunması, bu nüshanın Türk dili araştırmaları bakımından diğer nüshalardan daha değerli olduğunu göstermektedir. 

Kısasü’l-Enbiyâ Kısasü’l-enbiyâ, Harezm Türkçesi ile yazılmış ilk edebî eserdir. Peygamber kıssalarının bir araya getirildiği siyer-i nebî türünden bir eser olan Kısasü’lEnbiyâ, 1310 yılında Nâsırü’d-dîn bin Burhânü’d-dîn Rabguˆzî ya da kısa adıyla Ribât-ı Rabguˆzî tarafından yazılmış ve dönemin Moğol hükümdarlarından Nâsırüddîn Tok Buga’ya sunulmuştur. Rabguˆzî’nin kaleme aldığı eser, “Arapçadan Farsçaya yapılmış bir tercümenin Türkçe uyarlaması”dır. 

Eser, adından da anlaşılacağı üzere, peygamberlerin hayat hikâyeleri ve mucizelerini, sahabenin ve dört halifenin hikâyelerini anlatır. Eser, insanın yaratılışından başlar, bütün peygamberlerin hikâyelerinden Hz. Hasan ve Hüseyin’e kadar gelir. Eserin yazarı Rabguˆzî hakkındaki bilgilerimiz, kendisinin eserinde verdiği bilgilerden öteye geçmez. Yazar, eserinde kendisini “Ribat Oguzlug” olarak tanımlamıştır. Bu ibareden, yazarın bir Oğuz Türkü olduğu ve eserinde bu ibareden kısalttığı Rabguˆzî mahlasını kullandığı anlaşılmaktadır. Yine bu ibareden “kervansaray” anlamına gelen Ribat yer adının neresi olduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte, Faruk Sümer’e göre “Seyhun boylarında, Cend yakınlarında” olan Oğuzlarla meskûn bir yer olma ihtimali vardır. Böylece hem yazarın eserde kendisini Oğuz olarak tanımlaması hem de tarihsel verilerin Ribat yer adının Oğuzlarla yerleşik olmasından hareketle bir Oğuz Türkü olduğu anlaşılan Rabguzî’nin eserini dönemin Türk yazı dili olan Harezm Türkçesi ile yazmış olması, dikkat çekicidir. Yazar, eserinde kendisi hakkında pek bilgi vermese de, târih yitti yüz tokuzda it yılınıŋ evvelinde kasıd yitildi kim peygâmber kıssalarıga “tarih yedi yüz dokuzda it yılının öncesinde peygamber kıssalarına maksat ulaştı” ifadesi ile eseri yazmaya başladığı tarihi vermiş, ardından da yitti yüz on erdi yılga bitildi bu kitâb “Bu kitap yedi yüz on yılında yazıldı” diyerek eserin 710 (=1310) yılında bitirildiğini ifade etmiştir. Demek ki Rabguzî, eserini bir yılda tamamlamıştır.

 Rabguzî eseri dönemin hükümdarı Nasırüddin Tok Buga’ya sunduğunu da ifade eder: 

barıp ıdtım Nâsırü’d-dîn Tok Buga beg tapgıça / tileyür mü tilemes mü belgülüg bilsün özi “Nasırüddin Tok Buga Bey’in hizmetine gittim, isteyip istemediğini açıkça kendisi bilsin”. Rabgûzî, eserine izlegen bat tapkay, işitken bat bilkey tėp Kısas-ı Rabġūzī at bėrdük “arayanların çabuk bulabilmeleri, dinleyenlerin çabuk bilebilmeleri için Kısas-ı Rabgûzî adını verdiği”ni ifade eder. Dolayısıyla eser, Kısas-ı Rabgûzî olarak da bilinir. 

Kısasü’l-Enbiyâ, Arapçadan tercüme edilmiş Farsça aslından Türkçeye aktarılmıştır. Eser, nesir türünde yazılmıştır; ancak içinde Arapça ve Türkçe manzum parçalar da vardır. Eserde toplam 484 dizeden oluşan 43 Türkçe şiir (Ata 2002: 17), şairin edebî gücünü göstermesi bakımından oldukça önemlidir. Bu şiirler, Arapça, Türkçe ya da Arapça-Türkçedir. Bu şiirlerden bir kısmı, Arapçadan yapılmış satır altı tercümedir. Kısasü’l-Enbiyâ’daki manzum parçalar, çoğunlukla ilk İslamî Türkçe metinlerden olan Kutadgu Bilig ve Atebetü’l-Hakâyık’ta da rastlanan dörtlük tarzında kaleme alınmıştır. Eserde aruz vezniyle yazılmış şiirler de bulunmaktadır. Çoğunlukla Hz. Muhammed ve diğer din büyükleri için yazılmış kaside türünde olan şiirler içerisinde aşk ve tabiatla ilgili gazel türünden olanlar da vardır. Şiirlerin bir kısmının ise Rabguzî’ye ait olduğu; böylece yazarın eserin Türkçe çevirisine katkıda bulunduğu tahmin edilmektedir. Peygamberler ve hayatları hakkında menkıbelerin anlatıldığı eserde, dil ve üslûp oldukça sade ve akıcıdır. Nesir halindeki kısımlarda sıklıkla başvurulan secili ifadeler, Rabguzî’nin iyi bir sanatkâr olduğunu göstermektedir. Yazarın bilhassa “her kıssanın başlangıcındaki secili ifadelerle dinî konulara bediî bir şekil verdiği” görülmektedir. 

Eserin bugüne kadar on bir nüshası tespit edilmiştir:

 1. Londra Nüshası: Eserin dil özelliklerini en iyi yansıtan Londra nüshasının kaçıncı yüzyıla ait olduğu kesin olarak bilinmemektedir. Ancak Janoś Eckmann, eserin dil özelliklerinden hareketle, en erken 15. yüzyılda yazılmış olabileceğini düşünür. Eserin en eski nüshasının Londra nüshası olduğu düşünülmektedir. Eckmann’a göre arkaik özellikler gösteren bu nüshanın morfolojik özellikleri arasında Çağatay yazı dilinin özellikleri çok yer tutar. Eserin en iyi korunan nüshası olan Londra nüshasının tıpkıbasımı Karl Gronbech tarafından 1948 yılında yayınlanmıştır.

 2. Leningrad Nüshaları: Eserin Leningrad’da altı nüshası tespit edilmiştir. 

3. İsveç Nüshaları: Uppsala Üniversitesi Kütüphanesinde ve Lund Üniversitesi Kütüphanesinde eserin birer nüshası muhafaza edilmektedir. 

4. Paris Nüshası: Paris’te Bibliothequé National’de eserin bir nüshası bulunmaktadır. 

5. Bakü Nüshası: Bakü, Azerbaycan Cumhuriyeti İlimler Akademisi Yazma Eserler Enstitüsü’nde eserin bir nüshası bulunmaktadır. 

 Mu’înü’l-Mürîd Mu’înü’l-Mürîd, 1313 yılında (tarih yėtti yüz on üç ėrdi yılı), Harezm’de yazılmış, dinîtasavvufî konuları didaktik tarzda işleyen manzum bir eserdir. Eserin dili, geniş halk kitlelerini bilgilendirmek maksadıyla kaleme alındığı için, sadedir. Yaklaşık 900 beyit tutarında olan eser (Toparlı 1998: 11), Şehnâme vezni olarak bilinen, aynı zamanda Kutadgu Bilig ve Atebetü’l-Hakâyık’ın da vezni olan fe’ûlün fe’ûlün fe’ûlün fe’ûl kalıbıyla yazılmıştır.

 Halka dinî bilgiler vermek için, oldukça sade ve basit bir dille kaleme alınan eserin tek nüshası, bir mecmuanın içinde, bugün Bursa Orhan Kütüphanesinde 1605 numarayla kayıtlı hâlde bulunmaktadır. Eser, bu mecmuanın 186-211. varakları arasındadır. Her bir varakta 16-17 satırın yer aldığı eserin kenarlarında eser ile aynı konuyu paylaşan Cevâhirü’lEsrâr adlı eserden alınmış dörtlükler ile yazıcısı belli olmayan kıssa ve dizeler de vardır. Eseri ilim âlemine Zeki Velidi Togan, “Harezmde Yazılmış Eski Türkçe Eserler (TM II 1926: 315-330) adlı makalesiyle tanıtmıştır. 51 varak olan Bursa  TDK Kütüphanesi’nde de bulunmaktadır. 

Mu’înü’l-Mürîd’in sayfa kenarlarında, Cevâhirü’l-Esrâr (Sırların Cevherleri) adlı eserden alınmış toplam altı dörtlük bulunmaktadır. Kim tarafından, nerede yazıldığı bilinmeyen bu eserin dil, konu, şekil ve üslûp bakımından Mu’înü’lMürîd’den farklı olmaması, eserin aynı tarihlerde ve aynı sahada yazıldığını düşündürtmektedir. Hatta F. Köprülü, aynı tarzda yazılmış bu eserlerin, “Harezm’de 14. asırda, dinî-sofiyane mahiyette bir klasik Türk edebiyatının kuvvetle inkişaf ettiğini” ifade etmektedir. 

 Ebu’l-Gazi Bahadır Han, ünlü eseri Şecere-i Terâkime’de, Mu’înü’lMürîd’in Türkmenler arasında çok yaygın ve bilinen bir eser olduğunu bildirmektedir: Eserin kim tarafından yazıldığı tam olarak belli olmamakla birlikte; müellif, eserde kendisini İslâm olarak adlandırmaktadır: 

Bu úaç söz ayıtġan atı İslām ol Tilegi āhir vaút İslām ol Atam baba İslām veliyyü’l-verā Özi õikri tilde tümen aslam ol “Bu birkaç söz söyleyenin adı İslâm’dır Dileği sonunda İslâm’dır Atam Baba İslâm, ermiş kişi Kendi zikri dilde binlerce kazançtır.” 

Eserde kendisini Baba İslâm’ın oğlu İslâm olarak tanımlayan kişi ile Şecere-i Terâkime’de ifade edilen Şeyh Şeref Hoca’nın aynı kişi olup olmadığı konusunda açıklık yoktur. 

Janoś Eckmann eserin müellifinin İslâm; buna karşılık Ahmet Caferoğlu, Şeyh Şeref olduğunu düşünmektedirler. Mu’înü’l-Mürîd üzerine ilk yayım 1988 yılında Recep Toparlı tarafından yapılmıştır. Ali Fehmi Karamanlıoğlu’nun hazırladığı; ancak vefatından dolayı yayımlayamadığı Mu’înü’l-Mürîd çalışması, 2006 yılında Osman Fikri Sertkaya tarafından yayımlanmıştır. Eser, son olarak 2008 yılında Recep Toparlı ve Mustafa Argunşah tarafından Türk Dil Kurumu yayınları arasından çıkmıştır.

 Mu’înü’l-Mürîd’den:

 Haber bermişi teg arıg pak kelam Tümen min dürud u tahiyyet selam Tegürgil rusül enbiya ruhına Yaratgan uganım ulaşu ulam Sena hamd u tesbih ü tehlil urug Bu ma‘ni üçün til yarattı korug Sa‘adet erür til munun bulsa ol Şakavet eger bolsa mundın kurug Nehcü’l-Ferâdîs Harezm Türkçesi’nin ses ve şekil özelliklerini en iyi yansıtan eserlerinin başında gelen Nehcü’l-Ferâdîs’in Türkçe adı, yine eserde Uştmaòlarnıŋ Açuú Yolı olarak zikredilmiştir. Buna göre eserin adı, “Cennetin Açık Yolu” ya da “Cennete Giden Yol” anlamına gelmektedir. 

Nehcü’l-Ferâdîs, her iki dünyada da mutlu olmak isteyenlerin bilmesi gereken İslâmî bilgileri, hikâyeler içinde sade bir dille ve akıcı bir üslupla anlatan dinî karakterde bir eserdir. Nehcü’l-Ferâdîs, didaktik bir eser olduğu için, sanat gayesi gütmeksizin açık bir dille yazmıştır. Bununla birlikte eser kuru ve sıkıcı değildir. “Zira müellif, mücerret dersler vereceğine, ortaya attığı meseleyi çekici hikâyelerle aydınlatarak alâkayı daima uyanık  tutmasını bilir.” (Eckmann 1996b). 

Bütün bu özelliklerinden dolayı Nehcü’l-Ferâdîs, Harezm döneminin dil yapısını incelemek için oldukça elverişli bir eser olarak tanımlanabilir. Nehcü’l-ferâdîs’in tam olarak ne zaman, nerede ve kim tarafından yazıldığı konusunda bazı farklı görüşler olsa da, eserin genel olarak 1360 yılından önce Kerderli Mahmud bin Ali tarafından Saray’da yazıldığı kabul edilmektedir. Kazan Tatarlarından Şehabettin Mercanî, 1885 yılında Kazan’da yazdığı Kitābu Müstefādi’lAòbār fį Aòvāli Kazan ve Bulġar adlı eserinde, Nehcü’lFerâdîs’in kendisinde olan ancak sonradan kaybolan nüshasından bahsetmiş ve bu nüshadan parçalar ve fasıl adlarını nakletmiştir. Mercanî, eserin Harezm’deki Kerder şehrinden Altın Ordu’daki Saray şehrine gelen Kerderli Mahmud bin Ali tarafından Saray’da yazıldığını kaydetmiştir. Mercanî tarafından eserin müellifi olarak kabul edilen Kerderli Mahmud bin Ali, daha sonraki yıllarda eser üzerine çalışanlar tarafından da genel olarak kabul edilmiştir. Mercanî’deki kaybolan nüshanın istinsah tarihi 1358’dir. Yeni Cami nüshası ise, müstensih kaydına göre, müellifin ölümünden üç gün sonra, 6 Cemaziye’levvel 761 (25.3.1360) tarihinde tamamlanmıştır. 

 Yeni Cami nüshasının müstensihi, müellifi tanımakta ve onunla aynı yerde bulunmaktadır. Daha eski bir tarihte kopya edilen Mercanî nüshası dikkate alınarak, Nehcü’l-Ferâdîs’in 1358 yılından önce yazıldığı düşünülmektedir. Eser, dört bölüm (bâb) ve her bir bölüm (bâb) on fasıldan oluşmaktadır. Bölümlerde ilgili olan hadisler bir araya getirilerek onar ara bölümler hâlinde ele alınmıştır. Nehcü’lFerâdîs’teki dört bâbın isimleri şunlardır: 

Evvelqı bāb: Peyġāmberimüz ‘as’nuŋ fażāyili içinde turur: İlk babda Hz. Muhammed’in hayatı, vahiy gelmesi, sahabelerin Müslüman oluşu, Mekke’den Medine’ye göç, Hz. Muhammed’in mucizeleri, yaptığı savaşlar ve vefatı ele alınmıştır. 

Ėkinç bāb: Òulefā-yı Rāşidįn taqı ehl-i beyt taqı tört imām fażāyiliniŋ beyānı içinde turur: İkinci bölümde halifeler ve sahabelerle ilgili hadisler hikâye edilmiştir. 

Üçinç bāb: Óaq Ta’ālā òażretiŋa yavunġu ‘ameller beyānı içinde turur: Üçüncü bölümde, insanı Allah’a yaklaştıracak amellerle ilgili hadisler yorumlanmıştır. 

Törtinç bāb: Óaq Ta’ālā òażretidin yıratġu yavuz ‘ameller beyānı içinde turur: Dördüncü bölümde ise, insanı Allah’tan ve imandan uzaklaştıracak ameller dile getirilmiştir. 

Fasıllar bir hadisle başlamış, ardından hadislerin Türkçe çevirileri verilmiş, sonra da İslâm âlimlerinin hadislerle ilgili görüşleri ve anlattıkları hikâyeler aktarılmıştır. 

Nehcü’l-Ferâdîs, Abdülkadir Karahan tarafından kırk hadis türünde yazılmış bir eser olarak değerlendirilmiştir. Bu anlamda yazar, dört babda bir araya getirdiği kırk faslın her birinde bir hadisten söz ederek toplam kırk hadis aktarmıştır. Müellif de, eserini kırk hadis tercümesi türünde yazdığını ifade etmiştir (Ata 2002: 22). 

Nehcü’l-Ferâdîs’in Janoś Eckmann’a göre üç, Recep Toparlı’ya göre beş, Aysu Ata’ya göre ise 6 nüshası vardır. Eserin şu ana kadar tespit edilen nüshaları şunlardır: 

1. Yeni Cami Nüshası İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi’nin Yeni Cami bölümünde, 879 numarayla kayıtlı bulunan ve bilim dünyasında genellikle Yeni Cami nüshası olarak bilinen nüsha, Muhammed bin Muhammed bin Hüsrev Harezmî tarafından, müellifin ölümünden dört gün sonra 1360 yılında bitirilmiştir. Zeki Velidî Togan tarafından bulunan ve ilim âlemine tanıtılan (1928) bu nüsha, harekeli olduğu için, Türk dilinin bu dönemine ait dil araştırmaları için çok önemlidir. Aynı şekilde Yeni Cami nüshası, müellif hayattayken kopya edildiği için, en azından eserin dil özelliklerinin orijinal nüshadan çok farklı olamayacağı için de önem arz etmektedir. Nüshanın harekeli olmasından dolayı, eser üzerine yapılan çalışmalar bu nüsha esas alınarak yapılmıştır. 

2.Mercânî Nüshası Nehcü’l-Ferâdîs, ilim âlemine, Kazan Tatarlarından Şehabettin Mercânî’de bulunan ve Mercânî nüshası olarak tanınan bu nüsha ile tanıtılmıştır. Mercânî’nin naklettiğine göre, nüsha 1358 yılında Saray’da Kerderli Mahmud bin Ali tarafından yazılmıştır. Ancak Mercânî’deki nüsha daha sonra kaybolmuştur. Mercânî nüshası kayıp olmasına rağmen, Yeni Cami nüshasından daha eski tarihte kopya edilmiş olması ve eserin yazılış tarihinin daha eskiye dayanmış olmasından dolayı önemlidir. Ayrıca eserin nerede ve kim tarafından yazıldığı da bu nüshadan hareketle bilinmektedir

3. Kazan Nüshaları Bugüne kadar Nehcü’l-Ferâdîs’in Kazan’da üç farklı nüshası tespit edilmiştir: Kazan Üniversitesi Kütüphanesi (No: 60261), Kazan Devlet Üniversitesi Kütüphanesi (No: 3060), Kazan Devlet Pedagoji Enstitüsü (No: 12100).

 4. Leningrad Nüshaları Nehcü’l-Ferâdîs’in Leningrad’da da iki nüshası bulunmaktadır: Leningrad İlimler Akademisi Şarkiyat Enstitüsü (No: 316 ve B2590). 

5. Paris Nüshası Bibliotheque Nationale (No: 1020)

 6. Yalta Nüshası.


 Hüsrev ü Şîrîn 

Altın Ordu sahasında yazılmış bilinen en eski Türkçe eser olan Hüsrev ü Şîrîn mesnevisi, Fars edebiyatının ünlü şairlerinden Nizamî’nin 12. yüzyılda yazdığı aynı adı taşıyan eserinden Harezm Türkçesine tercüme edilmiş hâlidir. Eser, Kutb mahlaslı bir şair tarafından tercüme edilmiştir. Eserinde Kutb mahlasını kullanan şairin adı ve hayatı hakkında herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Dönemin Altın Ordu hükümdarı Tınıbek Han ve eşi Melike Hatun adına tercüme edilen eser, Nizamî’nin Farsça mesnevisinde olduğu gibi mefâîlün mefâîlün feûlün vezninde yazılmıştır. Ancak Kutb, eserin başındaki çehâr yâr methiyesini Kutadgu Bilig vezni de olan feûlün feûlün feûlün feûl vezninde yazmıştır. Kutb’un Hüsrev ü Şîrîn’i ne zaman tercüme ettiği kesin olarak bilinmemektedir. Bununla birlikte, eserin dönemin hükümdarı Tınıbek Han’a sunulmasından hareketle, tercümenin tarihi aşağı yukarı tahmin edilmektedir. Özbek Han’ın ölümüyle 1341 yılında tahta çıkan Tınıbek Han, 1342 yılına kadar bir yıl hüküm sürebildi. Böylece eser, Tınıbek Han’a sunulduğuna göre, Kutb eserini 1341 ya da 1342 yıllarında tamamlamış olmalıdır. Hüsrev ü Şîrîn, Türk edebiyatında bugüne kadar yazılmış olan 21 Hüsrev ü Şîrîn ya da Ferhad u Şirin mesnevilerinin ilkidir. 

Eserin konusu, İran kralı Hürmüz’ün oğlu Hüsrev ile Ermeni kraliçesi Mihin Banu’nun yeğeni Şirin arasındaki aşk öyküsüdür. Hüsrev ü Şirin konusu bakımından, Harezm sahasında yazılmış olan ve çoğu dinî içerikli olan eserlerden ayrılır. Kutb’un hayatı ve edebî kişiliği hakkında fazla bilgi sahibi değiliz. Ancak gerek “orijinal eserin muhtevasını ve yapısını koruyarak yeni bir eser yaratmayı başarmış” olmasından, gerekse eserin başındaki tevhid ve na’t, çehâr yâr ve sebeb-i telif kısımlarındaki özgün ve başarılı ifadelerinden, onun iyi bir şair olduğunu söyleyebiliriz. 

Nizamî’nin Hüsrev ü Şîrîn’i 5700 beyit civarında iken, Kutb’un Harezm Türkçesi ile tercüme ettiği eser, 4370 beyittir. İki eser arasındaki beyit farkı, ya müstensihlerin ihmaline ya da Kutb’un eseri aslına uygun olarak kısaltmış olmasına bağlanmıştır. Zajaczkowski’ye göre (Eckmann 1991: 47), Kutb eserin aslından farklı olarak, metnin içeriğini korumak kaydıyla, Türk toplum yapısından yeni şeyler eklemiştir. Diğer bir ifadeyle Kutb, eserini Altın Ordu halkının hayatına uygun hâle getirmiştir. Öyle ki, Kutb’un Hüsrev ü Şîrîn’inde halk diline ait pek çok ibare bile yer almıştır. Eserin orijinalinden kısa olması, müstensih hatası değilse, Kutb’un, eserini kelimesi kelimesine tercüme etmeden oluşturduğu için iyi bir şair olduğu şeklinde değerlendirilmiştir.

 Altın Ordu sahasında yazılmış ilk eser olan Hüsrev ü Şîrîn’in bugüne kadar tek nüshası bulunabilmiştir. Paris Bibliotheque Nationale’de bulunan bu nüsha, 1383 yılında İskendireye’de Kıpçak Türklerinden Berke Fakih tarafından istinsah edilerek dönemin hükümdarı Altın Boğa’ya ithaf edilmiştir. Eserin tek nüshasının sonuna Berke Fakih tarafından eklenmiş olan 66 beyitlik metin, dil özellikleri bakımından eserin diliyle aynı özellikleri göstermektedir Necmettin Hacıeminoğlu, bu bilgiden yola çıkarak, eserin yazıldığı çevre ile istinsah edildiği çevrenin aynı yazı dili çevresi olduğuna inanmaktadır. Abdülkadir İnan ise, Berke Fakih tarafından yazılmış olan bu ilave metnin, bugün için Mısır’da Kıpçak Türkçesi ile yazılmış ilk metin sayılması gerektiğini ileri sürmüştür. 


Muóabbet-Nâme

 Harezm Türkçesinin Altın Ordu sahasına ait din dışı eserlerinden biri olan Muóabbetnâme, Harezmî mahlaslı biri tarafından yazılmıştır. Nâme adı verilen on bir bölümden oluşan Muóabbet-nâme, mefâîlün mefâîlün feûlün vezniyle mesnevi tarzında yazılmış manzum bir eserdir. On bir bâbdan oluşan eserin 4, 8 ve 11. bâbları Farsça yazılmıştır. Eserde sevgilinin güzelliği tasvir edilmiş ve methiyeler dile getirilmiştir. Eserin müellifi olarak hatime bölümünde zikredilen Harezmî’nin gerçek adı, hayatı ve edebî kişiliği hakkında bilgi bulunmamaktadır. Bununla birlikte, bazı eserlerde Harezmî ismine sıkça rastlanmaktadır: 15. yüzyılda tıpkı Muóabbet-nâme gibi, nâmelerden oluşturularak yazılmış olan Hocendî’nin Letafet-nâmesi’nde, Harezmî’den ve eseri Muóabbetnâme’den bahsedilmektedir. Seyf-i Sarayî, Harezmî’nin bir şiirine nazire yazmıştır. Yine 16. yüzyılda Şahruh zamanında Uygur alfabesiyle yazılmış bir mecmuada Harezmî’nin şiiri de vardır. Bütün bunlar, Harezmî’nin tanınmış bir şair olduğunu göstermektedir. Harezmî’nin hem mahlasından hem de eserinde düştüğü şu beyitten Harezm bölgesinden olduğu anlaşılmaktadır: Muóabbet-nâme sözin sizge aydım Kamugın Sir yakasında bitidim Buna göre Harezmî eserini, Sir Derya/Seyhun boyunda yazmıştır. Yine eserden öğrendiğimize göre Harezmî eserini Muhammed Hoca Big için yazmıştır: Muhammed Hoca Big medhin tükettim Muóabbet-nâmeni bünyâd ittim. Muhammed Hoca Big’in kimliği konusunda açıklık yoktur. Ancak onun devrin ileri gelenlerinden biri olduğu düşünülmektedir. Nitekim eserde, Zehį arslan yürek Kongrat urugı mısrasından da anlaşılacağı üzere, Muhammed Hoca Big, Kongrat boyundandır. Harezmî eserini 1353 yılında tamamlamıştır: Bu deer kim bolupdur Mısr kandı Yiti yüz illi içre tükendi. Eserin biri Uygur alfabesiyle, diğerleri ise Arap alfabesiyle olmak üzere toplam dört nüshası tespit edilmiştir: British Museum’da eserin iki nüshası bulunmaktadır. Bunlardan biri Uygur, diğeri ise Arap alfabeleriyle yazılmıştır. Uygur alfabesiyle yazılmış olan nüsha, 1432 yılında, Yezd şehrinde Emir Celalettin Faruz Şah adına istinsah edilmiştir. 53 beyitlik kısmın eksik olduğu Uygur hari nüsha, Barthold tarafından tanıtılmış, A. Şçerbak tarafından ise, transkripsiyonu ve tercümesi ile dil özellikleri çalışmıştır. British Museum’daki Arap alfabesiyle yazılmış nüsha ise, 1509 yılında Herat’ta istinsah edilmiştir. Muóabbet-nâme’nin önceden bilinen bu iki nüshasının üzerine, Arap alfabesiyle yazılmış iki nüsha daha Osman Fikri Sertkaya tarafından bulunarak yayınlanmıştır. İstanbul Millet kütüphanesinde bulunan nüshaların kolofon kayıtları bulunmadığı için, yazılış yerleri ve tarihleri bilinmemektedir. Millet kütüphanesinde Ali Emirî bölümünde bulunan nüsha ise eksiktir (Osman Fikri Sertkaya, Horezmî’nin Muhabbet-nâme’sinin İki Yeni Yazma Nüshası Üzerine”, Türkiyat Mecmuası XVII, İstanbul 1972). 


 Cümcüme-Nâme (Dâsitân-ı Cümcüme) 

Cümcüme-nâme ya da Dâsitân-ı Cümcüme, Altın Ordu’da 1368-1369 yıllarında Hüsam Kâtip tarafından yazılmış manzum bir eserdir. Eser Harezm Türkçesine Feridüddin Attar’ın Farsça Cümcüme-nâme adlı eserinden tercüme edilmiştir. Mesnevi tarzında yazılmış bu eserde, Hz. İsa ile Kesikbaş menkıbesi anlatılmaktadır. İlyas peygambere iman etmediği için çok eziyet çeken, bununla birlikte kendi adamlarına iyi davrandığı için Hz. İsa tarafından diriltilen Kesikbaş adlı dinî menkıbenin manzum bir çevirisidir. Eserin Harezm Türkçesine çevirisi, cehennem tasvirleri bakımından Attar’ın eserinden ayrılmaktadır. Böylece eser, daha dinî-öğretici karakter kazanmıştır. Cümcüme-nâme, Altın Ordu sahasında çok okunan bir eser olduğu gibi, Türk dilinin diğer sahalarına da tercüme edilmiştir. Harezm Türkçesi ile yazılmış eser, 1548 yılında, Kırım Hanı Sahib Giray bin Hacı Giray’ın emri ile Anadolu Türkçesine tercüme edilmiştir. Yine XVIII. yüzyılda Çağatay Türkçesine tercüme edilmiştir. Leningrad Asya Müzesinde eserin iki nüshası daha bulunmaktadır. 


Mi’râc-nâme


 Harezm Türkçesi ile Altın Ordu sahasında yazılmış olan Mi’râc-nâme’de, Hz. Muhammed’in miraç hadisesi anlatılmaktadır. Eser; dil, üslup ve konuların sıralanışı gibi pek çok bakımdan Nehcü’l-ferâdîs ile benzer özellikler göstermektedir. Eser, sadece göğün tasvir edildiği kısımda Nehcü’l-ferâdîs’ten ayrılmaktadır. Zaten eserin mukaddimesinde de, Mi’râc-nâme’nin, Nehcü’l-ferâdîs diye bilinen bir eserden tercüme edildiği söylenmiştir. Mi’râc-nâme’de anlatılan miraç hadisesi ile Nehcü’l-ferâdîs’te I. babın VII. ve VIII. kısımlarında anlatılan miraç hadisesi arasında pek fark yoktur. Bu çerçevede Mi’râc-nâme’nin, Nehcü’l-ferâdîs’in Kerderli Mahmud bin Ali’nin Harezm Türkçesi ile yazdığı eser mi yoksa bu esere de kaynaklık etmiş olan Farsça bir eser mi olduğu belli değildir. Fuat Köprülü, bu konuda kesin bir şey söylenemeyeceğini ifade etmiştir. Ancak Janoś Eckmann, “Belki de Mirāc-nāme, Nehcü’l-Ferādīs’in Farsçasından Türkçeye yapılmış serbest bir tercümesidir.” diyerek, başka bir dilden tercüme edilmiş olabileceği ihtimalinden söz etmiştir. Mi’râc-nâme’nin bugüne kadar tek nüshası bulunmuştur. Paris’teki Bibliotheque National’de Supplement Turc No: 190 adıyla kayıtlı bulunan nüsha, 1436 yılında Malik Bahşı tarafından Herat’ta Uygur hareriyle istinsah edilmiştir. Eserin istinsah tarihi 15. yüzyıl olmakla birlikte, asıl nüshanın 14. yüzyıla ait olduğu düşünülmektedir. Bunun dışında, Mi’râc-nâme’nin 1511 yılında, Mısır’da Nureddin Ali bin Kiçkine Seyyid Ali etTalikanî tarafından istinsah edilmiş Çağatayca nüshası da bulunmaktadır. Altın Ordu Yarlık ve Bitikleri Altın Ordu sahasında, Altın Ordu hanlarına ait yarlık ve bitikler, Harezm yazı dilinin eserleri arasında kabul edilebilir. 

14. yüzyılın sonları ile 15. yüzyılın başlarında yazılmış olan yarlık ve bitikler, sadece Türk dili araştırmaları bakımından değil, aynı zamanda Türk tarihi ve kültürü üzerine yapılan çalışmalar için de büyük önem taşımaktadır. Altın Ordu’da yazılmış yarlık ve bitiklerin, Türk dilinin hangi sahasına ait oldukları konusunda çeşitli görüşler olmakla birlikte, bu yarlık ve bitikler, genel olarak Harezm yazı dilinin ürünleri arasında değerlendirilmektedir. Yarlık ve Bitiklerin Türk dilinin hangi lehçesiyle yazıldığı konusu tartışmalıdır. Buna göre yarlık ve bitiklerin Uygur lehçesiyle Çağatay Türkçesiyle ya da Yeni Uygur Türkçesiyle yazıldığını iddia eden araştırmacılar olmuştur (Köprülü 1928). Ahmet Bican Ercilasun (2004: 384) ise, Altın Ordu sahasında yazılmış “iki yarlık ve bir bitiği, Harezm Türkçesinin metinleri” olarak kabul etmiş, sonraki yıllarda yazılmış olan yarlık ve bitiklerin ise, Çağatay yazı diline ait olduğunu ifade etmiştir.

Kırım ve Kazan ile Altın Ordu sahalarına ait yarlık ve bitikleri dil ve üslûp açısından inceleyen Melek Özyetgin ise, iki yarlık ve üç bitiğin “Harezm-Kıpçak edebi Türk dilinin ürünleri” olarak değerlendirmiş, bu belgelerde özellikle Kıpçak Türkçesinin tesirinin fazla olduğunu ifade etmiştir. Özyetgin’e göre Altın Ordu hanlarına ait, Harezm Türkçesi ile yazılmış yarlık ve bitikler şunlardır: Toktamış Han Yarlığı: Toktamış Han’ın 1393 yılında Lehistan-Litvanya kralı Yagayla’ya gönderdiği yarlık, Uygur alfabesiyle yazılmıştır. Yirmi beş satırdan oluşan yarlıkta Altın Ordu sahasına at bir de tamga bulunmaktadır. Temir Kutluk Yarlığı: Temir Kutluk Han’ın 1397 yılında Muhammed adlı birini Tarhan yapmak üzere verdiği Temir Kutluk Yarlığı, iki alfabeyle yazılmıştır. Uygur alfabesiyle yazılmış olan metnin altına Arap alfabesiyle karşılığı verilmiştir. Elli beş satırdan ibaret olan yarlığın yine Uygur matbu hareriyle yazılmış ikinci bir nüshası daha bulunmuştur ve iki nüshanın dil özellikleri arasında bir fark yoktur. Harezm Türkçesi ile Altın Ordu sahasında yazılmış bu iki yarlığın dışında, yine Toktamış Han tarafından Bik-Hacı adlı kişiye verilmiş olan bir başka yarlık daha vardır. 

Harezm Türkçesi ile yazılmış üç de bitik vardır: 

Uluğ Muhammed Han Bitiği: Altın Ordu hanı Uluğ Muhammed Han tarafından 1428 yılında Osmanlı padişahlarından II. Murad’a gönderilen, Arap alfabesiyle yazılmış olan bitik, toplam on dokuz satırdır ve Topkapı Sarayı Müzesi’nde korunmaktadır. 

Mahmud Han Bitiği: Yine Altın Ordu hanlarından Mahmud Han’ın 1466 yılında, Fatih Sultan Mehmed’e gönderdiği bitig, Topkapı Sarayı Müzesi’ndedir.

 Ahmed Han Bitiği: Bu bitik de Altın Ordu hanlarından Ahmed Han tarafından Fatih Sultan Mehmed’e gönderilmiştir. Bitiğin tarihi ise 1477’dir. 

Son iki bitiğin dilinin, ilk bitikten daha ağdalı olduğu söylenebilir. Özellikle geç dönemlerde yazılmış olan bitiklerde, Osmanlı yazı dilinin tesirleri daha fazladır. Bunda, büyük bir ihtimalle bitiklerin Osmanlı padişahlarına gönderilmiş olmasının tesiri fazladır.


 Satır-Altı Kur’an Tercümesi 


Türklerin İslamiyet’i kabul etmelerinden sonra, bu dine ait öğretileri kendi dillerinde ifade ederek halkın bilgilendirilmesi maksadıyla, Kur’an’ın Karahanlılar zamanından itibaren Türk diline tercüme edildiği bilinmektedir. Kur’an’ın Türk diline, Karahanlı sahasının dışında gerek Orta-Asya’da gerekse Anadolu sahasında satır-altı ya da tefsirli pek çok tercümesi yapılmıştır. 

 Kur’an, Harezm ve Altın Ordu sahasında da Türkçeye çevrilmiştir. Süleymaniye Kütüphanesi Hekimoğlu Ali Paşa kısmında kayıtlı bulunan satır-altı Kur’an tercümesi, Harezm Türkçesi ile yapılmıştır. Bu çevirinin transkripsiyonu, sözlüğü ve tıpkıbasımı, Gülden Sağol (An Interliner Translation of the Qur’an Into Khwarazm Turkish, Harward University, 1996) tarafından yayınlanmıştır.

SELÇUKLU DÖNEMİ TASAVVUF

 Selçukluların siyasî hâkimiyet kurmak amacıyla yaptığı sürekli savaşlar, taht kavgaları, Moğol istilâsı ve ardından Moğollara ödenen ağır vergiler sonucunda düzen ve asayişin bozulması üzerine yaşama gücü oldukça zorlaşan Anadolu halkı, uzun süre barış ve huzur yüzü görememiştir. 

Böyle bir ortamda ortaya çıkan

 Mevlana Celaleddin-i Rumî (öl. 1273), 

Sühreverdî (öl. 1234), 

Ahi Evren (öl. 1261), 

Muhyiddin-i Arabî (öl. 1240) 

 Sadreddin-i Konevî (öl. 1274) 

gibi mutasavvıf şahsiyetler, Farsça ve Arapça yazdıkları eserlerle, okumuş çevrelerde tasavvufu yaymışlardır. Bunların yanında Anadolu’ya Horasan’dan gelen Yesevî dervişleri dinî, tasavvufî düşünceleri halk arasında yayarak onları ilahî aşkın huzuru ile rahatlatmaya çalışmışlardır.

 Bunun sonucunda hem şehirlerde oturan halk hem de göçebe Anadolu insanı, manevî güç bulduğu tasavvufa yönelmiş ve tekkelerin etrafında toplanmıştır. XIII. yüzyılda tekkelerin yaygınlaşmasını sağlayan siyasî ve sosyal gelişmelerin yanında Arapça ve Farsça ile İslam kültürünü iyi öğrenmiş aydınların bulunması, Anadolu’da dinî-tasavvufî edebiyatın başlayıp gelişmesini ve bu edebiyatın önemli temsilcilerinin yetişmesini sağlamıştır. Bu dönemde ilmî eserlerin Arapça ve edebî eserlerin de Farsça yazılması, bu dilleri bilmeyen Türk halkına dini ve tasavvufu kendi dilleriyle öğretme ihtiyacını doğurmuştur. Bütün bunların sonucunda Anadolu’da İslamiyeti Türkçe olarak anlatan bir dil ile buna dayalı bir tasavvuf edebiyatı ortaya çıkmıştır. 

Şehirde yetişmiş aydın tabaka sufileri Farsça şiirler söylerken, 

Anadolu’ya yayılan Yesevî, Haydarî ve Bektaşî dervişleri de Türkçeyi kullanarak tekke edebiyatını meydana getirmişlerdir. 

Anadolu’da ortaya çıkan bu dinî-tasavvufî edebiyatın ilk temsilcileri, 

Mevlana, Sultan Veled ve Yunus Emre’dir. 

Mevlana, eserlerini Farsça yazmakla birlikte az sayıdaki Türkçe şiirleri ve mülemmaları ile Türk edebiyatını yönlendirmiş, onun meclisinde bulunan 

Hoca Ahmed Fakih (öl. 1252) de Türkçe şiirler söylemeye başlamıştır. 

Mevlana’nın oğlu Sultan Veled Türkçe şiir söylemede bir hayli ileri gitmiş, 

Yunus Emre, Gülşehrî, Âşık Paşa, Elvan Çelebi ve Şeyyad Hamza gibi şairler onu  izlemiştir.

 MEVLANA CELALEDDİN-İ RUMΠ

Mevlana’nın ataları, bugün Afganistan’ın kuzeyinde ve Özbekistan sınırına yakın bir bölgede bulunan Belh şehrinde yaşamaktaydı. Mevlana’nın doğduğu bu şehir, Horasan’ın önemli merkezlerinden biriydi. Horasan, bugünkü sınırlara göre Türkmenistan’daki Merv, İran’daki Nişabur ve Afganistan’daki Herat ve Belh şehirlerinden oluşmaktaydı. İslam öncesine yakın asırlardan itibaren Türklerin hâkimiyetinde bulunmuş olan bölge, VIII. asrın başlarından Moğol istilasının yaşandığı 1220 yılına kadar Türk, Fars ve Arap çevrelerin buluştuğu ve İslamiyetle kaynaştığı önemli bir merkezdi. Belh ve çevresi, uzun süre Gazneliler (963-1186) ile Selçukluların (1038-1194) idaresinde kalmış, 1198’de Gurlular’ın ve 1206’da Harezmşahlar’ın hâkimiyetine girmişti. Belh’in kuzeyindeki bölgeler ise Karahanlıların (992-1211) etki alanı içerisindeydi. Ailenin Horasan’dan hareketle dolaştığı bölgelerde Harezmşahlar, Abbasî Halifeliği (750-1258), Eyyubiler (1171-1252), Mengücüklüler (yıkılışı 1228) ve sonuçta vardığı Konya’da ise Anadolu Selçukluları hâkim durumdaydı.

 Mevlana’nın babası, Hüseyin oğlu Sultânu’l-ulemâ Bahaeddin Muhammed, Belh şehrinde âlim ve arieriyle meşhur bir ailedendi ve büyük bir üne sahipti. Annesinin adı Mümine Hatun’dur. 1207’de Horasan’ın Belh şehrinde doğan Mevlana’nın asıl adı Muhammed olup bütün kayıtlara göre babası da aynı adı taşımıştır. Babası Sultânü’l-ulemâ lakabı ile anılan ve dönemin tanınmış âlimlerinden Muhammed Bahaeddin Veled’dir. Mevlana’nın lakabı Celaleddin’dir. Dedesi Hüseyin’in lakabı da Celaleddin idi. İslam dünyasında hürmet belirtmek için önemli kişilerin isimlerinin önünde kullanılan “efendimiz” anlamındaki “Mevlana” lakabı, Mevlana Celaleddin Muhammed’le birlikte özel bir isme dönüştü. Hüdâvendigâr, Hünkâr, Hazret-i Mevlana, Mevlevî, Şeyh, Mollâyı Rumî, Rumî ve Hazret-i Pir lakap ve unvanları da Mevlana için kullanılmıştır. “Hazret-i Mevlana” ve “Hazret-i Pir” gibi saygı hitapları, Mevlevî çevrelerinde ve Anadolu’da daha çok tercih edilmiştir. Bugün İran ve Pakistan’da “Mevlevî”, Batı’da “Rumî”, onun için kullanılan lakaplardır. Doğduğu şehre nispetle Belhî (Belhli) sıfatı, bilhassa ilk kaynaklarda babası ve kendisinin adlarının yanında yer almaktadır. Mevlana çocukluk döneminin dışındaki yıllarının hemen tamamını, önceki asırlardaki isimlendirmeyle “Diyâr-ı Rûm”da geçirdiği ve bu bölgedeki Konya’yı vatan edindiği için “Rumî” (Rum ülkesinden; Anadolulu) sıfatıyla anılmıştır. Bunların yanı sıra vatan edindiği şehre işaret etmek üzere XIII. asırdan itibaren Konevî (Konyalı) sıfatı da adıyla birlikte birçok eserde yer almıştır. 

Mevlana çocukluk veya ilk gençlik yıllarındayken, Belh’te ve çevresinde siyasî istikrar bozulmuştu. Bunun üzerine babası Bahaeddin Veled 1219 yılı civarında Belh’ten ayrılmayı gerekli gördü. Çünkü Belh şehrinin Moğollar tarafından istila edildiği 1220 yılında Arabistan’a doğru yol almaktaydılar. Belh’ten ayrılan Bahaeddin Veled, önce Nişabur’a gelmiştir. Burada devrin büyük sufîlerinden Feridüddin Attar ile görüşmüştür. Attar, bu görüşmede Esrâr-nâme’sini, bir rivayete göre de Mantıku’t-tayr adlı eserini Muhammed Celaleddin’e hediye etmiştir. Daha sonra Bağdat’a ulaşan Bahaeddîn Veled, bir müddet sonra hac için Hicaz’a gitmiştir. Hicaz’dan Şam yoluyla önce Malatya’ya sonra Erzincan’a, oradan da Larende’ye (Karaman) gelmiş ve yedi sene burada kalmıştır. Ailenin Karaman’da yedi yıl kadar süren ikameti esnasında Mevlana’nın annesi Mümine Hatun ile ağabeyi Alaeddin Muhammed vefat etti. Kabirleri bugün Karaman’da Mâder-i Mevlana (Aktekke) Camii’nin içindedir. Bahaeddin Veled ailesiyle birlikte, bazı rivayetlere göre Sultan Alaaddin Keykubad’ın ısrarlı davetleri üzerine, 1228’de Karaman’dan gelerek Selçuklu devletinin başkenti Konya’ya yerleşti. Altuniye medresesinde hocalık yapan ve vaazları ile çevresinde saygınlık kazanan Bahaeddin Veled, 85 yaşındayken Konya’da 1231 yılında vefat etti. Bahaeddin Veled, on yedi veya on sekiz yaşındaki Mevlana’yı Karaman’da 1225 yılında kafilenin üyelerinden Semerkantlı Lala Şerefeddin’in kızı Gevher Hatun’la evlendirdi. Mevlana Celaleddin Muhammed’in hayatı boyunca üç oğlu ve bir kızı oldu. Büyük oğlu Bahaeddin Muhammed Sultan Veled (1226-1312) ile ondan bir veya iki yaş küçük oğlu müderris Alaeddin Muhammed’in (öl. 1262) anneleri, Semerkantlı Şerefeddin’in kızı olan  Gevher Hatun’dur (öl. Karaman’da 1229’dan önce). Diğer oğlu Selçuklu sarayında hazinedarlığa kadar çeşitli görevlerde bulunan Muzaerüddin Emir Âlim (öl. 1277) ve kızı Melike Hatun’un (öl. 1306) anneleri ise, Gevher Hatun’un vefatından sonra evlendiği Konyalı Kira Hatun’dur (öl. 1292). 

Mevlana’nın çocuklarının kabirleri, kendisinin ve babasının yanlarında, aynı türbe içinde bulunmaktadır. İlk eğitimini babasından alan Mevlana, ciddi bir tahsil görmüş ve tasavvufî bir terbiyeden geçmiştir. Belh’ten Anadolu’ya gelirken uğradıkları Şam’da Muhyiddin-i Arabî, Sadeddin-i Hamavî, Osmanü’r-Rumî, Necmeddin-i Kübrâ’nın müridlerinden olan Evhadüddin-i Kirmanî ve Sadreddin-i Konevî gibi sufîlerle sohbet etmiş, onlardan dersler almıştır. 

Arapça ve lugatla ilgili ilimler başta olmak üzere, fıkıh, hadis ve tefsir gibi ilimleri tahsil ederek zamanın önde gelen âlimleri arasında yerini alan Mevlana, yukarıda adı geçen bilginlerden başka yine Şam’da iken Mevlana Kemaleddin bin Adim’den de ders almıştır. Babası vefat ettiğinde 24 yaşında olmasına rağmen medresede onun yerini alması uygun görülmüş, ama o yine de tahsiline devam etmiştir. Mevlana, babası hayattayken 1221-1228 yılları arasında eğitimini tamamlamak için Halep ve Şam’a gitmiştir. Ancak 1225 yılında Karaman’da evlendiği ve sonrasında art arda iki çocuğunun dünyaya geldiği gözden uzak tutulmamalıdır. Daha sonra babası Bahaeddin Veled’in öğrencisi olan Seyyid Burhaneddin-i Tirmizî, Mevlana’ya tasavvua ilgili bilgileri öğretmiş ve onun düşünce dünyasının şekillenmesinde etkili olmuştur. Seyyid Burhâneddin-i Tirmizî’nin 1240 yılında Kayseri’ye dönüşünden sonra Mevlana, Konya’da dersler vermiş ve onun tavsiyesi üzerine yeniden Şam ve Haleb’e giderek eğitimini tamamlayıp Konya’ya dönmüştür. Mevlana, Seyyid Burhâneddin-i Tirmizî’nin ölümünden sonra içine kapanarak çevresinden kopmuş ve yalnız kalmayı tercih etmiştir. Onun bu hâli, Şems-i Tebrizî ile karşılaştığı 1244 yılına kadar devam etmiştir. 

Mevlana’nın hayat hikâyesinde Tebrizli Şems’in özel bir yeri vardır. Karşılaşmaları ve birbirlerine olan sevgileri etrafında çok şeyler anlatılmış ve yazılmıştır. Kaynaklarda Konya’daki karşılaşmalarıyla ilgili farklı rivayetler vardır. Bunlarda zihinsel bir genişleme ve ruhsal bir etkileşim söz konusudur. Ayrıca bu rivayetlerde tasavvufî ve şairce anlatımın önemli bir yeri vardır. Şemseddin Muhammed-i Tebrizî, Konya’ya ilk olarak 29 Kasım 1244’te gelmiştir. Şems ile tanışmasından sonra, Mevlana’nın maneviyatı üzerinde büyük değişiklik meydana gelmiş, onun eski sufiyane anlayışlarında değişiklikler olmuştur. Hatta yalnız Şems’in dostluğu ile yetinmeye başlamıştır. Mevlana’nın yalnız Şems’in varlığı ve dostluğu ile yetinmesi ve aralarındaki samimiyet, Mevlana’nın öğrenci ve müritlerinde, kendileriyle önceki gibi ilgilenilmediği için büyük hoşnutsuzluğa ve Şems’ten yakınmalarına sebep oldu. Bunun üzerin Şems, 11 Mart 1246’da Konya’yı terk ederek Şam’a gitmiştir. On altı ayı biraz aşan bu zaman diliminde, aralarında gerçekleşen anlaşma ve sevgiden sonra bu ayrılış Mevlana’yı son derecede etkiledi. İlgi ve himaye bekleyen müritler, yaptıklarından pişman olup çare aradılar. Onu aramaya giden Sultan Veled’le 15 ay kadar sonra Şam’dan birlikte geri döndüler. Ancak beraberlik uzun sürmedi. Daha sonra Mevlana’nın ortanca oğlu ile Şems arasında eskiden beri devam eden karşılıklı nefret, bu defa Şems’in sessizce ve kesin olarak 1247-1248 yılı içerisinde Konya’dan ayrılmasına sebep oldu. Şems, gelişmeler üzerine Sultan Veled’e “Bu sefer öylesine bir gitmek istiyorum ki, hiç kimse benden bir nişan bile bulamayacak.” demişti. Şems’i aramaya çıkan Mevlana, Şam’a, bazı rivayetlere göre ise Tebriz’e kadar gidip gelmişse de ondan haber alamamıştır (Köprülü 2003: 270). 

Şems’den ayrılmanın üzüntüsüyle kendisini daha fazla şiire veren Mevlana, bu hasretle 48 bin beyti bulan Divan-ı Kebir’i yazmaya başlamıştır. Şems’e olan sevgisinden eserinde Şems ve Hâmûş kelimelerini mahlas olarak kullanmıştır. Divan’ı, Şems’e izafeten Divan-ı Şems adı ile anılmıştır. Mevlana, arayış ve üzüntülerden sonra kendisine “naib ve halife” olarak Konyalı kuyumcu Şeyh Selahaddin’i seçti. Onunla on yıl bir arada bulundu ve bu arada oğlu Sultan Veled’i Şeyh’in kızı Fatıma Hatun’la evlendirdi. Şeyh Selahaddin 29 Aralık 1258 günü vefat etti. Daha sonra, Mevlana’nın eserlerinde Şems-i Tebrizî’den sonra üstün sıfatlarla en çok andığı ikinci kişi olan Ahi-Türkoğlu Hüsameddin Hasan onun hemdemi ve halifesi olarak büyük kabul gördü. Mevlana, Hüsameddin Çelebi’nin ısrarıyla, müritlerine sülûk âdâbını öğretmek amacıyla Mesnevî’yi yazdı. Yaşadığı dönemde her zaman saygı gören, her sınıf halk arasında yüzlerce mürit ve sevgili kazanan Mevlana, 17 Aralık 1273 tarihinde Konya’da vefat etti. Onun yerine Hüsameddin Çelebi halife oldu. Mevlevî tarikatının ilk şeyhi olan Hüsameddin Çelebi, Mevlana’nın ölümünden 12 yıl sonra 1284 yılında vefat etmiş ve yerine Sultan Veled geçmiştir. Dönemin birçok devlet adamı, Mevlana’yı sık sık ziyaret eder, kimi zaman mektuplarla ulaştırdığı ricalarını yerine getirirlerdi.

 Mevlana’nın ve takipçilerinin Anadolu’da sonraki yüzyıllarda Beylikler, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde daima itibar gördüğü, birçok beyin ve sultanın Mevlevî olduğu, Osmanlı sultanlarının ve devlet adamlarının gerek irsî, gerekse gönül bağları sebebiyle bu ilişkiyi sürdürdükleri, Mevlevihaneleri koruyup imar ettikleri pek açıktır. Mevlana’nın Edebî Kişiliği ve Eserleri Mevlana’nın âleme ve varlıklara dikkatli bir bakışı vardır. Bu yüzden hemen her şey onun şiirlerine konu olmuştur. Recaizade Mahmud Ekrem’in “zerrâttan şümûsa kadar her şey şiirdir” sözü, Mevlana’da asırlar öncesinde kendini göstermiştir. Eserlerinde daha çok tasavvua ilgili konular üzerinde durur. Tasavvufun temel noktası olan “vahdet-i vücud” (=varlığın birliği) ve ilahî aşk konularını geniş olarak ele alır. İnsanın kazanacağı erdemler ve yaşayacağı ilahî aşk ile “insan-ı kâmil” mertebesine ulaşacağını belirten Mevlana, anlatılarında halkın hayatına da yer verir. Şiirlerinin şekline ve sanat yönüne fazla önem vermediği görülen Mevlana’nın terci-bendinin bentlerindeki beyit sayıları birbirinden farklıdır. Kendine özgü buluş ve anlatımı ile dikkat çeken Mevlana, şiirlerini özünden ve hissederek söyler. O, dönemin edebî geleneğinden farklı olarak konuları serbest bir şekilde işlemiştir. Farsça yazmakla birlikte şiirinde Türk zevki hemen kendini gösterir. Bazı gazelleri, musammat gazel örnekleri olarak karşımıza çıkar. Mısraların ortada ve sonda kafiyelenerek bir beytin dört mısra haline getirilmesi de Mevlana ile başlamıştır. Bu durum daha sonraki şairlerde özellikle Yunus Emre ve Nesîmî’de yaygın şekilde kendini gösterecek ve Türk şiirinin Eski Türkçeden gelen bir görünümü olacaktır. 

Mevlana’nın eserlerini kaplayan aşk ve vecdin daha önceki örneklerini, Ahmed-i Gazzalî (öl. 1123-24) ile ünlü şairler Sena’î (öl. 1131) ve Şeyh Attar (öl. 1220?) dile getirmiştir. Bizzat Mevlana eserlerinde Senaî ve Attar’ı anmakta ve onlardan beyitler ve görüşler aktarmaktadır. Mevlana’nın bütün eserlerindeki ana fikir ve bakış tarzı hemen aynıdır denebilir. Divan-ı Kebir’de kimi manzumelerde ilave özellikler bulunduğu söylenebilse de, farklı özelliklerden bahsedilemez. Gazellerinde eğitici-öğretici beyitler olduğu gibi, Mesnevî’sinde de heyecan ve coşku dolu beyitler az değildir. Ayrıca bütün eserlerinin arasında bilgi, söyleyiş ve üslup açısından var olan beraberlikler çok belirgindir. Söz başlarındaki edebî girişler dışında sözündeki açıklık ve içtenlik, konuşma diline olan yakınlık Farsça ve Arapça beyitlerinin, aynı zamanda beyitleri arasındaki Türkçe ve Rumca ifadelerinin ortak özelliğidir. Onun şiiri, Horasan üslubu veya Türkistan tarzı diye bilinen Moğol öncesi Horasan ve Maveraünnehir şairlerinin üslubunun özelliklerini taşımaktadır. Ancak kelime ve cümle yapıları itibariyle Horasan üslubunun özellikleri Mevlana’nın şiirinde öne çıksa da bazı dil özellikleriyle muhteva ve anlam zenginliği bakımından Irak üslubuyla buluştuğu noktalar da vardır. Mevlana’nın şiiri, genel üslup özelliklerinin yanında kendine ait hususiyetlere de sahiptir. Onun şairlik amacıyla şiir söylemediği, şiirine özen gösterip beyitlerini süslemediği, vezin ve kafiyeye takılıp kalmadığı araştırmacılarca hep söylenegelmiştir. O, çok iyi bildiği edebî geleneği de pek önemsememiştir. Kullanılmayan bazı sözcük ve tabirler onun şiirinde yer bulmuştur. Şiirin, kafiyenin ve veznin kayıtlarından rahatsız olduğunu, kendisi dile getirmiştir. Hatta kendi ifadesiyle filozof da değildir, şair de. Ancak bütün bunlara rağmen ve bunlarla birlikte onun şiiri aşkla, coşkunlukla, şiiriyetle, fikirle, hikmet ve irfanla iç içe benzersiz bir şiirdir. Mevlana’nın en önemli iki eseri, her ikisi de manzum olarak yazılan Mesnevî (=Mesnevî-i Ma’nevî) ile Divan-ı Kebir’idir. Bunların dışında kalanları ise başkaları tarafından derlenen mensur eserlerdir. 

1. Divan-ı Kebir: Mevlana, hemen tamamı gazel, tercî’ ve rubailerden oluşan Divan-ı Kebir, diğer adıyla Külliyât-ı Şems’te, özellikle ilahî aşkını, gönül derdini, tasavvufî konuların yanında sabır, hoşgörü, insanlara iyilik etmek ve yardımda bulunmayı, mazmun ve remizlerle şiirin imkânlarını kullanarak anlatmıştır. Ayrıca mecazî aşka da yer verilen rüba’îlerde gerek ilâhî gerekse mecazî aşk, teşbih, istiare ve sembollerle anlatılmaktadır. Divan-ı Kebir, duygu yüklü ve oldukça hacimli bir eser olup içinde yer alan şiirlerin büyük bir kısmı Şems-i Tebrizî’ye duyulan sevginin ve hasretin terennümüdür. Ayrıca Selahaddin-i Zerkub ve Hüsameddin Çelebi için söylenmiş şiirler de bulunmaktadır. Bu şiirler içinde rübailer dikkat çekmektedir. Yer yer Mesnevî’de olduğu gibi öğretici ve eğitici beyitler de içeren gazellerini, 50’yi aşkın farklı vezinde söylemiştir. Üstün bir ahenge ve musikiye sahip olan gazelleri, bugün bütün dünyada anlam zenginliği ve derinliğiyle ilgi odağı olmaktadır. Mahlas yerinde Tebrizli Şems’in adının birkaç şekilde Şems, Şems-i Tebriz (Şems-i Tebrizî, Şemsü’l-Hakk-ı Tebrizî) vb. bulunması nedeniyle bu eser için daha çok Divan-ı Şems-i Tebrizî adı kullanılmaktadır. Kırk bin civarında beyitten oluşan ve çeşitli yazma nüshaları bulunan eserin ilk tenkitli yayımı, B. Furûzânfer tarafından Külliyât-i Şems yâ Divan-ı Kebir adıyla yapılmıştır. Değişik dillerde yapılmış çevirileri bulunan Divan-ı Kebir, Mithat Bahari ve Abdülbaki Gölpınarlı tarafından Türkçeye çevrilmiştir (Mithat Bahari, Divan-ı Kebir’den Seçme Şiirler, İstanbul 1959; Abdülbaki Gölpınarlı, Divan-ı Kebir Tercemesi, 5 cilt, İstanbul 1957-1960). Divan-ı Kebir’in batı dillerine yapılmış çevirileri arasında en tanınmış olanı Nicholson’un yaptığı çeviridir (R. A. Nicholson, Selected Poems From the Divanı Shamsi Tebriz (edited and translated with an itroduction, notes and appendices), Cambridge 1898). Divan-ı Kebir’den bir gazel “Gel, birbirimizin kıymetini bilelim, sonra ansızın birbirimizden ayrı kalmayalım. Mademki inançlı kişi inançlı kişinin aynasıdır, niçin aynamızdan yüz çeviriyoruz. Asil cömert kişiler dostlara canlarını feda ettiler. Çekiştirmeyi bırak. Biz de insanız. “Kul e’ûzu” ve “Kul Huvellahu”yu birbirimizin sevgisine niçin dua diye okumuyoruz. Kötü niyetler dostluğu karartır. Niçin onları gönülden kovmuyoruz. Öldüğümde beni hoşça anacaksın, niçin ölüyü severiz de diriye düşmanız. Mademki ölümden sonra barış yapacaksın, niçin ömür boyu senin üzüntünle sıkıntı içindeyiz. Şimdi öldüğümü kabul et, barış yap, anlaş. Çünkü biz barışta ölüler gibiyiz. Mademki mezarımın üzerini öpeceksin, yanağımı öp, şimdi aynı özellikteyiz. Ey gönül, ölü gibi sus! Bu dilden dolayı benlikle itham edilmekteyiz.”

 Mevlana’dan bir rübai “Dostuyla hoş geçinen dostsuz kalmaz. Müşteriyle iyi anlaşan ias etmez. Ay geceden ürkmediği için böyle parlak kaldı. Gül de dikenle uyuştuğu için bu kokuyu elde etti.” 2. Mesnevî: Anadolu’da asırlar boyunca birlikte okunan Farsça önemli birkaç kitaptan biri, Mevlana’nın Mesnevî’sidir. Türkçeye çok sayıda çevirisi yapılan ve şerhler yazılan Mesnevî’yi ezberleyip icazet aldıktan sonra dinleyicilere okuyup açıklayan kişilere Mesnevîhân (Mesnevi okuyan) unvanı verilmiştir. Mesnevî, Mevlana’nın sırdaşı Hüsameddin Çelebi’nin ısrarları üzerine yazılmıştır. Hüsameddin Çelebi’nin bir eser yazma isteği üzerine Mevlana eserin ilk on sekiz beytini kendisi yazmış, daha sonra o söylemiş ve Hüsâmeddin Çelebi yazmıştır. Altı deer/cilt ve yaklaşık yirmi dört bin beyit civarında olan Mesnevî’ye hatimeyi (=sonucu) Sultan Veled yazmıştır (bkz. K. Yavuz: “Cevdet Paşa’nın Abidin Paşa’ya Yazdığı Mektup”, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, S. 26-27, 1986, s. 441.). 

Mevlana ikinci deerin ilk beyitlerinde bu deftere 13 Mayıs 1264 günü başlandığını açıkça ifade etmektedir. Mevlana tarafından Hüsâmî-nâme adı ile de anılan bu eser, tarikata mensup olanları (müritleri) ve acemileri irşat etmek ve toplumun eğitimi için yazılmıştır. Mevlana, bilgilendirici ve öğretici bir yol izlediği, dinî ve tasavvufî bilgileri, yaşadığı yıllara kadar hayata geçen anlayış ve tavırları konu edindiği, özellikle hayatının son on beş yılının ürünü olan Mesnevi’si ile asırlar boyu öncü ve kılavuz kabul edilmiştir. Mevlana’nın Mesnevî’si ile Divan’ı arasında benzerlikler de vardır. Abdülbaki Gölpınarlı’nın tespitlerine göre, bazı gazelleri Mesnevî’deki hikâyelerin özeti durumundadır. Ayrıca anlatım açısından Mesnevî didaktik olmasına rağmen lirizm yönü de bulunan bir eserdir. Kaynak olarak Kur’an ve hadislere dayanan Mesnevî’de konunun gelişine göre Kelîle ve Dimne’den, Mantıku’t-tayr’dan hikâyelere yer verilmiş, Hakim Senaî’nin Hadîkatü’lhakîka’sından da yararlanılmıştır. Mevlana, hikâyelerini doğrudan değil, başka hikâyelerle zincirleme olarak, iç içe bir şekilde anlatır. Böylece konu içinde konuyu, hikâye içinde hikâyeyi devam ettirerek sonuca en iyi şekilde ulaşır. Bu anlatım tarzı başka şairlerde görülmez. Eserin düzenine, dilin kullanılışına ve nazmın temizliğine fazla önem verilmemiş olması, “şekilcilik”ten ve sanat düşüncesinden tamamıyla uzak kalındığına işarettir. Türk edebiyatında Mesnevî kadar başka bir eser etkili olmamıştır. Hatta Mevlana’nın ölümünden 44 yıl sonra Gülşehrî Mesnevi’den hikâyeler alarak tercüme ve şerh etmiştir. Değişik zamanlarda gerek bölümler halinde gerekse bütün olarak, Mesnevî’nin Türkçe, Farsça ve Arapça tercüme ve şerhleri yapılmış, çeşitli dillere çevrilmiştir. Kendinden sonra dinîahlâkî konularda yazılan çok sayıda eseri etkileyip onlara kaynaklık etmiş olan Mesnevî, yüzyıllar boyu Mevlevî tekkelerinde okutulmuştur.

 Osmanlı döneminde Mesnevî’nin tamamını tercüme veya şerh edenler; Sürurî (öl. 1562), Sudî (16. yy.), Şem’î (öl. 1600’den sonra), İsmail Rüsuhî Dede (Ankaravî) (öl. 1631), Yusuf Dede (öl. 1669), Nahifî (öl. 1738), Şakir Mehmed (öl. 1836), Mehmed Murad (öl. 1847)’dır. Sürurî’nin oldukça hacimli olan şerhi, Farsça; Yusuf Dede’nin Ankaravî’den özetleyerek yaptığı şerh, Arapça; diğerleri Türkçe’dir. Nahifî ve Şakir Mehmed’in eserleri, manzum tercümedir. Mesnevî’nin bir kısmının -özellikle birinci cildinin (=deerinin)- çok sayıda tercüme ve şerhi yapılmıştır. Sultan II. Murad devri şairerinden olan Muinî bunların başında gelir. Mesnevî’ye yapılan manzum, mensur pek çok çeviri ve şerhler ile Mevlana’nın diğer eserleriyle ilgili yapılan çalışmalar, Türk tasavvuf edebiyatının fikrî yönden işlenmesinde, dil ve edebiyatın gelişip zenginleşmesinde önemli katkı sağlamışlardır.

Mesnevî bütün dünyada çok ilgi toplamış ve üzerinde asırlar boyu tespiti neredeyse imkânsız sayıda şerh, tercüme, seçme, konulara göre tasnif ve sözlük çalışmaları yapılmıştır. 280’i bulan öğüt amaçlı hikâyeleri de birçok çalışmaya konu olmuştur. Mesnevî’de Farsça beyitlerin arasında yüzlerce Arapça beyit de bulunmaktadır. Mesnevî’nin ilk 18 beytinin günümüz Türkçesi ile düzyazıya çevirisi “Dinle, bu ney nasıl şikâyet ediyor; ayrılıkları nasıl anlatıyor: Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryadımla kadın erkek -herkes- ağladı. Özlem derdini anlatmak için, ayrılıktan parça parça olmuş sine istiyorum. Vatanından ayrı kalan, tekrar kavuşma anını arar. Ben her toplulukta ağladım, iyilere ve kötülere eş oldum. Herkes kendi düşüncesine göre bana arkadaş oldu, içimdeki sırları araştırmadı. Sırrım ağlayışımdan ayrı değil, fakat göz ve kulağın bu aydınlığı yok. Beden ruhtan, ruh bedenden ayrı değil; ancak bedenin ruhu görmesine izin verilmemiştir. Bu neyin sesi ateştir, hava değil. Bu ateşe sahip olmayan, yok olsun. Neye düşen, aşk ateşidir. Meye düşen de aşk coşkunluğudur. Ney, dostundan ayrılanın arkadaşıdır. Perdeleri, bizim karanlık perdelerimizi yırttı. Ney gibi zehir ve panzehiri kim gördü? Kim ney gibi dost ve istekli gördü? Ney çok ıstıraplı yolu anlatıyor; Mecnûn’un aşk hikâyelerini anlatıyor. Bu anlayışın sırdaşı, idraksizdir ancak. Dilin müşterisi, kulaktır ancak. Kederimizde günler vakitsiz oldu. Günler, yanışlarla yoldaş oldu. Günler giderse gitsin, korku yok. Sen kal. Ey, kendisi gibi pâk bulunmayan! Balıktan başkası suya doyar. Rızksız olanın günü uzar. Olgunun hâlini, ham kişi anlamaz. Öyleyse söz kısa olmalı, vesselâm.” 

 3. Fîhi Mâ Fîh: “Onun içindeki odur” veya yorumla, “ne varsa onda var” anlamına gelen bu eserde, Mevlana’nın bazı sohbetleri sırasında sorulan sorulara verdiği cevaplara; tasavvuf, din, ahlak ve felsefe ile ilgili görüşlerini anlattığı, dünya, insan ve şiir anlayışından söz ettiği konuşmalarına yer verilmiştir. Bu eser de, diğer eserlerinin çoğunda olduğu gibi Sultan Veled ve ona bağlı kimseler tarafından tutulan notlar olup vâkıât (=ders notları) türünün Anadolu’daki ilk örneğidir. Söyleniş zamanları belli olmayan eserin bölümleri, yazmalar ve yayımlarda biraz farklılık arz etse de birbirine yakındır. Fîhi mâ fîh Mevlana’nın diğer eserlerinden, babasının Ma’ârif’inden ve Tebrizli Şems’in Makâlât’ından izler taşımaktadır. Fîhi Mâ Fîh’in Meliha Tarıkâhya (Anbarcıoğlu) ve Abdülbaki Gölpınarlı tarafından yapılmış iki Türkçe çevirisi bulunmaktadır (Meliha Ülker Tarıkâhya, Fihi-ma-fih Tercümesi, İstanbul 1954; Abdülbaki Gölpınarlı, Fihi Ma Fih, İstanbul 1959). 

4. Mecâlis-i Seb’a: Mevlana’nın yedi vaazının yakın çevresi tarafından kaydedilip bir araya getirilmesiyle meydana gelen bir eserdir. Her vaazda ele alınan bir hadis, çeşitli örnekler ve hikâyelerle açıklanmıştır. Mevlana’nın bu eseri, gerek üslup ve gerekse konular yönünden diğer eserleriyle benzerlik ve bütünlük taşımaktadır. Eserde Divan-ı Kebir’den ve Mesnevî’den beyitler de bulunmaktadır. Bu eser, Ahmed Remzi Akyürek tarafından metin ve Türkçe çevirisiyle birlikte yayımlanmıştır (Ahmed Remzi Akyürek, Anadolu Selçukileri Mevlevi Betikleri I, İstanbul 1937). Ayrıca Abdülbaki Gölpınarlı’nın yaptığı Türkçe çevirisi de bulunmaktadır (Abdülbaki Gölpınarlı, Mecalis-i Seb’a, Mevlana’dan Tercüme, Konya 1965).

 5. Mektûbât: Mevlana’nın devlet adamlarına, dönemin ileri gelenlerine, dostlarına ve oğullarına yazdığı 150 kadar mektubun toplanmasıyla meydana gelen bir eserdir. Mektûbât (=mektuplar), yazıldıkları yıllarla ilgili önemli bilgiler içermektedir. Mevlana’nın mektuplarında insanlara öğüt verdiği ve onları hayra teşvik ettiği görülür. Mevlana’ya sorulan sorulara cevap olarak yazılan bazı mektuplarda dinî ve ilmî konulara da yer verilmiştir. Mektuplarda ayet ve hadislerden alıntılar yapılarak anlatılan konu delillendirilmiştir. Ayrıca mektupların kimisinde şiir ve hikâyelere de yer verilerek anlatıma bir çekicilik de getirilmiştir. 6. Mülemmaları ve Türkçe Şiirleri: Mevlana’nın bir Türk şairi olduğunu gösteren bu şiirler, bazı araştırıcılar ve ilim adamları tarafından zaman zaman yayımlanmışlarsa da, Hasibe Mazıoğlu tarafından topluca yayımlanmıştır. Bunlar içinde bütün halde ve en uzun olan şiir, Ussun var-ısa iy gâfil aldanmagıl zinhâr mala Şol nesneye ki sen koyup gidersin ol girü kala matla’ı ile başlar ve, İy Şems dile Hak’dan hakı biz fâniyüz oldur bâkî Kamular anun müştakı tâ hod kim ol kimün ola beyti ile sona erer. Mevlana’nın Şems mahlasını kullandığı bu şiiri, dört müstef ’ilün vezninde yazılmış bir musammmat gazel olarak karşımıza çıkar. Bu örneğe göre, Türk edebiyatında musammat şiir yazan ilk şairin de Mevlana olduğu anlaşılmaktadır.  

Abdülbaki Gölpınarlı’nın Mevlana Celâleddîn Hayatı, Eserleri, Felsefesi (İstanbul: İnkılâp Kitabevi, 1999) adlı kitabına başvurabilirsiniz. Mevlana’nın ve Mesnevî’sinin Türk Edebiyatındaki Yeri Mevlana düşünceleriyle ve sanatıyla bilgin, ârif ve şair kimliklerini buluşturmuş, dünya değerlerine iltifat etmeyen âşık bir şair kimliği oluşturmuştur. Mevlana gerçekte fikirleriyle, şiirdeki tercihleriyle ve aynı zamanda az sayıdaki Türkçe dizeleri ve ifadeleriyle Anadolu’daki Türk şiirinin kaynağında önemli bir yer edinmiştir. Mevlana’nın Türk edebiyatında önemli bir yeri vardır. Bunu iki maddede ele almak mümkündür: 

1. Şahıs olarak Mevlana’nın Türk edebiyatındaki yeri. 

2. Mesnevî’sinin Türk edebiyatındaki durumu ve Türk şair ve yazarların Mesnevî’yi ele alış şekilleri.

 Türk edebiyatında Mevlana’nın şahsına eserlerinde yer veren pek çok şair ve yazar vardır. Mevlana’yı üstat ve mürşit (=rehber) olarak kabul eden şair ve yazarlar, ona olan hürmet ve hayranlıklarını söylemekten geri kalmamışlardır. 

Bu sevgi ve hayranlığın ilkine Şeyyad İsa’da rastlanır. Şeyyad İsa Ahvâl-i Kıyâmet adlı mesnevisinde, başta Mevlana olmak üzere Sultan Veled ile Ârif ve Âbid Çelebi’lere yer vermiştir. Bunlarla bilişmenin ve birlikte olmanın şart olduğunu, bu sayede ebediliğe yol bulunacağını dile getirmiştir. Yunus Emre ve 

Gülşehrî de Mevlana’ya şiirlerinde yer vererek onu övmekten geri kalmamışlardır. 

 XIV. yüzyıl şairlerinden Elvan Çelebi, onun hakkında aşağıdaki beyiti söylemiş,

 Ol ma’ânî denizinün dürci Ol vilâyet vücûdınun burcı

 Kastamonulu Şâzî  

Evliyâlar ulusu kutb-ı zamân Mevlana geldi cihâna bî-gümân 

 Kirdeci Ali ve İzzetoğlu gibi dönem şairleri tarafından da Mevlana’dan şiirlerde söz edilererek büyüklüğüne vurgu yapılmıştır. 

 İzzetoğlu; Sen dilersen Mevlana’ya iresin Şâh Celâlüddîn’i dahı göresin 

Kirdeci Ali

Bunu diyen Kirdeci Ali-durur Dünyada Mevlana’nun kulı-durur 

Mevlana ile gençlik yıllarında görüşmüş olması muhtemel Yunus Emre (öl. 1320) onun adına şiirinde yer vermektedir: 

Mevlana Hudâvendigâr bize nazar kılalı Anun görklü nazarı gönlümüz aynasıdır 

Gülşehrî, 1317’de tamamladığı Mantıku’t-tayr’da yararlandığı Mevlana’yı şu şekilde anmaktadır:

 Görmedik bir er cihândan gitmedi Ol Celâleddîn cihândan gitmedi Yazıcıoğlu Mehmed (öl. 1451) 

Anadolu’da halk arasında en çok okunan kitaplardan ünlü eseri Muhammediye’de (yazılışı 1449) Mevlana’nın Mesnevî’sinin, İştiyak derdini anlatmak için, ayrılıktan parça parça olmuş sine istiyorum. anlamındaki 3. beytini dizelerine şöyle aktarmıştır: 

Gönül bir sîne ister kim firâk odına yanmışdur Ki şerha şerha olmışdur yanup derd-i dilârâdan Ki tâ şerh-i firâk idem beyân-ı iştiyâk idem Ki vasf-ı ihtirâk idem degülse seng-i hârâdan Hüdâyî (öl. 1480) ise, Ey dil istersen eğer kâmil ola noksânun Secdegâh it eşiğin Hazret-i Mevlana’nun Sıdk ile sâlik olan silk-i Celâleddîn’e Şübhesiz vâsıl olur rahmetine Rahmân’un diyerek Mevlana’nın yüce bir kişi olduğuna işaret eder. 

Osmanlı döneminde daha pek çok şairin Mevlana’yı okuyup örnek aldıkları açıktır. Bu durum hemen bütün şairler için geçerlidir. Şairlerin Mevlana’dan ve eserlerinden etkilendiğini gösteren bütün beyitleri burada vermek mümkün olamayacağı için sadece Ahmed Paşa (öl. 1492), Bâkî (öl. 1600) ve Şeyhulislâm Yahyâ’dan (öl. 1644) aldığımız birkaç beyti aşağıda örnek olarak veriyoruz. Bâkî, aşk meydanında Hazret-i Mevlana’yı ve Mevlevileri görmektedir: 

Arsa-i aşkda gör Hazret-i Mevlana’yı Turmayup dahi döner üstine yoldaşları Ahmed Paşa ve Şeyhülislâm Yahya’nın dilinde ney ve neyistan; İnledürdi gökleri feryâdı gönlüm nâyınun Ne neyistândan kesildügin eger ifşâ kılam (Ahmed Paşa) Ney gibi bir âşık-ı demsâz buldum kendüme Sırr-ı aşkı söylerem hem-râz buldum kendüme (Şeyhülislâm Yahyâ) 176 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Sarîr-i bâğ-ı cennetdür nevâ-yı nây uşşâka Semâ itsün sadâ-yı feth irişdi cân-ı müştâka (Şeyhülislâm Yahyâ) Osmanlı âlimlerinin de Mevlana’ya ilgisi büyük olmuştur. 

 Osmanlı’nın ilk şeyhülislâmı kabul edilen Molla Fenarî (ö.834/1431), Şerhu Dîbâceti’l-mesnevî adlı risalesiyle Mesnevî’nin önsözünü Arapça olarak şerh etmiş, Mevlana’yı yücelterek anmıştır. 

Bilginlerden şeyhülislam Kemalpaşazade (ö.1534) de Mevlana’nın adını anarak veya anmayarak eserlerinde Mevlana’nın şiirlerinden alıntılar yapmış, ondan yararlanmıştır. 

Kazasker ve bilginlerden Taşköprüzade Isameddin Efendi (öl. 1561) ve onun Arapça eserini ilavelerle Türkçeye tercüme eden oğlu Kemaleddîn Efendi (öl. 1621) de, bilimler hakkında bilgi veren Mevzû’âtu’l-’ulûm isimli eserde Mevlana’yı “Hanefi mezhebinin kendisiyle şereendiği ve aydınlandığı büyük bilginlerden ve değerli şeyhlerden biri, Konyalı Hazret-i Mevlana Celaleddin’dir” diyerek tanıtmaktadır. 

Türk edebiyatının büyük şairleri Nef ’î ve Şeyh Galib’e gelinceye kadar çok sayıda şair Mevlana’ya şiirlerinde yer verirler ve onu övmekten geri kalmazlar.

 Aynı durum halk edebiyatı içinde yer alan şairlerde de görülür. Yukarıda adları geçen şairlerin bir bölümü doğrudan doğruya şiirlerinde Mevlana’ya yer verirken, bazıları da eserlerine, bilhassa Mesnevî’sine yönelmişlerdir. Bu şairler, Türk edebiyatının devirlerine göre, önde gelen simalarıdır. Bunlardan biri olan Gülşehrî, Mantıku’t-tayr adlı eserinde Mesnevi’den beş hikâye tercüme ederek şerhini yapmıştır. Yine XIV. yüzyıl şairi Âşık Paşa Garîb-nâme’sindeki para bulan Türk, Arap, Fars ve Ermeni’nin buldukları para ile üzüm almak istemelerini anlattığı hikâyelerini Mesnevî’den almıştır. Buna benzer durumlar başka şairlerde de görülmektedir. Bunun yanında Mesnevi’yi geniş bir şekilde ele alıp tercüme ve şerh eden şairler de vardır. Bunların ilki Sultan II. Murat devri şairlerinden olan Muinî’dir. Muinî, Mesnevî’nin birinci cildinin tamamını tercüme ve şerh etmiştir. Mesnevî’nin hemen her yüzyılda Türkçe tercüme edilmesi ve şerhinin yapılması günümüze kadar devam etmiştir. Bu durum, Anadolu’daki Türk edebiyatının gelişmesinde ve şekillenmesinde Mevlana ve eserlerinin başlıca kaynaklardan biri olduğunu göstermektedir. Mevlana’ya bağlı olan, Mevlevî sıfatını kullanan şahsiyetler yanında Mevlana’yı sevip sayan pek çok kişinin kendileri veya şiirleriyle ilgili eserler kaleme alınmıştır. 

 Mevlevî şairleri bir arada tanıtmak için XVIII. asırda Sakıb Dede (öl. 1732), Sefîne-i Mevlevîye; Esrar Dede (öl. 1796) Tezkire-i Şu’arâ-yı Mevleviye adlı kitapları kaleme almıştır. 

Yakın yıllarda Farsça Mekteb-i Mevleviye ve Türkçe Mevleviyâne gibi eserler ile Mevlana şiirleri antolojileri yayımlanmıştır. Anadolu’da Mevlana sevgisi ve hürmetiyle yazılan şiirler, binlerle ifade edilecek sayıdadır. Bu tür şiirleri bir araya getirmeye çalışanlar da olmuştur. Asıl adı Mecmua-i Medâyih-i Mevlana olan hacimli bir eser, Osmanlı Şiirinde Mevlana Övgüleri ve Mevlevîlik Unsurları adıyla 2009 yılında yayımlanmıştır. Mecmuayı hazırlayan Vasıf Efendi hakkında bilgi hemen yok gibidir. 1898 yılında hayatta olduğu anlaşılan Vasıf Efendi, bu mecmuada 600 civarında şiiri bir araya toplamıştır. 

 SULTAN VELED

 Mevlana’nın büyük oğlu olan Sultan Veled, 1226 yılında Larende’de (=Karaman) doğmuştur. Çocukluğunun ilk yıllarını dedesi Bahaeddîn Veled ile birlikte geçiren Sultan Veled, ilk eğitimini babasından almıştır. Konya’da ve Şam’da çeşitli âlimlerden, özellikle babasından medrese ilimlerini öğrendiği gibi, Seyyid Burhaneddin-i Tirmizî, Şems-i Tebrizî, Hüsameddin Çelebi’ye kadar birçok büyük sufîyle ve zamanın âlimleri ve şairleriyle sürekli münasebetlerde bulunarak ilim ve sülûk yönünden yükselmiştir. Onun yetişmesinde, inanış ve duyuş tarzı ile düşüncelerenin şekillenmesinde babasının büyük bir etkisi vardır. Sultan Veled, eserlerini Farsça yazmakla birlikte epeyce Türkçe şiirleri de bulunmaktadır. Bu açıdan O, Ahmed Fakih ile birlikte, Anadolu Türk edebiyatında bir öncü durumundadır. 

Sultan Veled’in sistemli bir tarikat haline getirdiği Mevlevilik, Anadolu Türklüğünün yetiştirilmesinde ve terbiye edilmesinde önemli rol oynamış, Mevlevî dergâhları bir okul gibi halkın aydınlatılmasında büyük hizmetler görmüştür. Tarikatın ilk şeyhi de Hüsameddin Çelebi olmuş, 1284 yılında vefat etmesi ile yerine Sultan Veled geçmiştir. Mevlevilik zamanla yayılmış, Bursa ve Edirne başta olmak üzere, Osmanlı devleti içinde itibar görerek gelişmiş, hatta padişahların da ilgisini, yardımını ve desteğini görmüştür. 1312 tarihinde vefat eden Sultan Veled, az da olsa, gerçek manada Türkçe gazel yazan ilk şairdir. İlk olması bakımından bazı aksaklıklar bulunsa da bu şiirler edebî yönden önemlidir. O gazellerinde daha ziyade babasının etkisi altında, topluma hitap eder. Sultan Veled’in Divan’ından başka İbtidâ-nâme, Rebâb-nâme, İntihâ-nâme mesnevileri ile nesir olarak yazdığı Ma’ârif adlı eserleri vardır. Eserlerinin tamamı Farsçadır. Manzum eserlerinin toplam beyit sayısı 30.000’e ulaşan Sultan Veled’in devrinde velûd (=çok eser veren) bir şair olduğu görülür. 

1. Divan: 

Beyit sayısı yaklaşık 12700 olan, kaside, gazel, terci-bend ve rübaî gibi çeşitli nazım şekilleri yer alan bu büyük eserde otuza yakın vezin kullanılmıştır. Divan’ın gazeller bölümünde, Türkçe-Farsça-Rumca yazılmış mülemma manzumeler de bulunmaktadır. Şiirler vezinlere ayrılarak alfabetik bir sırada yazılmıştır. Divan’daki Türkçe beyitleri Veled Çelebi ile Feridun Nafiz Uzluk tarafından yayımlanmıştır (Veled Çelebi (İzbudak), Divan-ı Türki-i Sultan Veled, İstanbul 1925; Feridun Nafiz Uzluk, Divan-ı Sultan Veled, İstanbul 1941). Mecdut Mansuroğlu ise daha sonra Divan ve mesnevilerde yer alan Türkçe şiirlerin tamamını eklediği bir inceleme bölümüyle tekrar yayımlamıştır (Mecdut Mansuroğlu, Sultan Veled’in Türkçe Manzumeleri, İstanbul 1958). Sultan Veled’in Bir Gazeli ve Çevriyazısı (Sultan Veled’in manzumeleri, Mecdut Mansuroğlu, Sultan Veled’in Türkçe Manzumeleri, İstanbul 1958 ve Büyük Türk Klâsikleri, C.1, İstanbul 1985’dan.)  

 2. İbtidâ-nâme: 

Sultan Veled’in 1291 yılında yazdığı ilk mesnevisi olan ve 8760 beyitten oluşan bu eserde, 76 Türkçe beyit bulunmaktadır. Fe’ilâtün mefâ’ilün fe’ilün vezninde yazılan eserin kaynağı Mesnevî’dir. Sultan Veled bu eserinde, insanın kendisini bilmesini öğütlediği gibi, ölmeden önce ölmeyi, ölümsüzlüğe ulaşmak için Tanrı’ya bağlanmayı, aşk ateşiyle pişmeyi ve nefsin kötülüklerden nasıl arınması gerektiğini anlatır. Bunları yapabilmek için de bir mürşide (=rehbere) ihtiyaç olduğunu belirtir. İlk baskısı Tahran’da Veled- 180 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı nâme adıyla 1936’da yapılmış olan bu mesnevi, Abdülbaki Gölpınarlı tarafından Türkçeye çevrilmiştir (Sultan Veled, İbtidâ-nâme, Çev. Abdülbaki Gölpınarlı, Ankara 1976)

3. Rebâb-nâme:

 8000 beyit olan ve 1300-1301 yılında yazılan bu eser, Mesnevî vezni (=fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilün) ve etkisi ile yazılmıştır. İbtidâ-nâme ile hemen hemen aynı konular işlenen eserin ondan farkı, burada Mevlana hakkında geniş bilgi verilmesidir. Sultan Veled bu eserinde Tanrı’ya ulaşma yollarından, aşktan ve dünyanın “Hakka dost olunması” için yaratıldığından bahseder ve babasının büyüklüğüne, değerine işaret eder. Eserde 162 Türkçe beyit bulunmaktadır. 


4. İntihâ-nâme: 

8300 beyiti bulan bu eser, Sultan Veled’in üçüncü mesnevisidir. Bu da Mesnevî vezni ile yazılmış büyük bir öğüt kitabıdır. Eserde, Hak yolcularının uyanık olmaları, şeytana ve nefse uymamaları anlatılır. İntihâ-nâme, Muhyî tarafından XIV. yüzyılda aynı vezinle Mesnevî-i Veledî adıyla Türkçe manzum olarak tercüme edilmiştir. Muhyî bu eserinde dinî ve tasavvufî konuları ele almasının yanında, başta Şems ile Mevlana münasebeti ve Mevlana’nın diğer sohbet arkadaşlarına yer vermiştir.


 5. Ma’ârif: 

Farsça mensur bir eser olup, elli altı bölümden meydana gelmiştir. Eserde Senaî ve Mevlana’dan şiirlere de yer verilmiştir. Sultan Veled’in dinî, ahlâkî öğütlerinin yer aldığı bu eseri, Meliha Tarıkâhya (Anbarcıoğlu) tarafından Türkçeye çevrilerek yayımlanmıştır (Sultan Veled, Ma’ârif, Çev. Meliha Tarıkâhya, Ankara 1949). 


6. Türkçe Şiirleri:


 Divan’da 129, İbtidâ-nâme’de 76 ve Rebâb-nâme’de 162 beyit olmak üzere 367 beyiti bulan bu şiirler bir araya getirildiğinde Ahmed Fakîh’in Kitâbu Evsâfı Mesâcidi’ş-Şerîfe’si büyüklüğünde bir eser olabilecek niteliktedir. Bu şiirler, devrinin dil özelliklerini yansıtması ve Sultan Veled’in Türk edebiyatı içindeki yerini de tayin etmesi yönünden önemlidir. Divan ve mesnevilerde yer alan bu şiirlerin tamamını Mecdut Mansuroğlu, bir dil incelemesi ile sözlüğünü de vererek yayımlamıştır (Mecdut Mansuroğlu, Sultan Veled’in Türkçe Manzumeleri, İstanbul 1958). 


AHMED FAKİH 

Yapılan araştırmalara ve çeşitli görüşlere göre Türk edebiyatında birkaç Ahmed Fakih adı ile karşılaşmaktayız. Bunların birincisi Konya’da yaşayan ve 1221 yılında vefat eden Hoca Fakih veya Fakih Ahmed’dir. İkincisi 1251 yılında ölen ve Bahaeddin Veled’in öğrencisi olan Ahmed Fakih’tir. İkinci Ahmed Fakih’in hayatı, Mevlana’nın hayatı ile paralellik gösterir. Fuad Köprülü, Mecdut Mansuroğlu ve Hasibe Mazıoğlu, Çarh-nâme’nin şairi olarak bunu gösterirler. Menâkıbü’l-ârifîn adlı eserin yazarı olan Eflâkî bu iki şahsı birbirine karıştırarak ikincisini, birinci Ahmed Fakih gibi göstermiştir. 1251 yılında ölen Ahmed Fakih için torunu Seyyid Ahmed 1288 yılında ayrıca bir de türbe yaptırmıştır. İşte Eflâkî’nin bahsettiği Ahmed Fakih bu olmalıdır. 

Tasavvufî yönü bulunan ve İslamî ilimlere sahip bu şair için Yunus Emre bir şiirinde yer alan aşağıdaki beyitte, Ahmed Fakih Kutbuddin Sultan Seyyid Necmüddin Mevlana Celâlüddin ol kutb-ı cihân kanı şeklinde yer vermekte ve ona Kutbuddin demektedir. Ancak bunlardan başka XIV. yüzyılda yaşamış olan üçüncü (Karamanlı) Ahmed Fakih ile ne zaman öldüğü bilinmeyen ve Akşehir (Konya)’de mezar taşı bulunan dördüncü Fakih Ahmed de bulunmaktadır. Son araştırmalar Çarh-nâme ve Mesâcidi’ş-şerîfe’nin, dil özellikleri yönünden XIV. yüzyılda Karamanlı Ahmed Fakih tarafından yazılmış olabileceğini göstermekle birlikte, şimdilik bu konu, başka belgelere muhtaç olup tam olarak aydınlatılmış değildir. 

Edebiyat tarihleri ile farklı kaynaklarda verilen birbirinin benzeri bilgilere göre, Horasan’da doğan Hoca Ahmed Fakih, Konya’ya gelerek Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled’den fıkıh dersleri almış, bundan dolayı kendisine Fakih denmiştir. Hac için Hicaz’a giden ve Hac dönüşünde iki ay Kudüs’te kalan Ahmed Fakih, Kitâbu Evsâfı Mesâcidi’şşerîfe adlı eserinde Hicaz yolculuğunu anlatmıştır. Kaynaklara göre Ahmed Fakih’in Çarhnâme ile Kitâbu Evsâfı Mesâcidi’ş-şerîfe’den başka eseri bulunmamaktadır. Çarh-nâme, Eğirdirli Hacı Kemal’in Câmi’ü’n-nezâir adlı nazire mecmuasında yer alan, kaside nazım şekli ile yazılmış 83 beyti elimizde olan eksik bir manzumedir. Câmiü’n-nezâir’in sonundaki listeye göre 100 beyit olması gereken eserin son 17 beyti bulunan yaprağının eksik olduğu anlaşılmaktadır. Mefâ’îlün mefâ’îlün fe’ûlün vezni ile yazılmış olan Çarh-nâme, yüzyılın diğer eserlerinde görüldüğü gibi insan kaderi, insanların kardeş oldukları ve Tanrı’ya kulluk için yaratıldıkları, feleğin acımasızlığı ve dünyanın faniliği, ölümün gerçekliği gibi dinî-tasavvufî konuların işlendiği ve insanların hayatta olanlardan ibret alarak iyilik yapmaları gibi öğütlerin verildiği, öğretici yanı öne çıkan bir manzumedir. Yer yer sosyal konulara da temas edilen eserde özellikle Anadolu’da 1239 yılından sonraki kargaşa ve bölünme zamanları, insanların acımasız davranışları işlenmiştir. Aynı durum daha sonra Yunus Emre’de de görülmektedir. Câmi’ü’n-nezâir’de “Çarh-nâme-i Ahmed Fakîh der bî-vefâî-i Rûzgâr” başlığı ile verilen bu kasideyi bilim dünyasına ilk defa tanıtan ve yazarı hakkında bilgi vererek yayımlayan Fuad Köprülü’dür (M. Fuad Köprülü, Anatolische Dichter in der Seldschukenzeit II., Ahmed Faqîh, Körösi Csoma Archivum, II/1-2, 1926, s. 20-38). 

 Mecdut Mansuroğlu tarafından dönemin dil özellikleri dikkate alınarak yeni harerle yayımlanmıştır (Ahmed Fakîh, Çarh-nâme, yay. Mecdut Mansuroğlu, İstanbul 1956). Kitâbu Evsâfı Mesâcidi’ş-şerîfe, Ahmed Fakih’in ikinci eseridir. Aslı Londra, British Museum’da olan bu eser Hasibe Mazıoğlu tarafından bulunmuş ve yayımlanmıştır. Tek nüsha olan eser 347 beyitlik küçük bir mesnevidir. Çarh-nâme gibi mefâ’îlün mefâ’îlün fe’ûlün vezni ile yazılan bu eserde hece vezni ile yazılmış dörtlükler de bulunmaktadır. Yapı bakımından Kutadgu Bilig ile benzerlik gösteren eser, Türk edebiyatında yazılmış ikinci Türkçe mesnevidir. Anadolu Türk edebiyatında ise bir ilk olarak karşımıza çıkmaktadır. Kitâbu Evsâfı Mesâcidi’ş-şerîfe dil yönünden açık ve sade olup gerçekçi bir anlatıma sahiptir. Zaman zaman dünyanın geçiciliği, iyilerle arkadaş olunması ve sabrın elden bırakılmaması gibi öğütlerle dikkat çeken eserde, Peygamberin Medine’ye hicreti ve ravzası, Hazreti Ebubekir ve Hazreti Ömer’in mezarları, Mekke, Kabe’yi tavaf edişi, Hacerü’l-esved ve Harem’in özellikleri gibi konulara yer verilmiştir. Kubeys Dağı ile Hıra Mağarası’nı anlatan Ahmed Fakîh, Kudüs, Mescid-i Aksa, Kubbetü’s-sahra, Makam-ı Halil hakkında bilgi verdikten sonra Şam şehrinden övgüyle söz eder. İçerik yönünden bir çeşit seyahatname gibi görünen eseri, hacca dair yazılan ilk Türkçe mesnevi olarak da değerlendirmek mümkündür.

 XII-XIII. Yüzyıllarda Anadolu’da Gelişen Tasavvufî Türk Edebiyatı 183 Çarh-nâme’den beyitler mefâ’îlün mefâ’îlün fe’ûlün 1. Dirîgâ çarhun elinden hezârân Ki kılmışdur mu’attal bunça kârân 2. İşid imdi bu ahvâli i kardaş Çün ümmetdür biri birine ihvân 3. Yavuz sanmaya kardaş kardaşına Hakîkatdur bu sözüm bana inan 4. İşitdün ise sözüme kulak dut Gidermegil sözümi kulağundan 5. Bilür misin niçün geldün cihâna Seni kullığ içün yaratdı Sultân ... Beyitlerin düz yazı ile dil içi çevirisi 1. Bunca işi geçersiz (muattal) kılan feleğin elinden binlerce eyvâh. 2. Ey kardeş, şimdi bu olup bitenleri (ahvâli) işit, zîrâ ümmet birbirinin kardeşidir. 3. Kardeş kardeşi için kötü şey düşünmesin. Bu sözüm gerçektir, bana inan. 4 Bu sözümü işittinse kulak ver de sözümü aklından çıkarma. 5. Bu dünyaya niçin geldiğini biliyor musun? Tanrı (sultan) seni kulluk için yarattı. 

VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Özet XII-XIII. yüzyıllarda gelişen batı Türk edebiyatının Türk edebiyatı tarihi için deki yerini belirlemek Anadolu’nun Müslüman Türklerle başlayan tarihinde Türklerin daha önce yaşadıkları Doğu ve Batı Türkistan, Horasan ve İran bölgelerinde kazandıkları birikimlerin büyük yeri vardır. Aynı şekilde Anadolu, Selçuklularla yeni kimlik kazanmaya başladığında Türklerin daha önce bulundukları coğrafyalarda gelişen şiir anlayışı ve zevki de bu yeni vatana taşınmıştır. 

 Anadolu Selçuklu Devleti’ni kuran Türklerin yazı dilinin gelişmemiş olması ve edebî geleneklerinin bulunmaması, Selçuklu sultanlarının İran’ın Sasanî devri saray geleneğini örnek almaları, kimi zaman Arapçanın kimi zaman da Farsçanın resmî dil olması, Farsçanın edebî dil, Arapçanın da bilim dili olarak kullanılması sonucu Anadolu’da ilk zamanlarda Farsça ve Arapça çok sayıda eser yazılmıştır. Ancak Anadolu’da Türk nüfusunun zamanla artmasına bağlı olarak Türk edebiyatı da gelişmeye başlamış, Arapça ve Farsça eserlerin Türkçeye çevrilmesinin yanında bu dönemde ilk kez Türkçe eserler de yazılmıştır. XII-XIII. yüzyılda yazılan ilk eserlerin çoğu Arapça, Farsça ve bu dillerde yazılan eserlerden çeviri olsa da, bu dönemde Mevlana’nın ve Sultan Veled’in Farsça eserlerinde bulunan az sayıda Türkçe beyitler ve şiirler ile Ahmed Fakih yazdığı Türkçe şiirler Anadolu’da gelişen Türk edebiyatının önünü açmış, bunlardan sonra Yunus Emre, Âşık Paşa ve Gülşehrî başarılı eserler vermişlerdir. 

Bu dönemde yazılan az sayıdaki Türkçe eserler, Türk edebiyatının gelişmesine zemin hazırlamaları ve öncülük etmeleri bakımından çok önemlidir. XIII. yüzyılda Anadolu’da yaşayan şair ve yazarlar ile bunların eserleriyle ilgili değerlendirmeler yapmak Mevlana, Ahmed Fakih ve Sultan Veled, XIII. yüzyılda Anadolu’da gelişen ve batı Türk edebiyatı adı ile anılan edebiyata öncülük ederek yön veren şair ve yazarlardır. Bu yüzyılın ortalarına doğru doğan Yunus Emre’nin asıl verimli dönemi XIV. yüzyılın başlarına rast gelir. Mevlana Celaleddin-i Rumî:1207’de Horasan’ın Belh şehrinde doğan Mevlana, 17 Aralık 1273 tarihinde Konya’da ölmüştür. Şems-i Tebrizî ile tanıştığı1244 yılından sonra manevî yönden büyük değişiklik yaşayan Mevlana, Şems’in 1247 yılında Konya’dan ayrılmasından sonra kendisini şiire vermiştir. Şems’in hasretiyle Divan-ı Kebîr’i yazan Mevlana, eserinde Şems ve Hâmûş kelimelerini mahlas olarak kullanmıştır. Dîvan’ı Şems’e izafeten Dîvan-ı Şems adı ile de anılmıştır. Mevlana’nın en önemli iki eseri, her ikisi de manzum olarak yazılan Mesnevî (=Mesnevî-i Ma’nevî) ile Divan-ı Kebîr’idir. Fîhi Mâ Fîh, Mecâlis-i Seb’a ve Mektûbât ise başkalarının düzenlediği, özellikle öğrencileri ve sevenleri tarafından derlenen mensur eserlerdir. Dîvân-ı Kebîr: Gazel, terci-bend ve rübailerden oluşan Dîvân-ı Kebîr’de (=Külliyât-ı Şems) ilahî aşk, gönül derdi, sabır, hoşgörü, insanlara iyilik etmek ve yardımda bulunmanın önemi gibi konular anlatılmıştır. Dîvân-ı Kebîr, duygu yüklü ve oldukça hacimli bir eserdir. 40 binden fazla beyitten oluşan ve çeşitli yazma nüshaları bulunan eser, değişik dillere de çevrilmiştir. Dîvân-ı Kebîr, Mithat Bahari (1959) ve Abdülbaki Gölpınarlı tarafından Türkçeye çevrilmiştir (1957-1960). Dîvân-ı Kebîr’in batı dillerine yapılmış çevirileri arasında en tanınmış olanı Nicholson’un yaptığı çeviridir (Cambridge, 1898). Mesnevî: Mevlana’nın başta Kur’an’ı ve hadisleri kaynak olarak alıp tarikata mensup olanları (müritleri) ve toplumu eğitmek için yazdığı bu eserde, konunun gelişine göre Kelîle ve Dimne’den, Mantıku’t-tayr’dan hikâyelere yer verilmiştir. Ayrıca Hakim Senaî’nin Hadîkatü’l-hakîka’sından da yararlanılmıştır. Fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilün vezniyle yazılan ve yaklaşık yirmi dört bin beyit olan Mesnevî’nin hatimesini (=sonucu) Sultan Veled yazmıştır. Mesnevî’nin gerek bölümler halinde gerekse bütün olarak, Türkçe, Farsça ve Arapça değişik zamanlarda tercüme ve şerhleri yapılmış, eser çeşitli dillere çevrilmiştir. Kendinden sonra dinîahlâkî konularda yazılan çok sayıda eseri etkileyip onlara kaynaklık etmiş olan Mesnevî, yüzyıllar boyu XII-XIII. Yüzyıllarda Anadolu’da Gelişen Tasavvufî Türk Edebiyatı 185 Mevlevî tekkelerinde okutulmuştur. 

Sürurî, Sudî, Şem’î, İsmail Rüsuhî Dede, Yusuf Dede, Nahifî, Şakir Mehmed ve Mehmed Murad, Mesnevî’nin tamamını tercüme veya şerh etmişlerdir. Fîhi Mâ Fîh: “Onun içindeki odur” veya yorumla, “ne varsa onda var” anlamına gelen bu eserde, Mevlana’nın bazı sohbetleri sırasında sorulan sorulara verdiği cevaplara; tasavvuf, din, ahlak ve felsefe ile ilgili görüşlerini anlattığı, dünya, insan ve şiir anlayışından söz ettiği konuşmalarına yer verilmiştir. Mecâlis-i Seb’a: Mevlana’nın yedi vaazının yakın çevresi tarafından kaydedilip bir araya getirilmesiyle meydana gelen bir eserdir. Eserde Dîvân-ı Kebîr’den ve Mesnevî’den beyitler de bulunmaktadır. Mektûbât: Mevlana’nın devlet adamlarına, dönemin ileri gelenlerine, dostlarına ve oğullarına yazdığı 1+50 kadar mektubun toplanmasıyla meydana gelen bir eserdir. 

Mülemmaları ve Türkçe Şiirleri: Ayrı bir eser halinde olmayan ve Farsça eserleri içinde yer alan bu şiirler, bazı araştırıcılar ve ilim adamları tarafından zaman zaman yayımlanmışsa da, Hasibe Mazıoğlu tarafından topluca neşr edilmiştir(2009). Sultan Veled: 1226 yılında Lârende’de (=Karaman) doğan Sultan Veled, 1312’de vefat etmiştir. Mevlevilik, Sultan Veled zamanında tarikat haline gelmiş ve zamanla yayılmış, Bursa ve Edirne başta olmak üzere, Osmanlı devleti içinde itibar görerek gelişmiş, hatta padişahların da ilgisini çekmiş, yardımını ve desteğini görmüştür. Sultan Veled, eserlerini Farsça yazmakla birlikte az da olsa Türkçe beyitlere ve şiirlere de yer vermiştir. Bu açıdan o, Ahmed Fakih ile birlikte, Anadolu’da başlayan Türk edebiyatında öncüdür. Sultan Veled’in Farsça manzum olarak yazdığı Dîvân, İbtidâ-nâme, Rebâb-nâme, İntihâ-nâme mesnevileri ile nesir olarak yazdığı Ma’ârif, adlı eseri vardır. Manzum eserlerinin toplam beyit sayısı 30.000’e ulaşan Sultan Veled’in devrinde velûd (=çok eser veren) bir şair olduğu görülür. Ahmed Fakih: Horasan’da doğan Ahmed Fakih, Konya’ya gelerek Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled’den fıkıh dersleri almış, bundan dolayı kendisine Fakih denmiştir. Ahmed Fakih’in kaynaklarda, Çarh-name ile Kitâbu Evsâfı Mesâcidi’ş-şerîfe adlı iki eseri bulunduğu ve 1251’de öldüğü belirtilmektedir. XIII. yüzyılda Anadolu’da tasavvuf edebiyatının ortaya çıkışı ve yayılma sebepleri ile önemli temsilcilerini sıralamak 

XIII. yüzyılda Anadolu’da tasavvuf edebiyatının ortaya çıkışı ve yayılmasının başlıca sebepleri;

 a) Selçuklular döneminde Anadolu’da siyasî hâkimiyet kurmak için yapılan sürekli savaşlar, taht kavgaları ve Moğol istilâsı sonucunda düzen ve asayişin bozulmasıyla yaşama gücü oldukça güçleşen, uzun süre barış ve huzur yüzü göremeyen Anadolu halkının sığınacak bir yer araması, 

b) Böyle bir ortamda ortaya çıkan Mevlana Celaleddin-i Rumî, Sühreverdî, Ahi Evren, Muhyiddin-i Arabî ve Sadreddin-i Konevî gibi mutasavvıf şahsiyetlerin ve Horasan’dan gelen Yesevî dervişlerinin dinî ve tasavvufî görüşlerini toplumun çeşitli kesimlerinde anlatmaları ve bu görüşlerinin yer aldığı eserler yazmalarıdır. Bu dönemde eserlerin Arapça ve Farsça yazılması, bu dilleri bilmeyen Türk halkına dini ve tasavvufu kendi dilleriyle öğretme ihtiyacını doğurmuştur. Bütün bunların sonucunda Anadolu’da Türkçe ile anlatılan bir din ve tasavvuf edebiyatı ortaya çıkmıştır. Şehirde yetişmiş aydın tabaka sufileri Farsça şiirler söylerken, Anadolu’ya yayılan Yesevî, Hayderî ve Bektaşî dervişleri de Türkçeyi kullanarak tekke edebiyatının meydana çıkmasına öncülük etmişlerdir. Anadolu’da ortaya çıkan bu dinî-tasavvufî edebiyatın ilk temsilcileri, Mevlana, Sultan Veled ve Yunus Emre’dir. Mevlana, eserlerini Farsça yazmakla birlikte az sayıdaki Türkçe şiirleri ve mülemmaları ile Türk edebiyatını yönlendirmiş, onun meclisinde bulunan Hoca Ahmed Fakih (öl. 1252) de Türkçe şiirler söylemeye başlamıştır. Mevlana’nın oğlu Sultan Veled Türkçe şiir söylemede, babasına göre bir hayli ileri gitmiş, onu bu yüzyılın sonunda Yunus Emre, XIV. yüzyılda ise Gülşehrî ve Âşık Paşa gibi şairler izlemiştir. 

Hacı Mehmet KARAKAŞ

Hacı Mehmet KARAKAŞ 21.01.1988 yılında Adıyaman’ın Kâhta ilçesinin Yolaltı Askeran köyünde,  kalabalık bir çekirdek ailede, çiftçi bir baban...

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *