13 Mart 2021 Cumartesi

SELÇUKLU DÖNEMİ TASAVVUF

 Selçukluların siyasî hâkimiyet kurmak amacıyla yaptığı sürekli savaşlar, taht kavgaları, Moğol istilâsı ve ardından Moğollara ödenen ağır vergiler sonucunda düzen ve asayişin bozulması üzerine yaşama gücü oldukça zorlaşan Anadolu halkı, uzun süre barış ve huzur yüzü görememiştir. 

Böyle bir ortamda ortaya çıkan

 Mevlana Celaleddin-i Rumî (öl. 1273), 

Sühreverdî (öl. 1234), 

Ahi Evren (öl. 1261), 

Muhyiddin-i Arabî (öl. 1240) 

 Sadreddin-i Konevî (öl. 1274) 

gibi mutasavvıf şahsiyetler, Farsça ve Arapça yazdıkları eserlerle, okumuş çevrelerde tasavvufu yaymışlardır. Bunların yanında Anadolu’ya Horasan’dan gelen Yesevî dervişleri dinî, tasavvufî düşünceleri halk arasında yayarak onları ilahî aşkın huzuru ile rahatlatmaya çalışmışlardır.

 Bunun sonucunda hem şehirlerde oturan halk hem de göçebe Anadolu insanı, manevî güç bulduğu tasavvufa yönelmiş ve tekkelerin etrafında toplanmıştır. XIII. yüzyılda tekkelerin yaygınlaşmasını sağlayan siyasî ve sosyal gelişmelerin yanında Arapça ve Farsça ile İslam kültürünü iyi öğrenmiş aydınların bulunması, Anadolu’da dinî-tasavvufî edebiyatın başlayıp gelişmesini ve bu edebiyatın önemli temsilcilerinin yetişmesini sağlamıştır. Bu dönemde ilmî eserlerin Arapça ve edebî eserlerin de Farsça yazılması, bu dilleri bilmeyen Türk halkına dini ve tasavvufu kendi dilleriyle öğretme ihtiyacını doğurmuştur. Bütün bunların sonucunda Anadolu’da İslamiyeti Türkçe olarak anlatan bir dil ile buna dayalı bir tasavvuf edebiyatı ortaya çıkmıştır. 

Şehirde yetişmiş aydın tabaka sufileri Farsça şiirler söylerken, 

Anadolu’ya yayılan Yesevî, Haydarî ve Bektaşî dervişleri de Türkçeyi kullanarak tekke edebiyatını meydana getirmişlerdir. 

Anadolu’da ortaya çıkan bu dinî-tasavvufî edebiyatın ilk temsilcileri, 

Mevlana, Sultan Veled ve Yunus Emre’dir. 

Mevlana, eserlerini Farsça yazmakla birlikte az sayıdaki Türkçe şiirleri ve mülemmaları ile Türk edebiyatını yönlendirmiş, onun meclisinde bulunan 

Hoca Ahmed Fakih (öl. 1252) de Türkçe şiirler söylemeye başlamıştır. 

Mevlana’nın oğlu Sultan Veled Türkçe şiir söylemede bir hayli ileri gitmiş, 

Yunus Emre, Gülşehrî, Âşık Paşa, Elvan Çelebi ve Şeyyad Hamza gibi şairler onu  izlemiştir.

 MEVLANA CELALEDDİN-İ RUMΠ

Mevlana’nın ataları, bugün Afganistan’ın kuzeyinde ve Özbekistan sınırına yakın bir bölgede bulunan Belh şehrinde yaşamaktaydı. Mevlana’nın doğduğu bu şehir, Horasan’ın önemli merkezlerinden biriydi. Horasan, bugünkü sınırlara göre Türkmenistan’daki Merv, İran’daki Nişabur ve Afganistan’daki Herat ve Belh şehirlerinden oluşmaktaydı. İslam öncesine yakın asırlardan itibaren Türklerin hâkimiyetinde bulunmuş olan bölge, VIII. asrın başlarından Moğol istilasının yaşandığı 1220 yılına kadar Türk, Fars ve Arap çevrelerin buluştuğu ve İslamiyetle kaynaştığı önemli bir merkezdi. Belh ve çevresi, uzun süre Gazneliler (963-1186) ile Selçukluların (1038-1194) idaresinde kalmış, 1198’de Gurlular’ın ve 1206’da Harezmşahlar’ın hâkimiyetine girmişti. Belh’in kuzeyindeki bölgeler ise Karahanlıların (992-1211) etki alanı içerisindeydi. Ailenin Horasan’dan hareketle dolaştığı bölgelerde Harezmşahlar, Abbasî Halifeliği (750-1258), Eyyubiler (1171-1252), Mengücüklüler (yıkılışı 1228) ve sonuçta vardığı Konya’da ise Anadolu Selçukluları hâkim durumdaydı.

 Mevlana’nın babası, Hüseyin oğlu Sultânu’l-ulemâ Bahaeddin Muhammed, Belh şehrinde âlim ve arieriyle meşhur bir ailedendi ve büyük bir üne sahipti. Annesinin adı Mümine Hatun’dur. 1207’de Horasan’ın Belh şehrinde doğan Mevlana’nın asıl adı Muhammed olup bütün kayıtlara göre babası da aynı adı taşımıştır. Babası Sultânü’l-ulemâ lakabı ile anılan ve dönemin tanınmış âlimlerinden Muhammed Bahaeddin Veled’dir. Mevlana’nın lakabı Celaleddin’dir. Dedesi Hüseyin’in lakabı da Celaleddin idi. İslam dünyasında hürmet belirtmek için önemli kişilerin isimlerinin önünde kullanılan “efendimiz” anlamındaki “Mevlana” lakabı, Mevlana Celaleddin Muhammed’le birlikte özel bir isme dönüştü. Hüdâvendigâr, Hünkâr, Hazret-i Mevlana, Mevlevî, Şeyh, Mollâyı Rumî, Rumî ve Hazret-i Pir lakap ve unvanları da Mevlana için kullanılmıştır. “Hazret-i Mevlana” ve “Hazret-i Pir” gibi saygı hitapları, Mevlevî çevrelerinde ve Anadolu’da daha çok tercih edilmiştir. Bugün İran ve Pakistan’da “Mevlevî”, Batı’da “Rumî”, onun için kullanılan lakaplardır. Doğduğu şehre nispetle Belhî (Belhli) sıfatı, bilhassa ilk kaynaklarda babası ve kendisinin adlarının yanında yer almaktadır. Mevlana çocukluk döneminin dışındaki yıllarının hemen tamamını, önceki asırlardaki isimlendirmeyle “Diyâr-ı Rûm”da geçirdiği ve bu bölgedeki Konya’yı vatan edindiği için “Rumî” (Rum ülkesinden; Anadolulu) sıfatıyla anılmıştır. Bunların yanı sıra vatan edindiği şehre işaret etmek üzere XIII. asırdan itibaren Konevî (Konyalı) sıfatı da adıyla birlikte birçok eserde yer almıştır. 

Mevlana çocukluk veya ilk gençlik yıllarındayken, Belh’te ve çevresinde siyasî istikrar bozulmuştu. Bunun üzerine babası Bahaeddin Veled 1219 yılı civarında Belh’ten ayrılmayı gerekli gördü. Çünkü Belh şehrinin Moğollar tarafından istila edildiği 1220 yılında Arabistan’a doğru yol almaktaydılar. Belh’ten ayrılan Bahaeddin Veled, önce Nişabur’a gelmiştir. Burada devrin büyük sufîlerinden Feridüddin Attar ile görüşmüştür. Attar, bu görüşmede Esrâr-nâme’sini, bir rivayete göre de Mantıku’t-tayr adlı eserini Muhammed Celaleddin’e hediye etmiştir. Daha sonra Bağdat’a ulaşan Bahaeddîn Veled, bir müddet sonra hac için Hicaz’a gitmiştir. Hicaz’dan Şam yoluyla önce Malatya’ya sonra Erzincan’a, oradan da Larende’ye (Karaman) gelmiş ve yedi sene burada kalmıştır. Ailenin Karaman’da yedi yıl kadar süren ikameti esnasında Mevlana’nın annesi Mümine Hatun ile ağabeyi Alaeddin Muhammed vefat etti. Kabirleri bugün Karaman’da Mâder-i Mevlana (Aktekke) Camii’nin içindedir. Bahaeddin Veled ailesiyle birlikte, bazı rivayetlere göre Sultan Alaaddin Keykubad’ın ısrarlı davetleri üzerine, 1228’de Karaman’dan gelerek Selçuklu devletinin başkenti Konya’ya yerleşti. Altuniye medresesinde hocalık yapan ve vaazları ile çevresinde saygınlık kazanan Bahaeddin Veled, 85 yaşındayken Konya’da 1231 yılında vefat etti. Bahaeddin Veled, on yedi veya on sekiz yaşındaki Mevlana’yı Karaman’da 1225 yılında kafilenin üyelerinden Semerkantlı Lala Şerefeddin’in kızı Gevher Hatun’la evlendirdi. Mevlana Celaleddin Muhammed’in hayatı boyunca üç oğlu ve bir kızı oldu. Büyük oğlu Bahaeddin Muhammed Sultan Veled (1226-1312) ile ondan bir veya iki yaş küçük oğlu müderris Alaeddin Muhammed’in (öl. 1262) anneleri, Semerkantlı Şerefeddin’in kızı olan  Gevher Hatun’dur (öl. Karaman’da 1229’dan önce). Diğer oğlu Selçuklu sarayında hazinedarlığa kadar çeşitli görevlerde bulunan Muzaerüddin Emir Âlim (öl. 1277) ve kızı Melike Hatun’un (öl. 1306) anneleri ise, Gevher Hatun’un vefatından sonra evlendiği Konyalı Kira Hatun’dur (öl. 1292). 

Mevlana’nın çocuklarının kabirleri, kendisinin ve babasının yanlarında, aynı türbe içinde bulunmaktadır. İlk eğitimini babasından alan Mevlana, ciddi bir tahsil görmüş ve tasavvufî bir terbiyeden geçmiştir. Belh’ten Anadolu’ya gelirken uğradıkları Şam’da Muhyiddin-i Arabî, Sadeddin-i Hamavî, Osmanü’r-Rumî, Necmeddin-i Kübrâ’nın müridlerinden olan Evhadüddin-i Kirmanî ve Sadreddin-i Konevî gibi sufîlerle sohbet etmiş, onlardan dersler almıştır. 

Arapça ve lugatla ilgili ilimler başta olmak üzere, fıkıh, hadis ve tefsir gibi ilimleri tahsil ederek zamanın önde gelen âlimleri arasında yerini alan Mevlana, yukarıda adı geçen bilginlerden başka yine Şam’da iken Mevlana Kemaleddin bin Adim’den de ders almıştır. Babası vefat ettiğinde 24 yaşında olmasına rağmen medresede onun yerini alması uygun görülmüş, ama o yine de tahsiline devam etmiştir. Mevlana, babası hayattayken 1221-1228 yılları arasında eğitimini tamamlamak için Halep ve Şam’a gitmiştir. Ancak 1225 yılında Karaman’da evlendiği ve sonrasında art arda iki çocuğunun dünyaya geldiği gözden uzak tutulmamalıdır. Daha sonra babası Bahaeddin Veled’in öğrencisi olan Seyyid Burhaneddin-i Tirmizî, Mevlana’ya tasavvua ilgili bilgileri öğretmiş ve onun düşünce dünyasının şekillenmesinde etkili olmuştur. Seyyid Burhâneddin-i Tirmizî’nin 1240 yılında Kayseri’ye dönüşünden sonra Mevlana, Konya’da dersler vermiş ve onun tavsiyesi üzerine yeniden Şam ve Haleb’e giderek eğitimini tamamlayıp Konya’ya dönmüştür. Mevlana, Seyyid Burhâneddin-i Tirmizî’nin ölümünden sonra içine kapanarak çevresinden kopmuş ve yalnız kalmayı tercih etmiştir. Onun bu hâli, Şems-i Tebrizî ile karşılaştığı 1244 yılına kadar devam etmiştir. 

Mevlana’nın hayat hikâyesinde Tebrizli Şems’in özel bir yeri vardır. Karşılaşmaları ve birbirlerine olan sevgileri etrafında çok şeyler anlatılmış ve yazılmıştır. Kaynaklarda Konya’daki karşılaşmalarıyla ilgili farklı rivayetler vardır. Bunlarda zihinsel bir genişleme ve ruhsal bir etkileşim söz konusudur. Ayrıca bu rivayetlerde tasavvufî ve şairce anlatımın önemli bir yeri vardır. Şemseddin Muhammed-i Tebrizî, Konya’ya ilk olarak 29 Kasım 1244’te gelmiştir. Şems ile tanışmasından sonra, Mevlana’nın maneviyatı üzerinde büyük değişiklik meydana gelmiş, onun eski sufiyane anlayışlarında değişiklikler olmuştur. Hatta yalnız Şems’in dostluğu ile yetinmeye başlamıştır. Mevlana’nın yalnız Şems’in varlığı ve dostluğu ile yetinmesi ve aralarındaki samimiyet, Mevlana’nın öğrenci ve müritlerinde, kendileriyle önceki gibi ilgilenilmediği için büyük hoşnutsuzluğa ve Şems’ten yakınmalarına sebep oldu. Bunun üzerin Şems, 11 Mart 1246’da Konya’yı terk ederek Şam’a gitmiştir. On altı ayı biraz aşan bu zaman diliminde, aralarında gerçekleşen anlaşma ve sevgiden sonra bu ayrılış Mevlana’yı son derecede etkiledi. İlgi ve himaye bekleyen müritler, yaptıklarından pişman olup çare aradılar. Onu aramaya giden Sultan Veled’le 15 ay kadar sonra Şam’dan birlikte geri döndüler. Ancak beraberlik uzun sürmedi. Daha sonra Mevlana’nın ortanca oğlu ile Şems arasında eskiden beri devam eden karşılıklı nefret, bu defa Şems’in sessizce ve kesin olarak 1247-1248 yılı içerisinde Konya’dan ayrılmasına sebep oldu. Şems, gelişmeler üzerine Sultan Veled’e “Bu sefer öylesine bir gitmek istiyorum ki, hiç kimse benden bir nişan bile bulamayacak.” demişti. Şems’i aramaya çıkan Mevlana, Şam’a, bazı rivayetlere göre ise Tebriz’e kadar gidip gelmişse de ondan haber alamamıştır (Köprülü 2003: 270). 

Şems’den ayrılmanın üzüntüsüyle kendisini daha fazla şiire veren Mevlana, bu hasretle 48 bin beyti bulan Divan-ı Kebir’i yazmaya başlamıştır. Şems’e olan sevgisinden eserinde Şems ve Hâmûş kelimelerini mahlas olarak kullanmıştır. Divan’ı, Şems’e izafeten Divan-ı Şems adı ile anılmıştır. Mevlana, arayış ve üzüntülerden sonra kendisine “naib ve halife” olarak Konyalı kuyumcu Şeyh Selahaddin’i seçti. Onunla on yıl bir arada bulundu ve bu arada oğlu Sultan Veled’i Şeyh’in kızı Fatıma Hatun’la evlendirdi. Şeyh Selahaddin 29 Aralık 1258 günü vefat etti. Daha sonra, Mevlana’nın eserlerinde Şems-i Tebrizî’den sonra üstün sıfatlarla en çok andığı ikinci kişi olan Ahi-Türkoğlu Hüsameddin Hasan onun hemdemi ve halifesi olarak büyük kabul gördü. Mevlana, Hüsameddin Çelebi’nin ısrarıyla, müritlerine sülûk âdâbını öğretmek amacıyla Mesnevî’yi yazdı. Yaşadığı dönemde her zaman saygı gören, her sınıf halk arasında yüzlerce mürit ve sevgili kazanan Mevlana, 17 Aralık 1273 tarihinde Konya’da vefat etti. Onun yerine Hüsameddin Çelebi halife oldu. Mevlevî tarikatının ilk şeyhi olan Hüsameddin Çelebi, Mevlana’nın ölümünden 12 yıl sonra 1284 yılında vefat etmiş ve yerine Sultan Veled geçmiştir. Dönemin birçok devlet adamı, Mevlana’yı sık sık ziyaret eder, kimi zaman mektuplarla ulaştırdığı ricalarını yerine getirirlerdi.

 Mevlana’nın ve takipçilerinin Anadolu’da sonraki yüzyıllarda Beylikler, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde daima itibar gördüğü, birçok beyin ve sultanın Mevlevî olduğu, Osmanlı sultanlarının ve devlet adamlarının gerek irsî, gerekse gönül bağları sebebiyle bu ilişkiyi sürdürdükleri, Mevlevihaneleri koruyup imar ettikleri pek açıktır. Mevlana’nın Edebî Kişiliği ve Eserleri Mevlana’nın âleme ve varlıklara dikkatli bir bakışı vardır. Bu yüzden hemen her şey onun şiirlerine konu olmuştur. Recaizade Mahmud Ekrem’in “zerrâttan şümûsa kadar her şey şiirdir” sözü, Mevlana’da asırlar öncesinde kendini göstermiştir. Eserlerinde daha çok tasavvua ilgili konular üzerinde durur. Tasavvufun temel noktası olan “vahdet-i vücud” (=varlığın birliği) ve ilahî aşk konularını geniş olarak ele alır. İnsanın kazanacağı erdemler ve yaşayacağı ilahî aşk ile “insan-ı kâmil” mertebesine ulaşacağını belirten Mevlana, anlatılarında halkın hayatına da yer verir. Şiirlerinin şekline ve sanat yönüne fazla önem vermediği görülen Mevlana’nın terci-bendinin bentlerindeki beyit sayıları birbirinden farklıdır. Kendine özgü buluş ve anlatımı ile dikkat çeken Mevlana, şiirlerini özünden ve hissederek söyler. O, dönemin edebî geleneğinden farklı olarak konuları serbest bir şekilde işlemiştir. Farsça yazmakla birlikte şiirinde Türk zevki hemen kendini gösterir. Bazı gazelleri, musammat gazel örnekleri olarak karşımıza çıkar. Mısraların ortada ve sonda kafiyelenerek bir beytin dört mısra haline getirilmesi de Mevlana ile başlamıştır. Bu durum daha sonraki şairlerde özellikle Yunus Emre ve Nesîmî’de yaygın şekilde kendini gösterecek ve Türk şiirinin Eski Türkçeden gelen bir görünümü olacaktır. 

Mevlana’nın eserlerini kaplayan aşk ve vecdin daha önceki örneklerini, Ahmed-i Gazzalî (öl. 1123-24) ile ünlü şairler Sena’î (öl. 1131) ve Şeyh Attar (öl. 1220?) dile getirmiştir. Bizzat Mevlana eserlerinde Senaî ve Attar’ı anmakta ve onlardan beyitler ve görüşler aktarmaktadır. Mevlana’nın bütün eserlerindeki ana fikir ve bakış tarzı hemen aynıdır denebilir. Divan-ı Kebir’de kimi manzumelerde ilave özellikler bulunduğu söylenebilse de, farklı özelliklerden bahsedilemez. Gazellerinde eğitici-öğretici beyitler olduğu gibi, Mesnevî’sinde de heyecan ve coşku dolu beyitler az değildir. Ayrıca bütün eserlerinin arasında bilgi, söyleyiş ve üslup açısından var olan beraberlikler çok belirgindir. Söz başlarındaki edebî girişler dışında sözündeki açıklık ve içtenlik, konuşma diline olan yakınlık Farsça ve Arapça beyitlerinin, aynı zamanda beyitleri arasındaki Türkçe ve Rumca ifadelerinin ortak özelliğidir. Onun şiiri, Horasan üslubu veya Türkistan tarzı diye bilinen Moğol öncesi Horasan ve Maveraünnehir şairlerinin üslubunun özelliklerini taşımaktadır. Ancak kelime ve cümle yapıları itibariyle Horasan üslubunun özellikleri Mevlana’nın şiirinde öne çıksa da bazı dil özellikleriyle muhteva ve anlam zenginliği bakımından Irak üslubuyla buluştuğu noktalar da vardır. Mevlana’nın şiiri, genel üslup özelliklerinin yanında kendine ait hususiyetlere de sahiptir. Onun şairlik amacıyla şiir söylemediği, şiirine özen gösterip beyitlerini süslemediği, vezin ve kafiyeye takılıp kalmadığı araştırmacılarca hep söylenegelmiştir. O, çok iyi bildiği edebî geleneği de pek önemsememiştir. Kullanılmayan bazı sözcük ve tabirler onun şiirinde yer bulmuştur. Şiirin, kafiyenin ve veznin kayıtlarından rahatsız olduğunu, kendisi dile getirmiştir. Hatta kendi ifadesiyle filozof da değildir, şair de. Ancak bütün bunlara rağmen ve bunlarla birlikte onun şiiri aşkla, coşkunlukla, şiiriyetle, fikirle, hikmet ve irfanla iç içe benzersiz bir şiirdir. Mevlana’nın en önemli iki eseri, her ikisi de manzum olarak yazılan Mesnevî (=Mesnevî-i Ma’nevî) ile Divan-ı Kebir’idir. Bunların dışında kalanları ise başkaları tarafından derlenen mensur eserlerdir. 

1. Divan-ı Kebir: Mevlana, hemen tamamı gazel, tercî’ ve rubailerden oluşan Divan-ı Kebir, diğer adıyla Külliyât-ı Şems’te, özellikle ilahî aşkını, gönül derdini, tasavvufî konuların yanında sabır, hoşgörü, insanlara iyilik etmek ve yardımda bulunmayı, mazmun ve remizlerle şiirin imkânlarını kullanarak anlatmıştır. Ayrıca mecazî aşka da yer verilen rüba’îlerde gerek ilâhî gerekse mecazî aşk, teşbih, istiare ve sembollerle anlatılmaktadır. Divan-ı Kebir, duygu yüklü ve oldukça hacimli bir eser olup içinde yer alan şiirlerin büyük bir kısmı Şems-i Tebrizî’ye duyulan sevginin ve hasretin terennümüdür. Ayrıca Selahaddin-i Zerkub ve Hüsameddin Çelebi için söylenmiş şiirler de bulunmaktadır. Bu şiirler içinde rübailer dikkat çekmektedir. Yer yer Mesnevî’de olduğu gibi öğretici ve eğitici beyitler de içeren gazellerini, 50’yi aşkın farklı vezinde söylemiştir. Üstün bir ahenge ve musikiye sahip olan gazelleri, bugün bütün dünyada anlam zenginliği ve derinliğiyle ilgi odağı olmaktadır. Mahlas yerinde Tebrizli Şems’in adının birkaç şekilde Şems, Şems-i Tebriz (Şems-i Tebrizî, Şemsü’l-Hakk-ı Tebrizî) vb. bulunması nedeniyle bu eser için daha çok Divan-ı Şems-i Tebrizî adı kullanılmaktadır. Kırk bin civarında beyitten oluşan ve çeşitli yazma nüshaları bulunan eserin ilk tenkitli yayımı, B. Furûzânfer tarafından Külliyât-i Şems yâ Divan-ı Kebir adıyla yapılmıştır. Değişik dillerde yapılmış çevirileri bulunan Divan-ı Kebir, Mithat Bahari ve Abdülbaki Gölpınarlı tarafından Türkçeye çevrilmiştir (Mithat Bahari, Divan-ı Kebir’den Seçme Şiirler, İstanbul 1959; Abdülbaki Gölpınarlı, Divan-ı Kebir Tercemesi, 5 cilt, İstanbul 1957-1960). Divan-ı Kebir’in batı dillerine yapılmış çevirileri arasında en tanınmış olanı Nicholson’un yaptığı çeviridir (R. A. Nicholson, Selected Poems From the Divanı Shamsi Tebriz (edited and translated with an itroduction, notes and appendices), Cambridge 1898). Divan-ı Kebir’den bir gazel “Gel, birbirimizin kıymetini bilelim, sonra ansızın birbirimizden ayrı kalmayalım. Mademki inançlı kişi inançlı kişinin aynasıdır, niçin aynamızdan yüz çeviriyoruz. Asil cömert kişiler dostlara canlarını feda ettiler. Çekiştirmeyi bırak. Biz de insanız. “Kul e’ûzu” ve “Kul Huvellahu”yu birbirimizin sevgisine niçin dua diye okumuyoruz. Kötü niyetler dostluğu karartır. Niçin onları gönülden kovmuyoruz. Öldüğümde beni hoşça anacaksın, niçin ölüyü severiz de diriye düşmanız. Mademki ölümden sonra barış yapacaksın, niçin ömür boyu senin üzüntünle sıkıntı içindeyiz. Şimdi öldüğümü kabul et, barış yap, anlaş. Çünkü biz barışta ölüler gibiyiz. Mademki mezarımın üzerini öpeceksin, yanağımı öp, şimdi aynı özellikteyiz. Ey gönül, ölü gibi sus! Bu dilden dolayı benlikle itham edilmekteyiz.”

 Mevlana’dan bir rübai “Dostuyla hoş geçinen dostsuz kalmaz. Müşteriyle iyi anlaşan ias etmez. Ay geceden ürkmediği için böyle parlak kaldı. Gül de dikenle uyuştuğu için bu kokuyu elde etti.” 2. Mesnevî: Anadolu’da asırlar boyunca birlikte okunan Farsça önemli birkaç kitaptan biri, Mevlana’nın Mesnevî’sidir. Türkçeye çok sayıda çevirisi yapılan ve şerhler yazılan Mesnevî’yi ezberleyip icazet aldıktan sonra dinleyicilere okuyup açıklayan kişilere Mesnevîhân (Mesnevi okuyan) unvanı verilmiştir. Mesnevî, Mevlana’nın sırdaşı Hüsameddin Çelebi’nin ısrarları üzerine yazılmıştır. Hüsameddin Çelebi’nin bir eser yazma isteği üzerine Mevlana eserin ilk on sekiz beytini kendisi yazmış, daha sonra o söylemiş ve Hüsâmeddin Çelebi yazmıştır. Altı deer/cilt ve yaklaşık yirmi dört bin beyit civarında olan Mesnevî’ye hatimeyi (=sonucu) Sultan Veled yazmıştır (bkz. K. Yavuz: “Cevdet Paşa’nın Abidin Paşa’ya Yazdığı Mektup”, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, S. 26-27, 1986, s. 441.). 

Mevlana ikinci deerin ilk beyitlerinde bu deftere 13 Mayıs 1264 günü başlandığını açıkça ifade etmektedir. Mevlana tarafından Hüsâmî-nâme adı ile de anılan bu eser, tarikata mensup olanları (müritleri) ve acemileri irşat etmek ve toplumun eğitimi için yazılmıştır. Mevlana, bilgilendirici ve öğretici bir yol izlediği, dinî ve tasavvufî bilgileri, yaşadığı yıllara kadar hayata geçen anlayış ve tavırları konu edindiği, özellikle hayatının son on beş yılının ürünü olan Mesnevi’si ile asırlar boyu öncü ve kılavuz kabul edilmiştir. Mevlana’nın Mesnevî’si ile Divan’ı arasında benzerlikler de vardır. Abdülbaki Gölpınarlı’nın tespitlerine göre, bazı gazelleri Mesnevî’deki hikâyelerin özeti durumundadır. Ayrıca anlatım açısından Mesnevî didaktik olmasına rağmen lirizm yönü de bulunan bir eserdir. Kaynak olarak Kur’an ve hadislere dayanan Mesnevî’de konunun gelişine göre Kelîle ve Dimne’den, Mantıku’t-tayr’dan hikâyelere yer verilmiş, Hakim Senaî’nin Hadîkatü’lhakîka’sından da yararlanılmıştır. Mevlana, hikâyelerini doğrudan değil, başka hikâyelerle zincirleme olarak, iç içe bir şekilde anlatır. Böylece konu içinde konuyu, hikâye içinde hikâyeyi devam ettirerek sonuca en iyi şekilde ulaşır. Bu anlatım tarzı başka şairlerde görülmez. Eserin düzenine, dilin kullanılışına ve nazmın temizliğine fazla önem verilmemiş olması, “şekilcilik”ten ve sanat düşüncesinden tamamıyla uzak kalındığına işarettir. Türk edebiyatında Mesnevî kadar başka bir eser etkili olmamıştır. Hatta Mevlana’nın ölümünden 44 yıl sonra Gülşehrî Mesnevi’den hikâyeler alarak tercüme ve şerh etmiştir. Değişik zamanlarda gerek bölümler halinde gerekse bütün olarak, Mesnevî’nin Türkçe, Farsça ve Arapça tercüme ve şerhleri yapılmış, çeşitli dillere çevrilmiştir. Kendinden sonra dinîahlâkî konularda yazılan çok sayıda eseri etkileyip onlara kaynaklık etmiş olan Mesnevî, yüzyıllar boyu Mevlevî tekkelerinde okutulmuştur.

 Osmanlı döneminde Mesnevî’nin tamamını tercüme veya şerh edenler; Sürurî (öl. 1562), Sudî (16. yy.), Şem’î (öl. 1600’den sonra), İsmail Rüsuhî Dede (Ankaravî) (öl. 1631), Yusuf Dede (öl. 1669), Nahifî (öl. 1738), Şakir Mehmed (öl. 1836), Mehmed Murad (öl. 1847)’dır. Sürurî’nin oldukça hacimli olan şerhi, Farsça; Yusuf Dede’nin Ankaravî’den özetleyerek yaptığı şerh, Arapça; diğerleri Türkçe’dir. Nahifî ve Şakir Mehmed’in eserleri, manzum tercümedir. Mesnevî’nin bir kısmının -özellikle birinci cildinin (=deerinin)- çok sayıda tercüme ve şerhi yapılmıştır. Sultan II. Murad devri şairerinden olan Muinî bunların başında gelir. Mesnevî’ye yapılan manzum, mensur pek çok çeviri ve şerhler ile Mevlana’nın diğer eserleriyle ilgili yapılan çalışmalar, Türk tasavvuf edebiyatının fikrî yönden işlenmesinde, dil ve edebiyatın gelişip zenginleşmesinde önemli katkı sağlamışlardır.

Mesnevî bütün dünyada çok ilgi toplamış ve üzerinde asırlar boyu tespiti neredeyse imkânsız sayıda şerh, tercüme, seçme, konulara göre tasnif ve sözlük çalışmaları yapılmıştır. 280’i bulan öğüt amaçlı hikâyeleri de birçok çalışmaya konu olmuştur. Mesnevî’de Farsça beyitlerin arasında yüzlerce Arapça beyit de bulunmaktadır. Mesnevî’nin ilk 18 beytinin günümüz Türkçesi ile düzyazıya çevirisi “Dinle, bu ney nasıl şikâyet ediyor; ayrılıkları nasıl anlatıyor: Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryadımla kadın erkek -herkes- ağladı. Özlem derdini anlatmak için, ayrılıktan parça parça olmuş sine istiyorum. Vatanından ayrı kalan, tekrar kavuşma anını arar. Ben her toplulukta ağladım, iyilere ve kötülere eş oldum. Herkes kendi düşüncesine göre bana arkadaş oldu, içimdeki sırları araştırmadı. Sırrım ağlayışımdan ayrı değil, fakat göz ve kulağın bu aydınlığı yok. Beden ruhtan, ruh bedenden ayrı değil; ancak bedenin ruhu görmesine izin verilmemiştir. Bu neyin sesi ateştir, hava değil. Bu ateşe sahip olmayan, yok olsun. Neye düşen, aşk ateşidir. Meye düşen de aşk coşkunluğudur. Ney, dostundan ayrılanın arkadaşıdır. Perdeleri, bizim karanlık perdelerimizi yırttı. Ney gibi zehir ve panzehiri kim gördü? Kim ney gibi dost ve istekli gördü? Ney çok ıstıraplı yolu anlatıyor; Mecnûn’un aşk hikâyelerini anlatıyor. Bu anlayışın sırdaşı, idraksizdir ancak. Dilin müşterisi, kulaktır ancak. Kederimizde günler vakitsiz oldu. Günler, yanışlarla yoldaş oldu. Günler giderse gitsin, korku yok. Sen kal. Ey, kendisi gibi pâk bulunmayan! Balıktan başkası suya doyar. Rızksız olanın günü uzar. Olgunun hâlini, ham kişi anlamaz. Öyleyse söz kısa olmalı, vesselâm.” 

 3. Fîhi Mâ Fîh: “Onun içindeki odur” veya yorumla, “ne varsa onda var” anlamına gelen bu eserde, Mevlana’nın bazı sohbetleri sırasında sorulan sorulara verdiği cevaplara; tasavvuf, din, ahlak ve felsefe ile ilgili görüşlerini anlattığı, dünya, insan ve şiir anlayışından söz ettiği konuşmalarına yer verilmiştir. Bu eser de, diğer eserlerinin çoğunda olduğu gibi Sultan Veled ve ona bağlı kimseler tarafından tutulan notlar olup vâkıât (=ders notları) türünün Anadolu’daki ilk örneğidir. Söyleniş zamanları belli olmayan eserin bölümleri, yazmalar ve yayımlarda biraz farklılık arz etse de birbirine yakındır. Fîhi mâ fîh Mevlana’nın diğer eserlerinden, babasının Ma’ârif’inden ve Tebrizli Şems’in Makâlât’ından izler taşımaktadır. Fîhi Mâ Fîh’in Meliha Tarıkâhya (Anbarcıoğlu) ve Abdülbaki Gölpınarlı tarafından yapılmış iki Türkçe çevirisi bulunmaktadır (Meliha Ülker Tarıkâhya, Fihi-ma-fih Tercümesi, İstanbul 1954; Abdülbaki Gölpınarlı, Fihi Ma Fih, İstanbul 1959). 

4. Mecâlis-i Seb’a: Mevlana’nın yedi vaazının yakın çevresi tarafından kaydedilip bir araya getirilmesiyle meydana gelen bir eserdir. Her vaazda ele alınan bir hadis, çeşitli örnekler ve hikâyelerle açıklanmıştır. Mevlana’nın bu eseri, gerek üslup ve gerekse konular yönünden diğer eserleriyle benzerlik ve bütünlük taşımaktadır. Eserde Divan-ı Kebir’den ve Mesnevî’den beyitler de bulunmaktadır. Bu eser, Ahmed Remzi Akyürek tarafından metin ve Türkçe çevirisiyle birlikte yayımlanmıştır (Ahmed Remzi Akyürek, Anadolu Selçukileri Mevlevi Betikleri I, İstanbul 1937). Ayrıca Abdülbaki Gölpınarlı’nın yaptığı Türkçe çevirisi de bulunmaktadır (Abdülbaki Gölpınarlı, Mecalis-i Seb’a, Mevlana’dan Tercüme, Konya 1965).

 5. Mektûbât: Mevlana’nın devlet adamlarına, dönemin ileri gelenlerine, dostlarına ve oğullarına yazdığı 150 kadar mektubun toplanmasıyla meydana gelen bir eserdir. Mektûbât (=mektuplar), yazıldıkları yıllarla ilgili önemli bilgiler içermektedir. Mevlana’nın mektuplarında insanlara öğüt verdiği ve onları hayra teşvik ettiği görülür. Mevlana’ya sorulan sorulara cevap olarak yazılan bazı mektuplarda dinî ve ilmî konulara da yer verilmiştir. Mektuplarda ayet ve hadislerden alıntılar yapılarak anlatılan konu delillendirilmiştir. Ayrıca mektupların kimisinde şiir ve hikâyelere de yer verilerek anlatıma bir çekicilik de getirilmiştir. 6. Mülemmaları ve Türkçe Şiirleri: Mevlana’nın bir Türk şairi olduğunu gösteren bu şiirler, bazı araştırıcılar ve ilim adamları tarafından zaman zaman yayımlanmışlarsa da, Hasibe Mazıoğlu tarafından topluca yayımlanmıştır. Bunlar içinde bütün halde ve en uzun olan şiir, Ussun var-ısa iy gâfil aldanmagıl zinhâr mala Şol nesneye ki sen koyup gidersin ol girü kala matla’ı ile başlar ve, İy Şems dile Hak’dan hakı biz fâniyüz oldur bâkî Kamular anun müştakı tâ hod kim ol kimün ola beyti ile sona erer. Mevlana’nın Şems mahlasını kullandığı bu şiiri, dört müstef ’ilün vezninde yazılmış bir musammmat gazel olarak karşımıza çıkar. Bu örneğe göre, Türk edebiyatında musammat şiir yazan ilk şairin de Mevlana olduğu anlaşılmaktadır.  

Abdülbaki Gölpınarlı’nın Mevlana Celâleddîn Hayatı, Eserleri, Felsefesi (İstanbul: İnkılâp Kitabevi, 1999) adlı kitabına başvurabilirsiniz. Mevlana’nın ve Mesnevî’sinin Türk Edebiyatındaki Yeri Mevlana düşünceleriyle ve sanatıyla bilgin, ârif ve şair kimliklerini buluşturmuş, dünya değerlerine iltifat etmeyen âşık bir şair kimliği oluşturmuştur. Mevlana gerçekte fikirleriyle, şiirdeki tercihleriyle ve aynı zamanda az sayıdaki Türkçe dizeleri ve ifadeleriyle Anadolu’daki Türk şiirinin kaynağında önemli bir yer edinmiştir. Mevlana’nın Türk edebiyatında önemli bir yeri vardır. Bunu iki maddede ele almak mümkündür: 

1. Şahıs olarak Mevlana’nın Türk edebiyatındaki yeri. 

2. Mesnevî’sinin Türk edebiyatındaki durumu ve Türk şair ve yazarların Mesnevî’yi ele alış şekilleri.

 Türk edebiyatında Mevlana’nın şahsına eserlerinde yer veren pek çok şair ve yazar vardır. Mevlana’yı üstat ve mürşit (=rehber) olarak kabul eden şair ve yazarlar, ona olan hürmet ve hayranlıklarını söylemekten geri kalmamışlardır. 

Bu sevgi ve hayranlığın ilkine Şeyyad İsa’da rastlanır. Şeyyad İsa Ahvâl-i Kıyâmet adlı mesnevisinde, başta Mevlana olmak üzere Sultan Veled ile Ârif ve Âbid Çelebi’lere yer vermiştir. Bunlarla bilişmenin ve birlikte olmanın şart olduğunu, bu sayede ebediliğe yol bulunacağını dile getirmiştir. Yunus Emre ve 

Gülşehrî de Mevlana’ya şiirlerinde yer vererek onu övmekten geri kalmamışlardır. 

 XIV. yüzyıl şairlerinden Elvan Çelebi, onun hakkında aşağıdaki beyiti söylemiş,

 Ol ma’ânî denizinün dürci Ol vilâyet vücûdınun burcı

 Kastamonulu Şâzî  

Evliyâlar ulusu kutb-ı zamân Mevlana geldi cihâna bî-gümân 

 Kirdeci Ali ve İzzetoğlu gibi dönem şairleri tarafından da Mevlana’dan şiirlerde söz edilererek büyüklüğüne vurgu yapılmıştır. 

 İzzetoğlu; Sen dilersen Mevlana’ya iresin Şâh Celâlüddîn’i dahı göresin 

Kirdeci Ali

Bunu diyen Kirdeci Ali-durur Dünyada Mevlana’nun kulı-durur 

Mevlana ile gençlik yıllarında görüşmüş olması muhtemel Yunus Emre (öl. 1320) onun adına şiirinde yer vermektedir: 

Mevlana Hudâvendigâr bize nazar kılalı Anun görklü nazarı gönlümüz aynasıdır 

Gülşehrî, 1317’de tamamladığı Mantıku’t-tayr’da yararlandığı Mevlana’yı şu şekilde anmaktadır:

 Görmedik bir er cihândan gitmedi Ol Celâleddîn cihândan gitmedi Yazıcıoğlu Mehmed (öl. 1451) 

Anadolu’da halk arasında en çok okunan kitaplardan ünlü eseri Muhammediye’de (yazılışı 1449) Mevlana’nın Mesnevî’sinin, İştiyak derdini anlatmak için, ayrılıktan parça parça olmuş sine istiyorum. anlamındaki 3. beytini dizelerine şöyle aktarmıştır: 

Gönül bir sîne ister kim firâk odına yanmışdur Ki şerha şerha olmışdur yanup derd-i dilârâdan Ki tâ şerh-i firâk idem beyân-ı iştiyâk idem Ki vasf-ı ihtirâk idem degülse seng-i hârâdan Hüdâyî (öl. 1480) ise, Ey dil istersen eğer kâmil ola noksânun Secdegâh it eşiğin Hazret-i Mevlana’nun Sıdk ile sâlik olan silk-i Celâleddîn’e Şübhesiz vâsıl olur rahmetine Rahmân’un diyerek Mevlana’nın yüce bir kişi olduğuna işaret eder. 

Osmanlı döneminde daha pek çok şairin Mevlana’yı okuyup örnek aldıkları açıktır. Bu durum hemen bütün şairler için geçerlidir. Şairlerin Mevlana’dan ve eserlerinden etkilendiğini gösteren bütün beyitleri burada vermek mümkün olamayacağı için sadece Ahmed Paşa (öl. 1492), Bâkî (öl. 1600) ve Şeyhulislâm Yahyâ’dan (öl. 1644) aldığımız birkaç beyti aşağıda örnek olarak veriyoruz. Bâkî, aşk meydanında Hazret-i Mevlana’yı ve Mevlevileri görmektedir: 

Arsa-i aşkda gör Hazret-i Mevlana’yı Turmayup dahi döner üstine yoldaşları Ahmed Paşa ve Şeyhülislâm Yahya’nın dilinde ney ve neyistan; İnledürdi gökleri feryâdı gönlüm nâyınun Ne neyistândan kesildügin eger ifşâ kılam (Ahmed Paşa) Ney gibi bir âşık-ı demsâz buldum kendüme Sırr-ı aşkı söylerem hem-râz buldum kendüme (Şeyhülislâm Yahyâ) 176 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Sarîr-i bâğ-ı cennetdür nevâ-yı nây uşşâka Semâ itsün sadâ-yı feth irişdi cân-ı müştâka (Şeyhülislâm Yahyâ) Osmanlı âlimlerinin de Mevlana’ya ilgisi büyük olmuştur. 

 Osmanlı’nın ilk şeyhülislâmı kabul edilen Molla Fenarî (ö.834/1431), Şerhu Dîbâceti’l-mesnevî adlı risalesiyle Mesnevî’nin önsözünü Arapça olarak şerh etmiş, Mevlana’yı yücelterek anmıştır. 

Bilginlerden şeyhülislam Kemalpaşazade (ö.1534) de Mevlana’nın adını anarak veya anmayarak eserlerinde Mevlana’nın şiirlerinden alıntılar yapmış, ondan yararlanmıştır. 

Kazasker ve bilginlerden Taşköprüzade Isameddin Efendi (öl. 1561) ve onun Arapça eserini ilavelerle Türkçeye tercüme eden oğlu Kemaleddîn Efendi (öl. 1621) de, bilimler hakkında bilgi veren Mevzû’âtu’l-’ulûm isimli eserde Mevlana’yı “Hanefi mezhebinin kendisiyle şereendiği ve aydınlandığı büyük bilginlerden ve değerli şeyhlerden biri, Konyalı Hazret-i Mevlana Celaleddin’dir” diyerek tanıtmaktadır. 

Türk edebiyatının büyük şairleri Nef ’î ve Şeyh Galib’e gelinceye kadar çok sayıda şair Mevlana’ya şiirlerinde yer verirler ve onu övmekten geri kalmazlar.

 Aynı durum halk edebiyatı içinde yer alan şairlerde de görülür. Yukarıda adları geçen şairlerin bir bölümü doğrudan doğruya şiirlerinde Mevlana’ya yer verirken, bazıları da eserlerine, bilhassa Mesnevî’sine yönelmişlerdir. Bu şairler, Türk edebiyatının devirlerine göre, önde gelen simalarıdır. Bunlardan biri olan Gülşehrî, Mantıku’t-tayr adlı eserinde Mesnevi’den beş hikâye tercüme ederek şerhini yapmıştır. Yine XIV. yüzyıl şairi Âşık Paşa Garîb-nâme’sindeki para bulan Türk, Arap, Fars ve Ermeni’nin buldukları para ile üzüm almak istemelerini anlattığı hikâyelerini Mesnevî’den almıştır. Buna benzer durumlar başka şairlerde de görülmektedir. Bunun yanında Mesnevi’yi geniş bir şekilde ele alıp tercüme ve şerh eden şairler de vardır. Bunların ilki Sultan II. Murat devri şairlerinden olan Muinî’dir. Muinî, Mesnevî’nin birinci cildinin tamamını tercüme ve şerh etmiştir. Mesnevî’nin hemen her yüzyılda Türkçe tercüme edilmesi ve şerhinin yapılması günümüze kadar devam etmiştir. Bu durum, Anadolu’daki Türk edebiyatının gelişmesinde ve şekillenmesinde Mevlana ve eserlerinin başlıca kaynaklardan biri olduğunu göstermektedir. Mevlana’ya bağlı olan, Mevlevî sıfatını kullanan şahsiyetler yanında Mevlana’yı sevip sayan pek çok kişinin kendileri veya şiirleriyle ilgili eserler kaleme alınmıştır. 

 Mevlevî şairleri bir arada tanıtmak için XVIII. asırda Sakıb Dede (öl. 1732), Sefîne-i Mevlevîye; Esrar Dede (öl. 1796) Tezkire-i Şu’arâ-yı Mevleviye adlı kitapları kaleme almıştır. 

Yakın yıllarda Farsça Mekteb-i Mevleviye ve Türkçe Mevleviyâne gibi eserler ile Mevlana şiirleri antolojileri yayımlanmıştır. Anadolu’da Mevlana sevgisi ve hürmetiyle yazılan şiirler, binlerle ifade edilecek sayıdadır. Bu tür şiirleri bir araya getirmeye çalışanlar da olmuştur. Asıl adı Mecmua-i Medâyih-i Mevlana olan hacimli bir eser, Osmanlı Şiirinde Mevlana Övgüleri ve Mevlevîlik Unsurları adıyla 2009 yılında yayımlanmıştır. Mecmuayı hazırlayan Vasıf Efendi hakkında bilgi hemen yok gibidir. 1898 yılında hayatta olduğu anlaşılan Vasıf Efendi, bu mecmuada 600 civarında şiiri bir araya toplamıştır. 

 SULTAN VELED

 Mevlana’nın büyük oğlu olan Sultan Veled, 1226 yılında Larende’de (=Karaman) doğmuştur. Çocukluğunun ilk yıllarını dedesi Bahaeddîn Veled ile birlikte geçiren Sultan Veled, ilk eğitimini babasından almıştır. Konya’da ve Şam’da çeşitli âlimlerden, özellikle babasından medrese ilimlerini öğrendiği gibi, Seyyid Burhaneddin-i Tirmizî, Şems-i Tebrizî, Hüsameddin Çelebi’ye kadar birçok büyük sufîyle ve zamanın âlimleri ve şairleriyle sürekli münasebetlerde bulunarak ilim ve sülûk yönünden yükselmiştir. Onun yetişmesinde, inanış ve duyuş tarzı ile düşüncelerenin şekillenmesinde babasının büyük bir etkisi vardır. Sultan Veled, eserlerini Farsça yazmakla birlikte epeyce Türkçe şiirleri de bulunmaktadır. Bu açıdan O, Ahmed Fakih ile birlikte, Anadolu Türk edebiyatında bir öncü durumundadır. 

Sultan Veled’in sistemli bir tarikat haline getirdiği Mevlevilik, Anadolu Türklüğünün yetiştirilmesinde ve terbiye edilmesinde önemli rol oynamış, Mevlevî dergâhları bir okul gibi halkın aydınlatılmasında büyük hizmetler görmüştür. Tarikatın ilk şeyhi de Hüsameddin Çelebi olmuş, 1284 yılında vefat etmesi ile yerine Sultan Veled geçmiştir. Mevlevilik zamanla yayılmış, Bursa ve Edirne başta olmak üzere, Osmanlı devleti içinde itibar görerek gelişmiş, hatta padişahların da ilgisini, yardımını ve desteğini görmüştür. 1312 tarihinde vefat eden Sultan Veled, az da olsa, gerçek manada Türkçe gazel yazan ilk şairdir. İlk olması bakımından bazı aksaklıklar bulunsa da bu şiirler edebî yönden önemlidir. O gazellerinde daha ziyade babasının etkisi altında, topluma hitap eder. Sultan Veled’in Divan’ından başka İbtidâ-nâme, Rebâb-nâme, İntihâ-nâme mesnevileri ile nesir olarak yazdığı Ma’ârif adlı eserleri vardır. Eserlerinin tamamı Farsçadır. Manzum eserlerinin toplam beyit sayısı 30.000’e ulaşan Sultan Veled’in devrinde velûd (=çok eser veren) bir şair olduğu görülür. 

1. Divan: 

Beyit sayısı yaklaşık 12700 olan, kaside, gazel, terci-bend ve rübaî gibi çeşitli nazım şekilleri yer alan bu büyük eserde otuza yakın vezin kullanılmıştır. Divan’ın gazeller bölümünde, Türkçe-Farsça-Rumca yazılmış mülemma manzumeler de bulunmaktadır. Şiirler vezinlere ayrılarak alfabetik bir sırada yazılmıştır. Divan’daki Türkçe beyitleri Veled Çelebi ile Feridun Nafiz Uzluk tarafından yayımlanmıştır (Veled Çelebi (İzbudak), Divan-ı Türki-i Sultan Veled, İstanbul 1925; Feridun Nafiz Uzluk, Divan-ı Sultan Veled, İstanbul 1941). Mecdut Mansuroğlu ise daha sonra Divan ve mesnevilerde yer alan Türkçe şiirlerin tamamını eklediği bir inceleme bölümüyle tekrar yayımlamıştır (Mecdut Mansuroğlu, Sultan Veled’in Türkçe Manzumeleri, İstanbul 1958). Sultan Veled’in Bir Gazeli ve Çevriyazısı (Sultan Veled’in manzumeleri, Mecdut Mansuroğlu, Sultan Veled’in Türkçe Manzumeleri, İstanbul 1958 ve Büyük Türk Klâsikleri, C.1, İstanbul 1985’dan.)  

 2. İbtidâ-nâme: 

Sultan Veled’in 1291 yılında yazdığı ilk mesnevisi olan ve 8760 beyitten oluşan bu eserde, 76 Türkçe beyit bulunmaktadır. Fe’ilâtün mefâ’ilün fe’ilün vezninde yazılan eserin kaynağı Mesnevî’dir. Sultan Veled bu eserinde, insanın kendisini bilmesini öğütlediği gibi, ölmeden önce ölmeyi, ölümsüzlüğe ulaşmak için Tanrı’ya bağlanmayı, aşk ateşiyle pişmeyi ve nefsin kötülüklerden nasıl arınması gerektiğini anlatır. Bunları yapabilmek için de bir mürşide (=rehbere) ihtiyaç olduğunu belirtir. İlk baskısı Tahran’da Veled- 180 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı nâme adıyla 1936’da yapılmış olan bu mesnevi, Abdülbaki Gölpınarlı tarafından Türkçeye çevrilmiştir (Sultan Veled, İbtidâ-nâme, Çev. Abdülbaki Gölpınarlı, Ankara 1976)

3. Rebâb-nâme:

 8000 beyit olan ve 1300-1301 yılında yazılan bu eser, Mesnevî vezni (=fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilün) ve etkisi ile yazılmıştır. İbtidâ-nâme ile hemen hemen aynı konular işlenen eserin ondan farkı, burada Mevlana hakkında geniş bilgi verilmesidir. Sultan Veled bu eserinde Tanrı’ya ulaşma yollarından, aşktan ve dünyanın “Hakka dost olunması” için yaratıldığından bahseder ve babasının büyüklüğüne, değerine işaret eder. Eserde 162 Türkçe beyit bulunmaktadır. 


4. İntihâ-nâme: 

8300 beyiti bulan bu eser, Sultan Veled’in üçüncü mesnevisidir. Bu da Mesnevî vezni ile yazılmış büyük bir öğüt kitabıdır. Eserde, Hak yolcularının uyanık olmaları, şeytana ve nefse uymamaları anlatılır. İntihâ-nâme, Muhyî tarafından XIV. yüzyılda aynı vezinle Mesnevî-i Veledî adıyla Türkçe manzum olarak tercüme edilmiştir. Muhyî bu eserinde dinî ve tasavvufî konuları ele almasının yanında, başta Şems ile Mevlana münasebeti ve Mevlana’nın diğer sohbet arkadaşlarına yer vermiştir.


 5. Ma’ârif: 

Farsça mensur bir eser olup, elli altı bölümden meydana gelmiştir. Eserde Senaî ve Mevlana’dan şiirlere de yer verilmiştir. Sultan Veled’in dinî, ahlâkî öğütlerinin yer aldığı bu eseri, Meliha Tarıkâhya (Anbarcıoğlu) tarafından Türkçeye çevrilerek yayımlanmıştır (Sultan Veled, Ma’ârif, Çev. Meliha Tarıkâhya, Ankara 1949). 


6. Türkçe Şiirleri:


 Divan’da 129, İbtidâ-nâme’de 76 ve Rebâb-nâme’de 162 beyit olmak üzere 367 beyiti bulan bu şiirler bir araya getirildiğinde Ahmed Fakîh’in Kitâbu Evsâfı Mesâcidi’ş-Şerîfe’si büyüklüğünde bir eser olabilecek niteliktedir. Bu şiirler, devrinin dil özelliklerini yansıtması ve Sultan Veled’in Türk edebiyatı içindeki yerini de tayin etmesi yönünden önemlidir. Divan ve mesnevilerde yer alan bu şiirlerin tamamını Mecdut Mansuroğlu, bir dil incelemesi ile sözlüğünü de vererek yayımlamıştır (Mecdut Mansuroğlu, Sultan Veled’in Türkçe Manzumeleri, İstanbul 1958). 


AHMED FAKİH 

Yapılan araştırmalara ve çeşitli görüşlere göre Türk edebiyatında birkaç Ahmed Fakih adı ile karşılaşmaktayız. Bunların birincisi Konya’da yaşayan ve 1221 yılında vefat eden Hoca Fakih veya Fakih Ahmed’dir. İkincisi 1251 yılında ölen ve Bahaeddin Veled’in öğrencisi olan Ahmed Fakih’tir. İkinci Ahmed Fakih’in hayatı, Mevlana’nın hayatı ile paralellik gösterir. Fuad Köprülü, Mecdut Mansuroğlu ve Hasibe Mazıoğlu, Çarh-nâme’nin şairi olarak bunu gösterirler. Menâkıbü’l-ârifîn adlı eserin yazarı olan Eflâkî bu iki şahsı birbirine karıştırarak ikincisini, birinci Ahmed Fakih gibi göstermiştir. 1251 yılında ölen Ahmed Fakih için torunu Seyyid Ahmed 1288 yılında ayrıca bir de türbe yaptırmıştır. İşte Eflâkî’nin bahsettiği Ahmed Fakih bu olmalıdır. 

Tasavvufî yönü bulunan ve İslamî ilimlere sahip bu şair için Yunus Emre bir şiirinde yer alan aşağıdaki beyitte, Ahmed Fakih Kutbuddin Sultan Seyyid Necmüddin Mevlana Celâlüddin ol kutb-ı cihân kanı şeklinde yer vermekte ve ona Kutbuddin demektedir. Ancak bunlardan başka XIV. yüzyılda yaşamış olan üçüncü (Karamanlı) Ahmed Fakih ile ne zaman öldüğü bilinmeyen ve Akşehir (Konya)’de mezar taşı bulunan dördüncü Fakih Ahmed de bulunmaktadır. Son araştırmalar Çarh-nâme ve Mesâcidi’ş-şerîfe’nin, dil özellikleri yönünden XIV. yüzyılda Karamanlı Ahmed Fakih tarafından yazılmış olabileceğini göstermekle birlikte, şimdilik bu konu, başka belgelere muhtaç olup tam olarak aydınlatılmış değildir. 

Edebiyat tarihleri ile farklı kaynaklarda verilen birbirinin benzeri bilgilere göre, Horasan’da doğan Hoca Ahmed Fakih, Konya’ya gelerek Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled’den fıkıh dersleri almış, bundan dolayı kendisine Fakih denmiştir. Hac için Hicaz’a giden ve Hac dönüşünde iki ay Kudüs’te kalan Ahmed Fakih, Kitâbu Evsâfı Mesâcidi’şşerîfe adlı eserinde Hicaz yolculuğunu anlatmıştır. Kaynaklara göre Ahmed Fakih’in Çarhnâme ile Kitâbu Evsâfı Mesâcidi’ş-şerîfe’den başka eseri bulunmamaktadır. Çarh-nâme, Eğirdirli Hacı Kemal’in Câmi’ü’n-nezâir adlı nazire mecmuasında yer alan, kaside nazım şekli ile yazılmış 83 beyti elimizde olan eksik bir manzumedir. Câmiü’n-nezâir’in sonundaki listeye göre 100 beyit olması gereken eserin son 17 beyti bulunan yaprağının eksik olduğu anlaşılmaktadır. Mefâ’îlün mefâ’îlün fe’ûlün vezni ile yazılmış olan Çarh-nâme, yüzyılın diğer eserlerinde görüldüğü gibi insan kaderi, insanların kardeş oldukları ve Tanrı’ya kulluk için yaratıldıkları, feleğin acımasızlığı ve dünyanın faniliği, ölümün gerçekliği gibi dinî-tasavvufî konuların işlendiği ve insanların hayatta olanlardan ibret alarak iyilik yapmaları gibi öğütlerin verildiği, öğretici yanı öne çıkan bir manzumedir. Yer yer sosyal konulara da temas edilen eserde özellikle Anadolu’da 1239 yılından sonraki kargaşa ve bölünme zamanları, insanların acımasız davranışları işlenmiştir. Aynı durum daha sonra Yunus Emre’de de görülmektedir. Câmi’ü’n-nezâir’de “Çarh-nâme-i Ahmed Fakîh der bî-vefâî-i Rûzgâr” başlığı ile verilen bu kasideyi bilim dünyasına ilk defa tanıtan ve yazarı hakkında bilgi vererek yayımlayan Fuad Köprülü’dür (M. Fuad Köprülü, Anatolische Dichter in der Seldschukenzeit II., Ahmed Faqîh, Körösi Csoma Archivum, II/1-2, 1926, s. 20-38). 

 Mecdut Mansuroğlu tarafından dönemin dil özellikleri dikkate alınarak yeni harerle yayımlanmıştır (Ahmed Fakîh, Çarh-nâme, yay. Mecdut Mansuroğlu, İstanbul 1956). Kitâbu Evsâfı Mesâcidi’ş-şerîfe, Ahmed Fakih’in ikinci eseridir. Aslı Londra, British Museum’da olan bu eser Hasibe Mazıoğlu tarafından bulunmuş ve yayımlanmıştır. Tek nüsha olan eser 347 beyitlik küçük bir mesnevidir. Çarh-nâme gibi mefâ’îlün mefâ’îlün fe’ûlün vezni ile yazılan bu eserde hece vezni ile yazılmış dörtlükler de bulunmaktadır. Yapı bakımından Kutadgu Bilig ile benzerlik gösteren eser, Türk edebiyatında yazılmış ikinci Türkçe mesnevidir. Anadolu Türk edebiyatında ise bir ilk olarak karşımıza çıkmaktadır. Kitâbu Evsâfı Mesâcidi’ş-şerîfe dil yönünden açık ve sade olup gerçekçi bir anlatıma sahiptir. Zaman zaman dünyanın geçiciliği, iyilerle arkadaş olunması ve sabrın elden bırakılmaması gibi öğütlerle dikkat çeken eserde, Peygamberin Medine’ye hicreti ve ravzası, Hazreti Ebubekir ve Hazreti Ömer’in mezarları, Mekke, Kabe’yi tavaf edişi, Hacerü’l-esved ve Harem’in özellikleri gibi konulara yer verilmiştir. Kubeys Dağı ile Hıra Mağarası’nı anlatan Ahmed Fakîh, Kudüs, Mescid-i Aksa, Kubbetü’s-sahra, Makam-ı Halil hakkında bilgi verdikten sonra Şam şehrinden övgüyle söz eder. İçerik yönünden bir çeşit seyahatname gibi görünen eseri, hacca dair yazılan ilk Türkçe mesnevi olarak da değerlendirmek mümkündür.

 XII-XIII. Yüzyıllarda Anadolu’da Gelişen Tasavvufî Türk Edebiyatı 183 Çarh-nâme’den beyitler mefâ’îlün mefâ’îlün fe’ûlün 1. Dirîgâ çarhun elinden hezârân Ki kılmışdur mu’attal bunça kârân 2. İşid imdi bu ahvâli i kardaş Çün ümmetdür biri birine ihvân 3. Yavuz sanmaya kardaş kardaşına Hakîkatdur bu sözüm bana inan 4. İşitdün ise sözüme kulak dut Gidermegil sözümi kulağundan 5. Bilür misin niçün geldün cihâna Seni kullığ içün yaratdı Sultân ... Beyitlerin düz yazı ile dil içi çevirisi 1. Bunca işi geçersiz (muattal) kılan feleğin elinden binlerce eyvâh. 2. Ey kardeş, şimdi bu olup bitenleri (ahvâli) işit, zîrâ ümmet birbirinin kardeşidir. 3. Kardeş kardeşi için kötü şey düşünmesin. Bu sözüm gerçektir, bana inan. 4 Bu sözümü işittinse kulak ver de sözümü aklından çıkarma. 5. Bu dünyaya niçin geldiğini biliyor musun? Tanrı (sultan) seni kulluk için yarattı. 

VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Özet XII-XIII. yüzyıllarda gelişen batı Türk edebiyatının Türk edebiyatı tarihi için deki yerini belirlemek Anadolu’nun Müslüman Türklerle başlayan tarihinde Türklerin daha önce yaşadıkları Doğu ve Batı Türkistan, Horasan ve İran bölgelerinde kazandıkları birikimlerin büyük yeri vardır. Aynı şekilde Anadolu, Selçuklularla yeni kimlik kazanmaya başladığında Türklerin daha önce bulundukları coğrafyalarda gelişen şiir anlayışı ve zevki de bu yeni vatana taşınmıştır. 

 Anadolu Selçuklu Devleti’ni kuran Türklerin yazı dilinin gelişmemiş olması ve edebî geleneklerinin bulunmaması, Selçuklu sultanlarının İran’ın Sasanî devri saray geleneğini örnek almaları, kimi zaman Arapçanın kimi zaman da Farsçanın resmî dil olması, Farsçanın edebî dil, Arapçanın da bilim dili olarak kullanılması sonucu Anadolu’da ilk zamanlarda Farsça ve Arapça çok sayıda eser yazılmıştır. Ancak Anadolu’da Türk nüfusunun zamanla artmasına bağlı olarak Türk edebiyatı da gelişmeye başlamış, Arapça ve Farsça eserlerin Türkçeye çevrilmesinin yanında bu dönemde ilk kez Türkçe eserler de yazılmıştır. XII-XIII. yüzyılda yazılan ilk eserlerin çoğu Arapça, Farsça ve bu dillerde yazılan eserlerden çeviri olsa da, bu dönemde Mevlana’nın ve Sultan Veled’in Farsça eserlerinde bulunan az sayıda Türkçe beyitler ve şiirler ile Ahmed Fakih yazdığı Türkçe şiirler Anadolu’da gelişen Türk edebiyatının önünü açmış, bunlardan sonra Yunus Emre, Âşık Paşa ve Gülşehrî başarılı eserler vermişlerdir. 

Bu dönemde yazılan az sayıdaki Türkçe eserler, Türk edebiyatının gelişmesine zemin hazırlamaları ve öncülük etmeleri bakımından çok önemlidir. XIII. yüzyılda Anadolu’da yaşayan şair ve yazarlar ile bunların eserleriyle ilgili değerlendirmeler yapmak Mevlana, Ahmed Fakih ve Sultan Veled, XIII. yüzyılda Anadolu’da gelişen ve batı Türk edebiyatı adı ile anılan edebiyata öncülük ederek yön veren şair ve yazarlardır. Bu yüzyılın ortalarına doğru doğan Yunus Emre’nin asıl verimli dönemi XIV. yüzyılın başlarına rast gelir. Mevlana Celaleddin-i Rumî:1207’de Horasan’ın Belh şehrinde doğan Mevlana, 17 Aralık 1273 tarihinde Konya’da ölmüştür. Şems-i Tebrizî ile tanıştığı1244 yılından sonra manevî yönden büyük değişiklik yaşayan Mevlana, Şems’in 1247 yılında Konya’dan ayrılmasından sonra kendisini şiire vermiştir. Şems’in hasretiyle Divan-ı Kebîr’i yazan Mevlana, eserinde Şems ve Hâmûş kelimelerini mahlas olarak kullanmıştır. Dîvan’ı Şems’e izafeten Dîvan-ı Şems adı ile de anılmıştır. Mevlana’nın en önemli iki eseri, her ikisi de manzum olarak yazılan Mesnevî (=Mesnevî-i Ma’nevî) ile Divan-ı Kebîr’idir. Fîhi Mâ Fîh, Mecâlis-i Seb’a ve Mektûbât ise başkalarının düzenlediği, özellikle öğrencileri ve sevenleri tarafından derlenen mensur eserlerdir. Dîvân-ı Kebîr: Gazel, terci-bend ve rübailerden oluşan Dîvân-ı Kebîr’de (=Külliyât-ı Şems) ilahî aşk, gönül derdi, sabır, hoşgörü, insanlara iyilik etmek ve yardımda bulunmanın önemi gibi konular anlatılmıştır. Dîvân-ı Kebîr, duygu yüklü ve oldukça hacimli bir eserdir. 40 binden fazla beyitten oluşan ve çeşitli yazma nüshaları bulunan eser, değişik dillere de çevrilmiştir. Dîvân-ı Kebîr, Mithat Bahari (1959) ve Abdülbaki Gölpınarlı tarafından Türkçeye çevrilmiştir (1957-1960). Dîvân-ı Kebîr’in batı dillerine yapılmış çevirileri arasında en tanınmış olanı Nicholson’un yaptığı çeviridir (Cambridge, 1898). Mesnevî: Mevlana’nın başta Kur’an’ı ve hadisleri kaynak olarak alıp tarikata mensup olanları (müritleri) ve toplumu eğitmek için yazdığı bu eserde, konunun gelişine göre Kelîle ve Dimne’den, Mantıku’t-tayr’dan hikâyelere yer verilmiştir. Ayrıca Hakim Senaî’nin Hadîkatü’l-hakîka’sından da yararlanılmıştır. Fâ’ilâtün fâ’ilâtün fâ’ilün vezniyle yazılan ve yaklaşık yirmi dört bin beyit olan Mesnevî’nin hatimesini (=sonucu) Sultan Veled yazmıştır. Mesnevî’nin gerek bölümler halinde gerekse bütün olarak, Türkçe, Farsça ve Arapça değişik zamanlarda tercüme ve şerhleri yapılmış, eser çeşitli dillere çevrilmiştir. Kendinden sonra dinîahlâkî konularda yazılan çok sayıda eseri etkileyip onlara kaynaklık etmiş olan Mesnevî, yüzyıllar boyu XII-XIII. Yüzyıllarda Anadolu’da Gelişen Tasavvufî Türk Edebiyatı 185 Mevlevî tekkelerinde okutulmuştur. 

Sürurî, Sudî, Şem’î, İsmail Rüsuhî Dede, Yusuf Dede, Nahifî, Şakir Mehmed ve Mehmed Murad, Mesnevî’nin tamamını tercüme veya şerh etmişlerdir. Fîhi Mâ Fîh: “Onun içindeki odur” veya yorumla, “ne varsa onda var” anlamına gelen bu eserde, Mevlana’nın bazı sohbetleri sırasında sorulan sorulara verdiği cevaplara; tasavvuf, din, ahlak ve felsefe ile ilgili görüşlerini anlattığı, dünya, insan ve şiir anlayışından söz ettiği konuşmalarına yer verilmiştir. Mecâlis-i Seb’a: Mevlana’nın yedi vaazının yakın çevresi tarafından kaydedilip bir araya getirilmesiyle meydana gelen bir eserdir. Eserde Dîvân-ı Kebîr’den ve Mesnevî’den beyitler de bulunmaktadır. Mektûbât: Mevlana’nın devlet adamlarına, dönemin ileri gelenlerine, dostlarına ve oğullarına yazdığı 1+50 kadar mektubun toplanmasıyla meydana gelen bir eserdir. 

Mülemmaları ve Türkçe Şiirleri: Ayrı bir eser halinde olmayan ve Farsça eserleri içinde yer alan bu şiirler, bazı araştırıcılar ve ilim adamları tarafından zaman zaman yayımlanmışsa da, Hasibe Mazıoğlu tarafından topluca neşr edilmiştir(2009). Sultan Veled: 1226 yılında Lârende’de (=Karaman) doğan Sultan Veled, 1312’de vefat etmiştir. Mevlevilik, Sultan Veled zamanında tarikat haline gelmiş ve zamanla yayılmış, Bursa ve Edirne başta olmak üzere, Osmanlı devleti içinde itibar görerek gelişmiş, hatta padişahların da ilgisini çekmiş, yardımını ve desteğini görmüştür. Sultan Veled, eserlerini Farsça yazmakla birlikte az da olsa Türkçe beyitlere ve şiirlere de yer vermiştir. Bu açıdan o, Ahmed Fakih ile birlikte, Anadolu’da başlayan Türk edebiyatında öncüdür. Sultan Veled’in Farsça manzum olarak yazdığı Dîvân, İbtidâ-nâme, Rebâb-nâme, İntihâ-nâme mesnevileri ile nesir olarak yazdığı Ma’ârif, adlı eseri vardır. Manzum eserlerinin toplam beyit sayısı 30.000’e ulaşan Sultan Veled’in devrinde velûd (=çok eser veren) bir şair olduğu görülür. Ahmed Fakih: Horasan’da doğan Ahmed Fakih, Konya’ya gelerek Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled’den fıkıh dersleri almış, bundan dolayı kendisine Fakih denmiştir. Ahmed Fakih’in kaynaklarda, Çarh-name ile Kitâbu Evsâfı Mesâcidi’ş-şerîfe adlı iki eseri bulunduğu ve 1251’de öldüğü belirtilmektedir. XIII. yüzyılda Anadolu’da tasavvuf edebiyatının ortaya çıkışı ve yayılma sebepleri ile önemli temsilcilerini sıralamak 

XIII. yüzyılda Anadolu’da tasavvuf edebiyatının ortaya çıkışı ve yayılmasının başlıca sebepleri;

 a) Selçuklular döneminde Anadolu’da siyasî hâkimiyet kurmak için yapılan sürekli savaşlar, taht kavgaları ve Moğol istilâsı sonucunda düzen ve asayişin bozulmasıyla yaşama gücü oldukça güçleşen, uzun süre barış ve huzur yüzü göremeyen Anadolu halkının sığınacak bir yer araması, 

b) Böyle bir ortamda ortaya çıkan Mevlana Celaleddin-i Rumî, Sühreverdî, Ahi Evren, Muhyiddin-i Arabî ve Sadreddin-i Konevî gibi mutasavvıf şahsiyetlerin ve Horasan’dan gelen Yesevî dervişlerinin dinî ve tasavvufî görüşlerini toplumun çeşitli kesimlerinde anlatmaları ve bu görüşlerinin yer aldığı eserler yazmalarıdır. Bu dönemde eserlerin Arapça ve Farsça yazılması, bu dilleri bilmeyen Türk halkına dini ve tasavvufu kendi dilleriyle öğretme ihtiyacını doğurmuştur. Bütün bunların sonucunda Anadolu’da Türkçe ile anlatılan bir din ve tasavvuf edebiyatı ortaya çıkmıştır. Şehirde yetişmiş aydın tabaka sufileri Farsça şiirler söylerken, Anadolu’ya yayılan Yesevî, Hayderî ve Bektaşî dervişleri de Türkçeyi kullanarak tekke edebiyatının meydana çıkmasına öncülük etmişlerdir. Anadolu’da ortaya çıkan bu dinî-tasavvufî edebiyatın ilk temsilcileri, Mevlana, Sultan Veled ve Yunus Emre’dir. Mevlana, eserlerini Farsça yazmakla birlikte az sayıdaki Türkçe şiirleri ve mülemmaları ile Türk edebiyatını yönlendirmiş, onun meclisinde bulunan Hoca Ahmed Fakih (öl. 1252) de Türkçe şiirler söylemeye başlamıştır. Mevlana’nın oğlu Sultan Veled Türkçe şiir söylemede, babasına göre bir hayli ileri gitmiş, onu bu yüzyılın sonunda Yunus Emre, XIV. yüzyılda ise Gülşehrî ve Âşık Paşa gibi şairler izlemiştir. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Hacı Mehmet KARAKAŞ

Hacı Mehmet KARAKAŞ 21.01.1988 yılında Adıyaman’ın Kâhta ilçesinin Yolaltı Askeran köyünde,  kalabalık bir çekirdek ailede, çiftçi bir baban...

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *