13 Mart 2021 Cumartesi

TÜRKLERİN ANADOLU'YA GELİŞİ İLE AÇILAN EDEBİYAT İLMİ

 Türklerin Oğuz boyları, X. yüzyıldan itibaren Sirderya, Maveraünnehir, Harezm ve Horasan bölgelerine yerleşmişler, XI. yüzyılda batıya yaptıkları göç ve akınlarla egemenliklerini Azerbaycan, Irak ve Anadolu’ya kadar genişletmişlerdir. 

Batıya yapılan bu akınlar Alp Arslan (1063-1072) zamanında giderek artmış, Şirvan’ın ele geçirilmesiyle Ermenistan ve Gürcistan’daki Bizans nüfuzu ortadan kaldırılmıştır. 1060’da Konya’ya, 1067’de Kayseri’ye, 1068’de Ammûriye’ye (=Emirdağ) ve 1070’de Hunas’a (=Honaz/Denizli) gelen Türkleri gören Bizans İmparatorluğu, bu tehlikeli durumu ortadan kaldırmak için Romen Diyojen’in komutasında büyük bir ordu hazırlamıştır. Bu ordu, önce Firigya ve Kapadokya’yı geri almış, hatta Ermenistan’ı da kurtarmaya çalışmıştır

 Alp Arslan’ın 1071 yılında kazandığı Malazgirt zaferi, Türklere bütün Anadolu yollarını açmıştır. Türkler, 1071-78 yılları arasında Sivas, Kayseri, Konya, Ankara, Alaşehir, İzmir ve Ayasluk (=Selçuk) gibi büyük merkezleri ele geçirmişlerdir. Malazgirt zaferinden sonra kalabalık topluluklar halinde Anadolu’ya yerleşmeye başlayan Türkler, üç dört yıl içinde Anadolu’nun büyük bir kısmını fethederek ilk beylikleri kurmuşlardır. Anadolu Selçukluları Malazgirt zaferinden sonra üç dört yıl içinde Anadolu’nun büyük bir kısmının fethedilmesinde önemli rolü olan Süleyman Şah, büyük bir mücadeleden sonra Bizanslılardan İznik’i alıp başşehir yaparak Anadolu Selçuklu Devleti’ni kurmuştur (1075-1080). Süleyman Şah’tan sonra oğlu I. Kılıç Arslan (1092) devletin başına geçmiştir. Kılıç Arslan’dan sonra hükümdar olan I. Mesud zamanında Konya, Niğde, Afyonkarahisar, Eskişehir, Ankara, Çankırı, Kastamonu bölgeleri ve doğuda Elbistan yöresi ile bazı yerler Selçuklu hakimiyetine girmiştir.

 I. Anadolu birliğini kendi adlarına kurmak isteyen Danişmendliler beyliği, Anadolu Selçukluları tarafından 1175’te ortadan kaldırılmıştır. Daha sonra Saltuklular 1201’de ve Mengücekler 1228’de istekleri ile Anadolu Selçuklularına katılarak Anadolu’da Türk birliğinin büyümesine ve güçlenmesine katkı sağlamışlardır. Alaaddin Keykubad dönemi (1220-1237), Anadolu Selçuklu Devleti’nin her yönden en yüksek devri olmuştur. Bu dönemde Anadolu’da siyasî birlik ve asayiş sağlanmış, toplum huzurlu bir hayata kavuşmuştur. Alaaddin Keykubad, vefatından önce gelen Moğol istilasını, -kısa bir süreliğine de olsa- akıllıca siyasî tedbirlerle geciktirmiştir.

Anadolu’da Gelişen  Anadolu’nun siyasî ve iktisadî yönlerden güçlü oluşu, büyük merkezlerde ilim ve sanat faaliyetlerinin gelişmesini sağlamıştır. I. Alaaddin Keybkubad’ın ölümünden sonra (1237) Selçuklu Devleti’nin yükseliş devri sona ermiş ve yerine geçen oğlu II. Keyhüsrev ile birlikte çöküş dönemi başlamıştır. II. Keyhüsrev’in hükümdarlık zamanında devletin sınırları, Erzurum’un doğusundan başlayarak Van gölüne inmiş, oradan Amid (=Diyarbakır) önündeki Dicle’ye, güneyde Urfa ve Ayıntab’ın (=Gaziantep) kuzeyinden geçerek Maraş’ın güneyindeki Nur dağlarına uzanmış, batıda Dalaman çayından başlayıp Denizli önünden geçerek kuzeyde Sakarya’ya ulaşmıştır. Çukurova’daki Ermeni Krallığı, Halep Eyyubî Melikliği, Artuklular, Trabzon Rum Devleti, İznik Bizans Devleti bu dönemde Anadolu Selçuklu Devleti’ne tâbi oldu. Ancak devlet maddi bakımdan güçlü olsa da manen çökmüştü. II. Keyhüsrev zamanında Malatya bölgesinde Baba İshak’ın önderliğinde çıkan ayaklanmada (1240) Selçuklu ordusu önce yenilmiş daha sonra bu ayaklanma kanlı bir şekilde bastırılarak Baba İshak öldürülmüştür. 

Azerbaycan’daki Moğol kumandanı Baycu Noyan, Anadolu’ya yürüyüp Selçuklu ordusunu Sivas’ın kuzeydoğusundaki Kösedağı eteklerinde mağlup etmiştir (1243). Bu yenilgi üzerine Moğollara yıllık vergi vermeyi kabul ederek anlaşma yoluna giden Anadolu Selçuklu Devleti, bundan sonra kendini toparlayamamıştır. Sultan II. Mesud’un 1308’de ölmesiyle birlikte Anadolu Selçuklu Devleti yıkılmıştır. Anadolu’ya Türklerin gelişi ve Selçuklular ile ilgili olarak Osman Turan’ın Selçuklular Zamanında Türkiye (İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2010) 

 Anadolu Beylikleri XIII. yüzyılın ortalarına doğru Selçuklu ordusunun Kösedağ’da Moğollara yenilmesinden sonra Anadolu Selçuklu Devleti zamanla eski gücünü ve otoritesini iyice kaybetmiştir. Anadolu Selçuklu Devleti’nin zayıaması ve Moğol baskısının zamanla azalmasından faydalanan Türkmen beyleri de bulundukları bölgelerde yavaş yavaş Selçuklularla ilişkilerini keserek bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Anadolu Selçuklularının hâkimiyetindeki topraklarda kurulan bu beyliklere Tavâif-i Mülûk veya Anadolu beylikleri denilir. Bunların çoğu Bizans İmparatorluğu’na yakın uçlarda ve kıyı bölgelerinde kurulmuştur. SelçukluMoğol idaresinin daha kuvvetli olduğu Orta Anadolu’da kurulan beylik sayısı ise daha azdır.

 Anadolu’da kurulan bu beylikler şunlardır: 

Karamanoğulları Beyliği, (Ermenek, 1256-1483),

 Lâdik (İnançoğulları) Beyliği, (Honaz/Dalaman, 1261-1368),

 Sâhip Ataoğulları Beyliği, (Afyonkarahisar, 1275-1341),

 Menteşeoğulları Beyliği, (Milas/Muğla, 1280- 1424), 

Karesioğulları Beyliği, (Balıkesir, 1297-1360),

 Germiyanoğulları Beyliği, (Kütahya, 1300-1429),

 Eşrefoğulları Beyliği, (Beyşehir/Seydişehir, XII. yüzyılın ikinci yarısı),

 Saruhanoğulları Beyliği, (Manisa, 1302-1410),

 Aydınoğulları Beyliği, (Birgi/Ayasluk (Selçuk),1308-1426), 

Alâiye Beyliği, (Alanya, 1293-1471), 

Hamidoğulları Beyliği, (Isparta, 1301- 1423), 

Dulkadiroğulları Beyliği, (Maraş, 1339-1521), 

Eratnaoğulları Beyliği, (Sivas-Kayseri, 1335-1381),

 Çobanoğulları Beyliği, (Kastamonu, 1227-1309),

 Candaroğulları Beyliği, (Kastamonu, 1292-1462), 

Pervaneoğulları Beyliği, (Sinop, 1277-1322), 

Taceddinoğulları Beyliği, (Niksar, 1348-1428), 

Kadı Burhaneddin Ahmed Beyliği, (Kayseri, 1381-1398). 


 Anadolu’nun Müslüman Türklerle başlayan tarihinde Türklerin daha önce yaşadıkları Doğu ve Batı Türkistan, Horasan ve İran bölgelerinde kazandıkları birikimlerin büyük yeri vardır. Bilim adamları, Anadolu’daki devlet ve divan geleneği, kayıt ve hesap usulleri, dinî yönelişler, edebî ve mimarî tercihlerde Karahanlı, Gazneli ve Selçukluların devlet gelenekleri ve âdetlerinin etkisi olduğuna işaret ederler. Aynı şekilde Anadolu, Selçuklularla yeni kimlik kazanmaya başladığında Türklerin daha önce bulundukları coğrafyalarda gelişen şiir anlayışı ve zevki de bu yeni vatana taşınmıştır. Dolayısıyla Anadolu’da Farsçanın ilgi görmesi, bu dilde yazılan edebî eserlerin okunması ve Farsça eserlerin yazılması doğal bir şekilde devam etmiştir 

Anadolu’ya XI. yüzyıldan itibaren gelmeye başlayan Türkler, 1071’de yapılan Malazgirt Savaşı ile buradaki varlıklarını kabul ettirmişlerdir. Zamanla bir Türk yurdu haline gelen Anadolu’da gelişen Türk edebiyatının temelinde ise, Türklerin daha önce yaşadıkları Orta Asya ve İran bölgelerinde kazandıkları birikim ve ortaya koydukları edebî eserlerin önemli yeri vardır. Türk edebiyatının Anadolu’da gelişimine geçmeden önce Orta Asya’da Türkçenin ve Türk edebiyatının genel durumuna değinmek gerekir. Türk Edebiyatı’nın Anadolu’dan Önceki Genel Durumu Türklerin Anadolu’ya gelmeden önce, İslâm medeniyetine girdikleri dönemde, dil ve edebiyatlarının gelişmiş bir durumda olduğu görülür. Bunun en bariz örneklerinden biri Kutadgu Bilig’tir. Üç binin üstünde kelime kullanılarak yazılan ve İslâm dairesine girerken Türk edebiyatında birden bire ortaya çıkan bu büyük eserde 3200 civarında kelime vardır. Bunların 360’ı Arapça, 77’si de Farsçadır. Geriye kalan 2823 kelime de Türkçedir. Karahanlılar döneminde Kutadgu Bilig gibi bir eserin birden karşımıza çıkması, 

Türk edebiyatının zengin ve büyük bir edebiyat, Türkçenin de işlenmiş, üstün ve büyük bir dil olduğunu göstermektedir. Türklerin İslâm dini ve kültürüyle karşılaşmalarından sonra Türk edebiyatında Arap ve Fars edebiyatındaki -başta Arap alfabesi olmak üzere- nazım şekilleri ve türleri, aruz vezni ve yeni kafiye sistemi ile edebî eserler yazılmaya başlanır. Bu durum ise, Türk edebiyatının zamanla zenginleşmesine ve gelişmesine katkı sağlamıştır. 

Türk şairleri, şiirde önemli bir ahenk unsuru olan aruzun hece vezni ile benzer ve ortak yönlerine dikkat etmişler; heceye yakın, özellikle on birli hece veznine uyan aruz kalıplarını tercih etmişlerdir. Ancak Türkçede uzun ünlü olmadığı için aruz vezninin uygulanması, imale ve med (=imâle-i memdûde) gibi normal ünlünün uzatılmasına yol açan durumları da beraberinde getirmiştir. Bu sebeple normal ünlüler vezin gereği uzatılmaya başlandığı gibi Arapça ve Farsçada görülen uzun ünlülerin de bazen kısa okunması (zihaf) gerekmiştir. İlk zamanlar Kutadgu Bilig gibi eserlerde açık ve anlaşılır bir dil kullanılırken, Türkçe kelimelerin (hece yapısının) aruza tam olarak uymamasından dolayı, zamanla Arapça ve Farsçadan alınan kelimeler artmıştır. Bu kelimelerin bir kısmı Türkçenin bünyesine uygun hale getirilse de sayılarının giderek artması, dilin açık ve anlaşılır durumunu ortadan kaldırmıştır. Türklerin Orhun alfabesinden sonra kullandıkları Uygur alfabesi, Karahanlılar döneminde satır altı Kur’ân tercümelerinde ve Atabetü’l-hakâyık gibi eserlerde de karşımıza çıkar. Uygur alfabesi, yazım benzerliğinden dolayı Arap alfabesine geçişi kolaylaştırmıştır.

 Alfabe çeşitliliği Selçuklu ve Gaznelilerde görülmez. Bu devletler döneminde doğrudan Arap alfabesi kullanılmıştır. Bu dönemlerde Arapça ve Farsçanın baskın çıkması ve bu dillerin kuralları oturmuş bir imlâsının olması, henüz böyle bir imkânı bulunmayan Türkçeyi ikinci plana itmiştir. Bu durum ise, Türkçe ile eser yazmayı zorlaştırmıştır. Kâtipler Arapça ve Farsçanın imlasını ve kelimelerin nasıl yazılacağını bildikleri için Türkçeye itibar etmemişlerdir. 

Karahanlı devletindeki hükümdarların dil şuurunun görülmediği bu devletlerde hükümdar, halk ve ordu Türk olduğu halde Farsça resmî ve edebî dil, Arapça da ilim dili olarak benimsenmiş, Türk hükümdarı kendi dilinde yazılan şiirlerle değil Farsça manzumelerle övülmüştür. Bütün bunlardan dolayı Türkçe eserlerin yazılmaması, bu dönemlerde Türkçenin sadece konuşma dili olarak kalmasına sebep olmuştur. Karahanlılar döneminde edebî faaliyetler, devletin yıkıldığı 1212 yılına kadar kesintisiz devam etmiştir.

 Hoca Ahmed-i Yesevî’den (öl. 1166) sonra gelen ve onun yolunu izleyen şairlerin başında yer alan Hakim Süleyman Ata (öl. 1187), Zengi Ata, Seyyid Ata ve Şeref Ata gibi sufîler Yesevilik’i devam ettirdikleri gibi Türkçe eserler de vererek halkı aydınlatmışlardır. 

XIII. yüzyılın başında Moğol istilası baş göstermiş ve Necmeddin-i Kübra (öl. 1221) gibi büyük sufîler bunlarla mücadele ederken şehit düşmüşler, ancak bunların öğrencilerinden (=dervişler) bazıları Anadolu’ya gelmişlerdir. Bu Yesevî ve Kübrevî dervişlerinin Anadolu’da Türk kültür ve edebiyatının yerleşip gelişmesinde önemli katkıları olmuştur.

 Anadolu Selçukluları Döneminde Genel Edebî Durumu Anadolu, 1071’den sonra Selçuklularla yeni bir döneme girmiştir. Türkler, yukarıda belirtildiği üzere daha önce bulundukları bölgelerde geliştirdikleri devlet ve divan geleneğinin yanında edebî birikimlerini ve şiir anlayışlarını da doğal olarak bu yeni vatana taşımışlardır. Yesevî ve Kübrevî dervişleri yanında pek çok ilim adamının da Anadolu’ya gelmesiyle Anadolu’da kültür merkezleri oluşmaya başlamıştır. 

Necmeddin-i Kübra’nın öğrencilerinden Necmeddin-i Daye Sivas’a, Baba İlyas-ı Horasanî Amasya’ya, Hacı Bektaş-ı Velî Suluca Karahöyük’e, Mevlana Celaleddin-i Rumî’nin babası Bahaeddin Veled Karaman’a gelmiştir.

 Bahaeddin Veled daha sonra I. Alaaddin Keykubad’ın daveti üzerine Konya’ya yerleşmiştir. Muhyiddin-i Arabî, Evhahüddin-i Kirmanî, Şeyh Nasuriddin Mahmud elHoyî gibi âlim ve mutasavvıar da Anadolu’ya sonradan gelmişlerdir. 

Bir fıkıh âlimi ve doktor olan Ahi Evren (1171-1262) ise, Hoy şehrinden gelerek Kayseri’ye yerleşmiştir. Ahiliğin kurulup gelişmesinde büyük emeği bulunan, İslâmî inanç ve fütüvvet ilkelerine bağlı kalarak tekke ve zaviyelerde öğrenci-hoca ilişkilerini düzenleyen Ahi Evren, gittiği yerlerde esnafı teşkilatlandırmış ve Anadolu ahilerinin başı kabul edilmiştir. Bir süre Denizli ve Konya’da bulunmuş daha sonra Kırşehir’e yerleşmiştir. 

Menâhic-i Seyfî adlı Farsça eserini Seyfeddin Tuğrul’a sunan Ahi Evren, Moğolların baskısıyla Kırşehir emiri Nureddin Caca tarafından 1262 yılında şehit edilmiştir. Ahilik ise, bundan sonra kendi yolunda ilerlemesine devam etmiştir. 

Anadolu Selçuklu hükümdarlarından I. Gıyaseddin Keyhusrev (1192-1195, 1205- 1211), I. İzzeddin Keykavus (1211-1220) ve I. Alaaddin Keykubad (1220-1237) iyi yetişmiş, ilim ve kültür yönünden dirayetli ve edebî zevk sahibi hükümdar idiler. Bunlardan I. Gıyaseddin Keyhusrev’in cihan hâkimiyetinden başka köklü bir millî tarih şuuru vardı. 

I. İzzeddin Keykavus, şair bir hükümdar olup Farsça şiirler yazıyordu. I. Alaaddin Keykubâd ise Oğuz töresine bağlı, Türkçeden başka Arapça, Farsça ve Rumca da bilen bir sultan idi. I. İzzeddin Keykavus gibi Farsça manzumeler yazan Alaaddin Keykubad, Bahaeddin Veled gibi bazı ilim adamı ve şairlere yakınlık gösterip bunları himaye etmiştir. Bu sultanın âlim, sanatkâr ve şairleri teşviki ile memleketteki ilim ve kültür hayatı gitgide canlanarak yüksek seviyelere ulaşmıştır.

XIII. yüzyılda Anadolu’da edebî faaliyetlerin Farsça eserlerle devam ettiği görülür. Bunda Genceli Nizamî (1141-1209) ve Attar gibi büyük şairlerin tesiri de vardır. Nizamî ve Attar ile XIII. yüzyılın başlarına kadar gelen bu faaliyetler, edebî zevkin ve ruh inceliğinin gelişmesinde etkili olmuştur. Ortak İslâm edebiyatı içinde yer alan bu şair ve yazarların daha sonraki yüzyıllarda Türk edebiyatı içinde, özellikle Türk tercüme edebiyatında büyük etkilerinin olduğu görülür. “Ben Farsça söylüyorum, fakat aslım Türktür” diyen ve Türk edebiyatını da yönlendiren Mevlana’nın Nizamî ve Attar’dan etkilenen şairler arasında ayrı bir yeri vardır. Mevlana’nın Anadolu’da (Konya) bulunması ve halkın Türk oluşu, onu Türkçe söylemeye yöneltmiştir. O, çok az olmakla birlikte yazdığı Türkçe şiirler ve mülemmalar ile Nizamî ve Attar’dan ayrılır. Mevlana’nın Türkçe şiir ve mülemmalar söylemesi, artık Türkçe yazma zamanının geldiğini de ortaya koyan önemli bir gelişmedir. 

Mevlana’dan sonra, onun meclisinde bulunan Hoca Ahmed Fakih (öl. 1252), Türkçe şiirler söylemeye başlamış, Sultan Veled ise, Türkçe şiir söylemede bir hayli ileri gitmiştir. Bunları, XIV. yüzyılda, Yunus Emre, Gülşehrî ve Âşık Paşa gibi şairler izlemişlerdir. Anadolu’da Türkçeye Yaklaşım ve İlk Türkçe Eserlerin Yazılma Süreci Gazneliler ve Selçuklular döneminde Arap harerinin kullanılmasına bağlı olarak gerek resmî belgeler gerekse edebî metinler Arapça ve Farsça yazılmıştır. İmla bakımından belirli bir kurala göre yazılan bu diller, Arap harerini kullananlar tarafından üstün görülmüştür. 

Arapça ve Farsça, Selçuklu’dan Cumhuriyet dönemine kadar Anadolu’da yabancı bir dil olarak da görülmemiştir. Hatta kimi zaman bu dillerin öğrenimi Türkçeden önce gelmiştir. XIII. yüzyıla girerken Arapça ve Farsçaya göre ikinci planda kalan Türkçe, edebiyat dili ve resmî dil olmada, en azından yarım yüzyıl bir kayba uğramıştır.

 Mevlana’nın Türkçe şiirleri ve mülemmaları bu devirde Türkçenin lehinde bir işaret gibi algılanmıştır. Sultan Veled de hem bundan dolayı hem de Mevlevî dergâhlarında Türkçeye ihtiyaç olduğunu fark ederek Türkçeye yönelmiştir. Ancak O, Türkçenin anlatımda kıt, işlenmeye muhtaç bir dil olduğunu da görmekte gecikmemiş ve bu durumu aşağıdaki beyitlerinde açıkça dile getirmiştir: Türk dilin bilürmiseydüm ben Söz ile bellü göstereydüm ben Kim göresin cânun içre Tanrı’yı Gösteresin kamusına Tanrı’yı Tatça aydam ne kim dilersiz siz Bulasız kimseyi ki bulduh biz Türkçe bilseydüm ben aydaydum size Sırları kim Tanrı’dan değdi bize Yukarıdaki beyitlere göre, Türkçe şiirlerini (beyitlerini) saf ve sade dille yazdığı açıkça anlaşılan Sultan Veled, halk arasında Türkçe konuşulduğu halde, edebî ve işlenmiş bir dilin (Türkçenin) olmadığından yakınır. 

 Anadolu Selçukluları döneminde Türkçe yazanların hor görülmesinden dolayı şair ve yazarların Türkçe eser yazmaktan utanıp çekinmeleri ile karşılaşılmıştır. Bu da Karahanlı devletindeki edebî faaliyetlerin zıddına olarak Türkçe işlenmiş, büyük eserlerin yazılmasını geciktirmiştir.

 Karaman Bey’in oğlu Mehmed Bey’in (öl. 1277) 13 Mayıs 1276 tarihinde “şimden girü hiç kimesne kapuda ve divanda ve mecâlis ve seyrânda Türkî dilinden gayrı dil söylemeyeler” şeklinde alınan divan kararını okuması ve bu karardan sonra Yazıcıoğlu Ali’nin Selçuk-nâme’sinden öğrendiğimize göre, “deerler dahı Türkçe yazılacaktır” şeklinde emir vermesi, Türk yazı dilinin asıl başlangıcı olmuştur. Bu kararın alındığı dönemde, gramer kuralları ve imlası gelişmiş olan Arapça ve Farsça, eğitim ve edebiyat dili olarak kullanıl- 128 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı maktadır. Anadolu’da yaygın konuşma dili olan Oğuz Türkçesinin Karahanlı Türkçesi gibi Uygur hareri ile yazılmış, devam eden bir yazılış şekli (kuralları yerleşmiş bir imlası) yoktur. 

Arapça ve Farsça Selçuklu devletinde ön plana geçmiştir. Bu diller karşısında bulunan Türkçenin henüz tespit edilmiş gramer kuralları ve yaygınlaşmış bir imlasının bulunmayışı, Türkçe eser yazmak isteyenlerin karşılaştıkları büyük bir zorluktur. Kâtipler Türkçenin imlasını bilmedikleri için çok sıkıntı çekmişlerdir. Türkçe kelimelerin yazımında çeşitlilik görülmüş, bir kelime birkaç şekilde yazılmaya başlanmıştır.

 Başlangıçta bu zorluklar görülse de Oğuz Türkçesi zamanla yazılan eserler sayesinde konuşma dili olmasının yanında yazı dili haline gelerek edebî dil özelliği kazanmıştır. Anadolu’da Türkçenin Önderleri Karaman Bey’in oğlu Mehmed Bey’in bir vezir olarak okuduğu ferman ve “deerler dahı Türkçe yazılacaktır” emri, (bkz. Yazıcızâde Ali, Tevârih-i Âl-i Selçuk, s. 832) dönemin şair ve yazarlarının Türkçe eser yazmalarında etkili olmuştur. Bu dönemde 

Türkçe eser yazanların başında Gülşehrî (öl. 1317’den sonra), Yunus Emre (öl. 1320) ve Âşık Paşa (öl. 1332) gelmektedir. İlk eseri Felek-nâme’yi Farsça yazan Gülşehrî, Mantıku’t-tayr’ı ve diğer şiirlerini ise Türkçe yazmıştır. Böylece Türkçe eser yazmada öncü durumuna gelen Gülşehrî, Türkçe eser yazanların hor görüldüğü bu dönemde, Türkçeye olan sevgi ve bağlılığını açıkça ortaya koymuş bir şairdir. Türkçeye gönül veren Gülşehrî, kimsenin Türkçe yazmaya iltifat etmediği ve Türkçe yazanların da özür dilediği bir devirde Türkçe yazmakla övünmüştür. Şairin bu özelliğini, Mantıku’t-tayr’ı ki Attâr eyledi Pârisîce kuş dilini söyledi 

"Ben bu Türkî defterin çün dürmeyem Pârisîcesi-y-ile degşürmeyem 

Anı Türkî sûretinde biz dakı Söyledük bülbül gibi

Tanrı hakı Kimse böyle tonlu söz söylemedi

 Kimse bundan yig kitâb eylemedi. " Gülşehri

 Ayrıca şair, Çün murassa’ söylene te’lîfümüz Kimseden utanmaya tasnîfümüz Değme ilmün sırrını çün söyledük Değmesinden bir risâle eyledük Çün Süleymân bülbüle kıldı itâb Kim kıla tasnîf bundan yig kitâb derken, devrin diğer şair ve yazarları gibi Türkçe yazmaktan utanıp çekinmediğini, kendisinden üstün bir kitap yazanın da bulunmadığını belirtir. Gülşehrî bundan sonra eserlerini hep Türkçe yazmış ve bu dilin büyük bir savunucusu olmuştur.

 Ahmedî (öl. 1413), Gülşehrî’nin övünmelerini tenkit eden bir şair olarak karşımıza çıkar. Anadolu’da gelişen Türk edebiyatının temelinde yer alan şairlerden biri de Yunus Emre’dir. O, Türkçeyle ilgili anlatımın kıt oluşu, gramerin tespit edilmemiş olması, işlenmemiş, soğuk ve kaba bir dil şeklindeki düşüncelerin hâkim olduğu bu yüzyılda, dilimizin gücünü keşfeden ve gönülleri aydınlatan şairdir. 

Garîb-nâme’nin yazıldığı tarihten on sene önce, 1320 yılında ölen Yunus Emre, söze büyük önem veren bir şair olup Türkçeyi gönül dili haline getirmiştir. Anlattıkları ve söyledikleri ile akılları ve gönülleri açmış, söylenecekleri en güzel şekilde dile getirmiştir. Onun söyledikleri Türkçenin anlatım gücünü zenginleştirmiş ve insanımızın gönül dünyasını açmıştır. Yunus, bunu  öz Türkçe kelimelere yüklediği yeni anlamlarla gerçekleştirmiştir. Bu bakımdan Yunus’un şiirleri okuyucuya birden bire açılmaz. Onları yorumlamak için büyük bir bilgi birikimi yanında Yunus’un dünyasını da bilmek lazımdır. O, yukarıda belirttiğimiz gibi şair ve yazarların yakındıkları Türkçedeki anlatım kıtlığını ortadan kaldıran şairdir. Yunus, ilahî aşk içinde hiç kocamadığı gibi, şiirleri de hiç eskimemiş ve hep taze kalmıştır. Risâletü’n-nushiyye ile Divan’ınında açık bir dil kullanan şairin Divan’ındaki dili, mesnevisine göre daha coşkun ve akıcıdır. Onun asıl kendini ve iç hâlini anlattığı dil, Divan’ındaki dilidir. Bu bakımdan Yunus, çağdaşlarını söyleyişte çok gerilerde bırakmıştır. Yunus’un dili sürekli parlayan, yanıp harelenen, yanardöner bir hal içinde olan akıcı ve yaldızlı bir dildir. Bu dil, halkın beğenip o zamandan günümüze kadar sahip çıktığı Türkçedir. Kısaca Yunus, asrında ve edebiyatımızda tektir ve hiç sönmeyen bir yıldız gibidir. 

Devrin Türkçe üzerine düşünen ve yeni fikirler ortaya koyan diğer büyük şairi, şiirlerini dil bilinci ile yazan Âşık Paşa’dır. Âşık Paşa, Batılı dil bilginlerinin ancak XVIII-XIX. yüzyıllarda üzerinde durdukları “dilin oluşumu/ortaya çıkışı” konularını onlardan dört beş yüzyıl önce daha geniş olarak dile getirmiştir. Bu yönüyle “genel dilbilimci” özelliği taşıyan şair, anlatımı da “dille (sözlü) anlatım” ve “kalemle (yazılı) anlatım” olmak üzere ikiye ayırmıştır. Âşık Paşa, 10613 beyti bulan ve XIV. yüzyılın en büyük mesnevisi olan Garîb-nâme’de yalnız Türkçe üzerinde değil, genel dilbilimin alt dallarından biçimbilim (=morfoloji; sözcüklerin oluşumu) içerisinde yer alan konular hakkında da görüşler ileri sürmüştür.

 Sesin ciğerden hava üzerine binerek kelimeler halinde ağızdan döküldüğünü belirten şair, ayrıca yazı ve resmin yanında bütün sanatları gözden geçirip bu sanatlarla ilgili tespitlerini “gözden giren elden çıkar” şeklinde kısa ve öz olarak ifade etmiştir. Gözleme büyük yer veren Âşık Paşa, bu eserinde, aşağıda örnek olarak verilen beyitlerde görüldüğü gibi, Türkçe ile ilgili bazı tespit ve görüşlerine de yer vermiştir. 

Kim alursa bu kitâbı yâdına 

İre cümle ma‘ninün bünyâdına 

Gerçi kim söylendi bunda 

Türk dili İlla ma‘lûm oldı ma‘nî menzili 

Çün bilesin cümle yol menzillerin Yirmegil sen

 Türk ü Tâcik dillerin

 Kamu dilde var-ıdı zabt u usûl

 Bunlara düşmiş idi cümle ukûl

 Türk diline kimsene bakmaz-ıdı 

Türklere hergiz gönül akmaz-ıdı 

Türk dahı bilmez idi ol dilleri İnce yolı ol ulu menzilleri 

Bu Garîb-nâme anın geldi dile 

Kim bu dil ehli dahı ma‘nî bile 

Türk dilinde ya‘ni ma‘nî bulalar 

Türk ü Tâcik cümle yoldaş olalar 

 Yol içinde birbirini yirmeye

 Dile bakup ma‘niyi hor görmeye 

Tâ ki mahrûm kalmaya 

Türkler dakı Türk dilinde anlayalar ol 

Hak’ı Kamu dilde var-durur ma‘ni sözi 

Görene gizlü degül ma‘nî yüzi 

Ma‘ni ehli ma‘ninün kadrin bilür

 Kanda kim bulsa ana rağbet kılur 

Çok acâyib çok garâyib kimseler 

Söylenür dilde neler vardur neler

 Ma‘niyi bir dilde sanman siz hemân 

Cümle diller anı söyler bî-gümân

 Cümle dilde söylenen ol söz-durur 

Cümle gözlerden görenler göz-durur

                                                     Âşık Paşa

 Türkçenin Arapça ve Farsça gibi dillerden farkı olmadığını, her dilin mutlaka doğruyu, güzeli ve gerçeği (Hakk’ı) anlattığını belirtmiştir. Türkçeye hor bakılmasından yakınan Âşık Paşa, her dilin kayıt altına alındığını, gramer kurallarının tespit edilip sözlüklerinin yazıldığını, ancak Türkçe üzerinde kimsenin çalışmadığını üzülerek ifade eder. Türklerin dilbilimini bilmediklerini ve kendi dilleri üzerinde çalışmadıklarını vurgulayan Âşık Paşa, Türkçeye büyük hizmette bulunan, dilimizin ve milletimizin eksik taraarını görüp ikaz ederek devrinde Türkçeye ilk sahip çıkanlardan biridir. Her şeyden önce onda bir “dil” ve “gramer bilinci” vardır. O, bu şuura diğer dilleri inceleyerek ulaşmış ve Türkçeyi bu açıdan değerlendirmeye çalışmıştır. 

Türkçenin en önde gelen eserleri arasında bulunan Garîb-nâme’si ise, Türkçe üzerinde çalışmak isteyenler için hazine değerinde bir malzemeye sahiptir. Türkçe, Karahanlı dönemi hariç, yönetim Türk hakanında ve Türk milletinde olduğu halde, iki yüz yıla yakın bir zaman Arapça ve Farsça karşısında geri planda kalmıştır. Edebî ve resmî dil hep Farsça olmuştur. Arapça ise, din ve bilim dili olarak Farsçadan üstün tutulmuştur. Bu durum XIII. yüzyılın ortalarına kadar sürmüş, ancak bundan sonra halkta bir uyanış başlamıştır. Türk halkı Arapça ve Farsça gibi anlamadığı dillerde değil kendi anladığı dilde kitapların yazılmasını istemiştir. Toplumun bilginler ve edebiyatla uğraşanlardan Türkçe eserler yazmaları yönündeki bu talepleri giderek artmıştır. Her yönü ile Türk olan bir devlette Türkçenin garip hali, XIV. yüzyılın bilgin ve edipleri yanında beylerini de harekete geçirmiştir. 

Germiyanoğulları, Aydınoğulları ve İsfendiyaroğulları beylikleri ile beylik olarak kurulan ve zamanla büyük bir devlete dönüşen Osmanlıda daha kuruluşundan itibaren Türkçeye büyük önem verilerek şair ve yazarların Türkçe telif veya tercüme eser yazmaları teşvik edilmiştir. Anadolu beyliklerinde ve Osmanlıda Türkçeye verilen önemle birlikte toplumda Türkçe eserlere olan talep, Âşık Paşa, Yunus Emre, Gülşehrî, Tursun Fakih ve Şeyyad Hamza gibi şair ve yazarların daha XIV. yüzyılın başında dil bilinci ile eser vermelerinin önünü açmıştır. Türkçe telif ve tercüme eserlerin yazılması, bu asırdan itibaren sonraki yüzyıllarda artarak devam etmiştir. 

Anadolu’da Yazılan İlk Türkçe Eserler Anadolu’ya yerleşen Türklerin büyük bir kısmı Oğuz Türkleri olduğu için, burada konuşulan dilin temelini, yukarıda da belirttiğimiz gibi Oğuz lehçesi oluşturmuştur. Oğuzlar dışındaki Türk topluluklarının hem sayılarının az olması hem de Oğuz Türkçesine yakın bir dil konuşmalarından dolayı Oğuz lehçesi, Anadolu’da büyük bir değişikliğe uğramamış, zamanla gelişerek “edebî dil” hâlini almıştır.

 XII-XIII. yüzyıllarda, eski Türk destanları, Dede Korkut hikâyeleri ile Ebu Müslim ve Battal Gazi gibi Müslüman kahramanların etrafında gelişen menkıbeler, Anadolu’yu Türkleştirmek ve İslamlaştırmak için büyük mücadele veren Oğuz boyları için önemli manevî güç kaynağı olmuştur.

Anadolu, bu yüzyıllarda Türklerin dinî-menkıbevî destan edebiyatı geleneklerini sürdürdükleri uygun bir ortam hâline gelmiştir. Bunun sonucunda XIII. yüzyılda Anadolu’da Dânişmend-nâme, Battal-nâme, Ebû Müslim gibi dinîtarihî, menkıbevî destanlar ortaya çıkmıştır. Destancı ozanlar ile Anadolu ve Rumeli’nin fethinde önemli rolü olan alp eren denilen veliler, Türk halkına manevî güç vermelerinin yanında eski dönemlerin inanç ve geleneklerinin İslâmî bir şekle dönüştürülerek yaşatılmasında önemli katkıda bulunmuşlardır.

 Bizanslılara karşı savaşmış Müslüman bir Arap kahramanı olduğu ileri sürülen Battal Gazi etrafında meydana getirilen Battal-nâme; Danişmend Ahmed Gazi’nin kahramanlıklarının menkıbe ile karışık olarak anlatıldığı Dânişmend-nâme, Anadolu’nun fethi sırasında Türk gazilerini cesaretlendirmek için oluşturulmuş destanî halk hikâyeleridir. Fetihler sırasında orduda savaşan, savaş sonrasında köy köy dolaşarak destanlar ve şiirler okuyup hikâyeler anlatan ozanların meydana getirdiği sözlü edebiyat geleneğine ait bu verimler, Anadolu’nun ilk devirlerinde halkın edebî eserlere olan ihtiyacını karşılamıştır. XIII. yüzyılın ortalarından itibaren Anadolu’da bağımsızlıklarını ilan etmeye başlayan beyler, Selçukluların aksine, Arap ve Fars kültürüne fazla ilgi göstermemişler, geleneklerine ve kendi dillerine önem vererek yaptıkları savaşlar ve siyasî mücadeleler sırasında bile ilim adamlarını, şairleri, edipleri ve sanatkârları korumuşlardır.

 Bazı Türk beyleri, Arapça ve Farsçayı iyi bilmelerine rağmen Türkçe yazmayı tercih etmiştir. Bütün bunlardan dolayı Anadolu’da beylikler dönemi, Türk dili ve edebiyatı için verimli bir sürecin başlamasını sağlamıştır. Bunun sonucunda çeşitli konularda telif ve tercüme yüzlerce eser yazılmıştır. Daha sonra, beylikler dönemi Türk dili ve kültürü üzerinde kurulan Osmanlının yükselişi ile birlikte bu dönemin Türkçesi (=Batı Oğuzcası) de gelişerek klâsik eserlerin verildiği bir edebiyat dili hâlini almıştır.

 Fuad Köprülü, Ahmed Fakih’in Çarh-nâme’sini, Anadolu’da, XIII. yüzyılda yazılan ilk Türkçe eser olarak kabul etmiştir. Ancak, Köprülü’den sonra Ahmed Fakih ve eserleri üzerine yapılan çalışmalara göre, Ahmed Fakih adını taşıyan farklı yüzyıllarda yaşamış değişik kişilerin varlığı ve bunların birbirine karıştırıldığı da söz konusudur. Gülşehrî’nin XIV. yüzyıl başlarında yazdığı Mantıku’t-tayr’ında kendisinden önce yazıldığını haber verdiği, yazarı bilinmeyen manzum bir Şeyh San’ân Kıssası ile Şeyyad İsa’nın Salsal-nâme ve İbni Alâ’nın Selçuklu Sultanı İzzeddin Keykavus’un emriyle yazdığı Dânişmend-nâme, Anadolu Selçukluları devrinde yazıldığı hâlde bugün elimizde bulunmayan Türkçe eserlerdir. Fuad Köprülü’nün XIII. yüzyılda yazıldığını belirttiği Salsalnâme, bir kahramanlık hikâyesi olup, Salsal adlı bir devin Hz. Ali ile yaptığı savaşta yenilerek yok olduğunu ihtiva etmektedir. Bu hikâyede anlatılanlar, daha sonra çeşitli şairler tarafından da yazılmıştır.

 Anadolu’da XIII. yüzyılda yazıldığı bildirilen yukarıdaki eserleri, XIV. yüzyılda Yunus Emre’nin Divan’ı ile Risâletü’n-nushiyye’si, Gülşehrî’nin Mantıku’t-tayr’ı ve Âşık Paşa’nın Garîb-nâme’si ile Tursun Fakih’in Gazavât-ı Bahr-ı Ummân ve Sanduk adlı eseri takip eder.

 Nasreddin Hoca (öl. 1284), XIII. yüzyılda Selçuklular devrinde yaşamış Türk mizahının büyük bir temsilcisidir. Onun hakkındaki yetersiz ve rivayetten öteye gitmeyen bilgilerden dolayı tarihî kişiliğini tespit etmek güçtür. Bugüne kadar yapılan çalışmalara göre Nasreddin Hoca, Sivrihisar’ın Hortu köyünde doğmuş, babasının ölümünden sonra Akşehir’e gitmiş ve orada ölmüştür. Fıkralarına göre Nasreddin Hoca, toplumun her kesimindeki insan tipinin temsilcisi olup kimi zaman kadılık ve müderrislik yaptığı görülür. Nasreddin Hoca, bazen ciddî geçim sıkıntısı çeken saf bir insan olarak karşımıza çıksa da o, daima sergilediği hazır cevaplılığı ile Türk zekâsının, nükte ve mizah gücünün millî bir sembolü olmuştur. Nasreddin Hoca fıkraları, Osmanlı devleti idaresinde yaşamış milletler arasında, özellikle Balkanlarda çok yayılmış ve birçok yabancı dile de çevrilmiştir. Ayrıca bu fıkraların şerhleri de yapılmıştır. 

Karışık Dilli Eserler XII. yüzyıldan itibaren Doğu ve Batı Türkleri arasında yeni ve birbirinden farklı yazı şiveleri meydana gelmeye başlamıştır. Türkistan’da Hoca Ahmed-i Yesevî (öl. 1166) ve onun takipçilerinden Hakim Süleyman Ata (öl. 1187), Zengi Ata (XIII. yy.) ve Seyyid Ata (öl. 1302) veya Şeref Ata (XIII. yy.) gibi sufîler Doğu Türkçesiyle eserler yazmışlar, ancak o dönemde yaşanan çeşitli sosyal ve siyasî olaylardan dolayı günümüze fazla edebî eser ulaşmamıştır. 

Anadolu’da yazılan ilk eserlerin büyük bir kısmının Farsça ve Arapça olması, XI-XIII. yüzyıllar arasında, Oğuz Türkçesinin yazılı eserlerde yer almadığı düşüncesini doğurmuştur. Bu görüşe göre Oğuz Türkçesi, Anadolu’ya gelen göçebe Oğuzların ancak XIII. yüzyılda başlayan çabaları ile kurulabilmiş bir yazı dilidir. 

Oğuz Türkçesinin XI. yüzyılın ikinci yarısındaki dil yapısı hakkında en sağlıklı bilgiyi veren Kâşgarlı Mahmud’un Dîvanü Lügati’t-Türk’üdür. Bu eserde verilen bilgilere göre, XI-XIII. yüzyıllar arasındaki Oğuz Türkçesinin Karahanlı yazı dili özellikleri ve bir dereceye kadar da Kıpçak Türkçesi özelliklerinin karışmasından meydana gelmiş, geçiş dönemine özgü karışık bir dil olduğu görülmektedir. Türkçenin Orta Türkçe Devri içinde yer alan bu dönemde, kimi eserlerin dili her iki bölgeye ait dil unsurlarını bir arada taşımıştır.

 Oğuz Türkçesinde görülen Karahanlı-Harezm Türkçesine ait ortak özellikler, XIII. yüzyılın sonlarında azalmış ve bu Türk şivesi giderek bir “edebî dil” özelliği kazanmıştır. Haliloğlu Ali’nin 1303’te hece vezniyle ve dörtlüklerle yazdığı Kıssa-i Yûsuf adlı eseri ile Fahreddin bin Mahmud İbni’l-Hüseyn’in yazdığı Behçetü’l-hadâyık fi-Mev’izeti’lhalâyık, 

XIII. yüzyılda yazılan karışık dilli -hem Doğu Türkçesi hem eski Anadolu Türkçesi özellikleri bulunduran- Türkçe eserlerdir. Tam adı ve künyesi Fahreddin bin Mahmud ibni’l-Hüseyn ibni Mahmud et-Tebrizî olan yazar, Behçetü’l-hadâyık (=Behçetü’l-hadâ’ik) adlı eserini bugün Kayseri’ye bağlı ve eski adı Karahisar-ı Develi olan Yeşilhisar’da yazmıştır. Müellif eserini 1270 yılında yazmaya başlamış ve 1286 yılında bitirmiştir. Bu durumda Behçetü’l-hadâyık fî-Mev’izeti’l-halâyık, on üçüncü asrın son çeyreğinde, on altı yılda yazılan bir eser olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu eser, baştan sona kadar nesir olmayıp içinde yeri geldikçe anlatılan konu ile ilgili manzumelere de yer verilmiştir. Eserde şiirle ilgili olarak; kıta, kaside, mesnevi, şiir, beyit, ebyât, rubai gibi nazım şekilleri ve edebiyat terimleri zikredilmiştir. Zikredilen bu tabir ve ıstılahlar, genellikle şiir veya manzume anlamında kullanılmıştır. 

Sadettin Buluç’a göre; İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi tarafından bir faksimilesi de hazırlanan Behcetü’l-Hadaik, isminden de anlaşılacağı üzere, dinî-ahlaki mensur bir öğüt kitabıdır. 41 meclisten oluşan eser, Receb, Şaban ve Ramazan ayları ile Bayram ve  Aşure’nin fazileti, Hz. İbrahim, Yakub ve Musa aleyhisselamın vefatı ve Yusuf kıssası gibi konuları ihtiva etmektedir. 

Her meclis, ayet ve hadislerin yer aldığı ve birbirine geçmiş olay ve hikâyelerden oluşmaktadır. Ayrıca eserde yer yer ve ait olduğu konuyla ilgili bir takım kaside, mesnevi, kıta ve beyitler de yer almaktadır. Dinî bir karakter taşıyan bu nazım parçaları, sade ve donuk ifadeleriyle, Hoca Ahmed Yesevî’ye izafe edilen Dîvan-ı Hikmet’teki sofiyane manzumeleri andırmaktadırlar. Eserde, Türkçe şiirlerin yanında, dinî mahiyette Arapça ve Farsça şiirlere de yer verilmiştir. Kütüphane kataloğuna nazaran, bir vakitler 500 sayfadan ibaret olan nüshadan, elimizde bugün ancak 353 sayfa kalmıştır. Behcetü’l-Hadaik’teki şiirlerde, daha çok kafiye ile ses tekrarları dikkat çekmektedir. Tespit edilen kafiye, vezne uysa da uymasa da yazılan manzume şiir olarak telakki edilmiştir. Her konuda yazılan şiirlerde hece ve aruz vezni kullanılmıştır. Bunlarda belli bir tutarlılık olmayıp keyfilik hâkimdir. Böyle olmasına rağmen, bu şiirlerin XIII. asır Türk şiiri için büyük değeri vardır. Yazarın şiir bilgisi içinde eski Türk şiirinden gelen hususlar olduğu gibi, bizim de gerek hece, gerekse aruz üzerinde nazım ve şiirle ilgili ulaşamadığımız bilgiler de olabilir. Bundan dolayı Behcetü’l-Hadaik’te geçen şiirler üzerine derin ve geniş bir inceleme yapılması gerekmektedir. Şeyh Ali b. Muhammed’in 1303’te istinsah ettiği Behcetü’l-hadâ’ik, Arapça ve Farsça bilmeyen vaizlerin isteği üzerine, Arapça ve Farsça çeşitli vaaz kitaplarından faydalanılarak yazılmış, XI. yüzyıl Türkçesi ile XIII. yüzyıl Anadolu Türkçesi arasında köprü vazifesi gören bir eserdir. 

Şeyyad Hamza’nın Mecmû’atü’n-nezâ’ir’de bulun bir gazelinde de Doğu Türkçesi özellikleri bulunmaktadır. Bu durum da, Anadolu’ya birbiri arkasından gelen Oğuzlar ve diğer Türk boyları vasıtasıyla, Doğu Türkçesinin yazı geleneği ile Anadolu’da gelişen dil ve edebiyat arasındaki bağların sürdürüldüğünü göstermektedir. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Hacı Mehmet KARAKAŞ

Hacı Mehmet KARAKAŞ 21.01.1988 yılında Adıyaman’ın Kâhta ilçesinin Yolaltı Askeran köyünde,  kalabalık bir çekirdek ailede, çiftçi bir baban...

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *