13 Mart 2021 Cumartesi

ANADOLU SELÇUKLULARI- KÜLTÜR EDEBİYAT

 ürkler Anadolu’yu fethettikten sonra gerçekleştirdikleri istikrarın bir sonucu olarak, bu coğrafyada geliştirip olgunlaştırdıkları Oğuz Türkçesini edebî bir dil hâline getirmişler, Türk dil ve edebiyatının en güzel ve olgun örneklerini vermişlerdir. Anadolu’da oluşan Türk edebiyatının bütün yönleriyle anlaşılması için Anadolu’nun fethinden sonra oluşturulan külterel yapıyı, düşünce hayatını, ilmî anlayışı, inanç sistemini ve edebiyat geleneğini bilmek gerekmektedir. Selçuklu hükümdarı Alparslan, 1071’de Malazgirt ovasında Bizans ordusunu yenerek Anadolu’nun Türk yurdu haline gelmesi, Türkleşmesi ve İslâmlaşmasının yolunu açmıştır. Ayrıca bu zaferle, Ön Asya, Selçukluların tasarrufuna geçmiş ve bu topraklara yoğun bir göç dalgası başlamıştır. Rum, Ermeni, Süryani gibi değişik milletlerin yaşadığı Anadolu’ya yönelik bu göç dalgasıyla Türkistan ve Horasan’dan yoğun bir şekilde Türk toplulukları gelmiştir. Bunların bir kısmı Anadolu’daki bazı şehirlere yerleşmişler, bir kısmı da burada yeni köy, kasaba ve şehirler kurmuşlardır.

ANADOLU’DA KÜLTÜREL VE İLMÎ HAYAT 

 I. Alaaddin Keykubad döneminde oluşturulan istikrar neticesinde, adalet, hoşgörü, düşünce özgürlüğü, emniyet ve asayiş, ekonomik zenginlik ve rahatlık oluşmuştur. Bu durum doğal olarak Anadolu’da, düzenli devlet idaresinin hâkim olmasına, kültür, sanat, ilim, irfan ve edebiyatın gelişimine imkân sağlamıştır. Ayrıca Anadolu Selçuklu sultanlarının, tıpkı ataları Karahanlı, Gazneli ve Selçuklu sultanları gibi, ilme ve sanata önem verip desteklemeleri, ilim adamı ve sanatkârları himaye edip korumaları ve onlara lâyık oldukları ikram ve ihsanda bulunmalarından dolayı, Anadolu’ya Türkistan, Suriye, Irak ve İran taraarından birçok âlim ve sanatkâr da gelmiştir. Türkler, Anadolu’da bir taraan cami, tekke, medrese, kervansaray, rasathane, hastane gibi yapılar yaparken diğer taraan, bunların temelini oluşturan çeşitli ilmî ve kültürel faaliyetlerde de bulunmuşlardır.

 Danişmendliler ve Selçuklular döneminde görülen bu tür faaliyetler, önce sarayda başlamış, akabinde şehirlerdeki şehzade muhitlerine sirayet etmiştir. İstikrarın sağlandığı dönemlerde, bu faaliyetler daha da yoğunluk kazanmıştır. Anadolu’da İlmî Faaliyetlerin Başlaması Anadolu’da ilk ilmî faaliyetler, 1071-1178 yılları arasında Sivas, Tokat, Amasya, Kayseri, Malatya ve civarlarında hâkimiyet kuran Danişmendliler döneminde ve onların hâkim olduğu bölgelerde başlamıştır. Bu devleti kuran Melik Ahmed Gazi, bilge bir kişiliğe sahip olduğu için Danişmend Gazi diye anılmış, kurduğu devlete de Danişmendiye denmiştir. Melik Ahmed Gazi, bir yandan yeni fetih hareketlerine girişmiş diğer taraan da fethettiği bölgelerde yoğun kültürel faaliyetlerde bulunup ilmî çalışmalara zemin hazırlamıştır. 

Anadolu’da yazılan en eski eser olan ve Melik Ahmed Gazi’ye sunulan Keşfu’l-akabe’de yer alan bir kayıt, Malazgirt Zaferi’nden kısa bir süre sonra Danişmendlilerde ilmî çalışmaların başladığını ve Melik Ahmed Gazi’nin birçok âlim ve sanatkârı himaye edip destekleyerek çalışma yapmalarına imkân sağladığını göstermektedir. Ayrıca Anadolu’daki medreselerin en eskilerinin, XII. asrın ilk yarısında ve Danişmendliler döneminde Tokat, Niksar, Sivas ve Kayseri’de yapılması da bu bilgiyi desteklemektedir. Danişmendliler, daha yoğun kültürel faaliyetlerde bulunup kültürel politikalarını yerleştirdikleri Tokat, Sivas, Amasya ve Çorum yörelerinin Türkleşmesi ve İslâmlaşmasını sağlamışlardır. Hatta hem gazilik ideali ile Türk kültürü ve “Türkmencilik şuuru”na büyük önem vermişler hem de bunları yerleştirmeye ve yaymaya gayret etmişlerdir. Nitekim Melik Ahmed Gazi ve beraberindekilerin kahramanlıklarının anlatıldığı Dânişmend-nâme bu kültürel anlayışın bir mahsulüdür.

 Dede Korkut Hikâyeleri, XIV. asırda Amasya’da derlenmiştir. Anadolu’da ilk Türkçe eser yazma geleneği, yine Amasya’da başlamıştır. Hatta Tokat, Anadolu Selçuklu şehzadelerinin eğitim aldıkları bir merkez hâline gelmiştir.

 Danişmendliler döneminin önemli ilim merkezlerinden bir diğeri ise, Kuzey Mezopotamya ve Suriye’den Anadolu’ya açılan ticaret yolu üzerinde yer alan ve Anadolu’nun Türkler tarafından feth edilmesinden önce Süryanilerin elinde bulunan Malatya’dır. Özellikle, Anadolu Selçuklu Sultanı Gıyaseddin Keyhüsrev’in veziri Malatyalı Muhammed Gazi, Şeyh Ebu Tahir Ahmed-i İsfahanî gibi İran asıllı kişiler, Malatya’ya gelip yerleşmişler ve burada ilmî ve kültürel faaliyetlerde bulunmuşlardır. Bu da, İran kültürü ile Süryanî kültürünün buluştuğu Malatya’ya, Sasaniler devrindeki ilmî ve fikrî hareketliliği yeniden kazandırmıştır. Hatta İran millî kültürünün yeniden canlandığı Malatya, Selçuklular döneminde şehzadelerin eğitim görüp devlet idaresine hazırlandıkları bir merkez hâline gelmiştir.

 I. Gıyaseddin Keyhüsrev ve oğlu I. İzzeddin Keykavus Malatya'da eğitim gören Anadolu Selçuklu sultanlarındandır. Burada var olan İran tesiri, Selçuklu sultanlarının eski İran şahlarının adlarını kullanmalarında ve çok iyi şekilde Farsça bilmelerinde etkili olmuştur. Anadolu Selçukluları döneminde Malatya’da, Şeyh Mecdüddin İshak’ın etkisiyle İslâmî ilimlerle ilgili yapılan çalışmalar yoğunluk kazanmıştır. Öğrencisi I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in ikinci defa tahta çıkmasından sonra, Anadolu Selçuklu Devleti’nin kültürel politikasına yön vermiştir. Hatta diplomat olarak birçok kez Bağdat ve diğer ülkelere gitmiş ve oralardan birçok ilim adamının Anadolu’ya gelmesini sağlamıştır.

 (Sufî İbn Arabî, Evhadiye tarikatının kurucusu Evhadüddin-i Kirmanî, Anadolu Ahi Teşkilatı’nın kurucusu olup Ahi Evren diye meşhur Şeyh Nasiruddin Mahmud, Muhaddis Ebu’l-Hasan Ali el-İskenderanî, Şeyh Hasan Onar ve Cemaleddin-i Vasıtî)

Malatya’ya çok sayıda kitap da getiren Şeyh Mecdüddin İshak, onları buradaki ilim adamlarının istifadesine sunmuştur.

 İbn Esir, Şihabeddin-i Sühreverdî olduğu anlaşılan bir filozofun, Rükneddin Süleymanşah’ın Tokat emiri olduğu sıralarda Tokat’a gittiğini ve Tokatlı bir bilgin tarafından Süleymanşah’ın huzurunda tartaklandığı için Tokat’ı terk etmek zorunda kaldığını bildirmesi, İranî zihniyet ile Türk düşüncesinin çatışma durumunda olduğunu göstermektedir. Hatta Türkmen sufî Evhadüddin-i Kirmanî, Malatya’da kendisine hizmet edeceği bir yer tahsis edilmediği için oradan kırgın vaziyette ve bir daha dönmemek üzere ayrılmıştır. 

 Evhadüddin-i Kirmanî ile Mevlana’nın hocası Şems-i Tebrizî arasındaki ihtilaf da bu iki kültürel çevre arasındaki anlaşmazlığın bir neticesidir. Ancak iki zihniyet arasında yapılan bu mücadelede, Malatya’nın iktidarlar üzerindeki ilmî, kültürel ve siyasî ağırlığı daha etkili ve yönlendirici olmuştur. Nitekim I. Gıyaseddin Keyhüsrev, eğitim almaları için oğullarından I. İzzeddin Keykavus’u Malatya’ya ve I. Alaaddin Keykubad’ı ise Tokat’a göndermiştir. Bunlardan I. Alaaddin Keykubad, hükümdarlığı sırasında Anadolu’da Türklük meûresini hâkim kılmaya çalışmış, bürokrasiye Türk asıllı kimseleri atamıştır. Hatta bu dönemde, Türkmen şeyhler ile ilim ve fikir adamları himaye edilmiş, Ahi teşkilatı bütün Anadolu’ya yayılmış, şehirlerdeki belediye hizmetleri Ahilere verdirilmiştir. Diğer taraan İran tesiri altında olan II. Gıyaseddin Keyhüsrev, iktidara gelişinden itibaren Türkmenlere karşı olumsuz bir davranış sergilemiştir. Hatta bu dönemde atabek olan Sadeddin Köpek, Türkmen ve Ahileri devlet kademelerinden uzaklaştırırken İran asıllı kişileri yüksek mevkilere getirmiştir. Sultana karşı ayaklanan Türkmen beyleri ile devlet adamlarını ise ya öldürtmüş ya da tutuklatmıştır. Sultan II. Kılıç Arslan, XII. asrın sonlarında Danişmendliler devletini ortadan kaldırıp Tokat ve çevresini oğlu Rükneddin Süleymanşah’a vermiştir. Daha sonra Anadolu Selçuklu tahtına oturan Süleymanşah, Tokat ve çevresinde Danişmendoğlu Melik Ahmed Gazi’nin başlattığı ilmî ve fikrî geleneği devam ettirmiştir.

 Moğol istilâsıyla birlikte Tokat ve Malatya, ilim ve kültür merkezi olma özelliğini kaybetmiş, dönemin ünlü bazı âlim ve filozoarını bünyesinde toplayan Anadolu Selçukluları’nın başkenti Konya ise ilim merkezi olma vasfını kazanmaya başlamıştır. Nitekim bu dönemde kelâm ve mantığa dair Metâli’u’l-envâr ve Konya medreselerinde okuttuğu Beyânü’l-hak ve Kitâbu’l-menâhic adlı eserleriyle Kadı Siraceddin-i Urmevî, mantık ve felsefe ile ilgili çalışmalarıyla Kadı İzzeddin-i Urmevî ve Şeyh Sadreddin-i Konevî ile zahir ve batın ilimlerde zirveye ulaşan Mevlana Konya’da bulunan önemli simaları oluşturmaktaydı.

 Kayseri, Sivas, Amasya, Erzincan, Niğde, Kırşehir, Kütahya, Aksaray, Ankara ve Kastamonu bu dönemde gelişme göstermiş diğer önemli kültür merkezleridir. Anadolu Selçuklu Devleti’nde Düşünce (616/1220’ye kadar) Anadolu Selçuklu Devleti’nin kuruluşunun ilk 150 yılında (yaklaşık 616/1220’ye kadar) ve Danişmendliler döneminde Anadolu’da yazılan eserlerin hemen hepsi tıp, astronomi, matematik, felsefe gibi aklî ve tabiî ilimlere aittir. Bunda, ilk dönem Selçuklu sultanları, şehzadeleri ile Danişmendli devlet adamlarının Mutezile eğilimli olmaları etkili olmuştur. 

Akliyeci geleneğin, XIII ve XIV. asırlarda Tokat ve çevresinde devam ettiğini, İbn Serrâc’ın 715/1315’te yazdığı Teşvîku’l-ervâh ve’l-kulûb isimli eseri göstermektedir. Mutezile: İslâm’ın doğuşundan yaklaşık bir asır sonra ortaya çıkmış, İslâm dinini akıl ölçü ve kurallarına göre yorumlayan dinî ve felsefî bir hareket. 102 VII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Bu dönemde, çoğunluğu Anadolu’da yazılan eserlerin konusu, daha çok felsefe ile tabiî bilimlere aittir. 

Anadolu’da yazılan ilk eser olan Keşfü’l-akabe, Farsça olup astronomi ve felsefeyle ilgilidir.

 Şihabeddin-i Sühreverdî’nin Berkyaruk’a takdim ettiği Pertevnâme, felsefeye dairdir.

 Tiisli Hubeyş b. İbrahim’in Arapçadan Farsçaya tercüme ettiği Usûlü’l-melâhim isimli fal kitabı, II. Kılıç Arslan adına yazdığı Kâmilü’t-ta’bîr isimli rüya tabirnamesi ile astronomi ile ilgili olan Beyânu’n-nücûm’u da gizli ilimler hakkındadır. 

II. Kılıç Arslan’ın oğullarından Sivas valisi Kutbeddin Melikşah adına yazdığı Kifâyetü’t-tıb ile Sıhhatü’l-ebdân ise tıpla alakalıdır. 

Sözlük ve emsile konusunda Kânûnu’l-edeb isminde bir eser daha kaleme almıştır. Bu eserlerin genellikle geniş bir okuyucu kitlesine hitap etmek için yazılmış oldukları dikkat çekmektedir.

 Şihabeddin-i Sühreverdî, Farsça ve Arapça birçok eser kaleme almıştır. Arapça eserlerinden en önemlileri, İşrakî felsefesini ihtiva eden Hikmetü’l-işrâk, felsefe ve ilâhiyatla ilgili et-Telvîhât ile tasavvufa ait olan Heyâkilü’n-nûr’dur. Sühreverdî, özellikle felsefî konuları çeşitli simge ve işaretlerle açıklayan Farsça mensur eserler de kaleme almıştır.

 Kayseri’de telif edilen Bûstânu’l-kulûb, Erzincan veya Tokat’ta yazılıp Nasireddin Berkyaruk’a takdim edilen Pertev-nâme, Âvâz-i Per-i Cibrîl, Risâle-i Lügat-i Mûrân, Risâle-i Sefîr-i Sîmurg ve Mûnisu’l-uşşâk bunlardandır. Akıcı ve sade bir dil ve üsluba sahip olan eserler, ekseriyetle çeşitli hikâyelerin bir araya getirilip anlatılması şeklinde tertip edilmişlerdir. Konular bazen soru-cevap tarzında işlenmiştir. Sühreverdî, Arapça, özellikle de tasavvufî mahiyette yazdığı eserlerle bu dönemde dikkat çeken

 yazarlardandır. Muhammed b. Gazî-i Malatyavî’nin edebî yönüyle dikkati çeken Ravzatü’l-ukûl’u, Marzubân-nâme’nin Farsçaya yapılan ilk tercümesidir. Berîdü’s-sa’âde’si ise, üslûbunun güzelliği ve hikâyecilikteki başarısını göstermektedir.

 Kemaleddin Ebu Bekr b. Sa’idü’rradî’nin Farsça olarak Nasireddin Berkyaruk adına kaleme aldığı Ravzatü’l-menâzır li’lmeliki’n-nâsır da kelâm ilmine aittir.

 Ravendî’nin 599/1203’te başlayıp 603/1206 yılında tamamlayıp Gıyaseddin Keyhüsrev’e ithaf ettiği, Büyük Selçuklular ile İsfahan Selçukluları konu edinen Râhatu’s-sudûr ve Âyetü’s-sürûr adlı tarihî bir eseri vardır. Fars nesrinin en güzel örneklerinden biri olan eser, hem sahip olduğu akıcılık hem de birçok tarihî, kültürel ve sosyal olaydan bahsetmesinden dolayı, VII/XIII. asrın en önemli kitaplarındandır. Anadolu Selçuklu Devleti’nde Düşünce (616/1220’den sonra) I. Alaaddin Keykubad’ın tahta çıkışından (616/1220) sonraki dönemde fikrî ve ilmî inkişaf, özellikle Moğollar’ın 640/1243 yılında Anadolu Selçuklu Devleti’ni hâkimiyetleri altına almalarından dolayı zayıarken, dinî-tasavvufî düşünce ön plana çıkıp gelişme göstermiştir.

 XIII. asrın ilk çeyreğinden itibaren Moğol istilâsından kaçıp huzur ve rahatın mekânı olarak gördükleri Anadolu’ya gelen mutasavvıarın yaptıkları faaliyetler, Anadolu’daki fikrî dengenin tasavvufa kaymasını sağlamıştır. Bunda Moğolların, Anadolu’da oluşturduğu şiddetli baskı ile gerçekleştirdiği acımasız katliamların, çaresizlik ve umutsuzluk içerisindeki halkı, huzurun kaynağı olarak görülen tekke ve zaviyelere yöneltmesi de etkili olmuştur. Böylece Anadolu halkı mistikleşirken pozitif ilimlere karşı olan ilgi azalmıştır. Ayrıca Moğolların Anadolu’da gerçekleştirdikleri bu katliam ve yaptıkları zulümlerden dolayı birçok âlim ve bilge ya öldürülmüş ya da Anadolu’yu terk etmiştir. Bu durum, Anadolu’daki ilmî ve fikrî faaliyetleri olumsuz yönde etkilerken, doğal olarak yazılan eserlerin konusuna da tesir etmiştir. Bu dönemde, çoğunluğu Farsça olmak üzere Farsça, Arapça ve Türkçe yazılan dinîtasavvufî-ahlâkî mensur eserlerde artış olmuştur. Nitekim Farsça olarak kaleme alınan

 Bahaeddin Veled’in Ma’ârif, 

Seyyid Burhaneddin’in Ma’ârif,

 Şems-i Tebrizî’nin Makâlât, 

Mevlana’nın Fîhi Mâ Fîh ve Mecâlis-i Seb‘a,

 Sultan Veled’in Ma’ârif,

 Baba İlyas-ı Horasanî’nin Emsile: Arapça fiillerin çekimi hakkında bilgi veren kitap. Cihâd-nâme,

 Necmeddin-i Daye’nin Mirsâdü’l-ibâd ve Sirâcu’l-kulûb,

 Hacı Bektaş-ı Velî’nin Makâlât-ı Gaybiyye ve Kelimât-ı Ayniyye, 

Sa’idüddin-i Ferganî’nin Menâhicü’l-‘ibâd ile’lme’âd ve Şerh-i Kasîde-i Tâ’iye-i İbn-i Fâriz,

 Fahreddin-i Irakî’nin Lemeât ve İstilâhât-i ‘İrfâni-yi ‘İrâkî, Sadreddin-i Konevî’nin Tabsıratü’l-mübtedî ve Tezkiretü’l-müntehî, 

Ahi Evren’in Metâli’ü’l-îmân, Tabsıratu’l-mübtedî ve Tezkiretü’l-müntehî, Mürşidü’l-kifâye, Letâ’if-i Gıyâsiyye, Letâ’if-i Hikmet, 

Medh-i Fakr u Zemm-i Dünyâ, Mektûbât Beyne Sadreddîn Konevî, Yezdân-şinaht ve Âgâz u Encâm’ı; Arapça olarak yazılan İbn Arabî’nin el-Fütûhatü’lmekkiyye,

 Fusûsü’l-hikem, Fazl (Fezâ’il) Şehâdet el-Tevhîd ve vasf Tevhîd el-Mûkınî, Kitâb Hutbe fî-Keyfiyet Tertîb el-Âlem ve Şeklih, Kitâb Hilyet el-Abdâl, Tâc el-Terâcim fî-İşârât elİlm ve Letâ’if el-fehm, Kitâb el-Şevâhid, Kitâb el-Celâle ve Huve Kelimât Allah, 

Sadreddin-i Konevî’nin Nusus, Fükûk, Risâletü’l-vücûd, Miâhu Gaybi’l-cem’ ve’l-vücûd, İ’câzü’l-beyân fî-Tefsîri Ümmi’l-Kur’ân ve en-Nefehâtü’l-İlâhiyye, 

Ahi Evren’in el-Menâhicü’s-seyfiyye ve Müsâri’ü’l-müsâri’, 

Hacı Bektaş-ı Velî’nin Makâlât, Yusuf b. Ebi Said Ahmed-i Sicistânî’nin Münyetü’l-müî ve Gunyetü’l-fukahâ’sı ile Türkçe telif edilen Hacı Bektaş-ı Velî’nin Şerh-i Besmele’si 

 Sipehsalar-Ferudun b. Ahmed’in Mevlana hakkında kaleme aldığı Risâle-i Sipehsâlâr isimli Farsça bir menkabesi 

Muhammed b. Muhammed b. Mahmud-ı Hatib, Farsça Fustâtü’l-adâle fî-Kavâidi’s-saltana, Ahmed b. Sad b. Mehdî-i Erzincanî ise, I. Alaaddin Keykubad adına Arapça Kitâbü’l-letâifü’l-alâiyye fi’lfezâili’s-seniyye isminde bir siyasetname 

 İnşa sanatı hakkında Hasan b. Abdü’l-mü’min-i Hoyî’nin Gunyetü’l-kâtib ve Münyetü’ttâlib, Rüsûmü’r-resâ’il ve Nücûmü’l-fezâ’il, Nüzhetü’l-küttâb ve Tuhfetü’l-elbâb, Kavâ’idü’rresâ’il 

 Ferâ’idü’l-fezâ’il, Emir Bedreddin Yahyâ’nın ise Münşe’ât-ı Bedreddin Yahyâ 

 Mevlana’nın mektupları, Mektûbât;

 Zeki el-Konevî’ninkiler ise Ravzatü’l-küttâb 

Bu dönemde mantık ve hikmet alanında da eserler verilmiştir.

 Mahmud b. Ebi Bekr b. Ahmed-i Urmevî’nin Letâ’ifü’l-hikme ve Metâli’u’l-envâr isimli eserleri bunlardandır. 

Muhammed b. el-Hüseyn el-Mu’inî de Kur’ân’ın anlaşılmasını kolaylaştırmak için Beşâirü’n-nezâ’ir isimli bir sözlük hazırlamıştır.

 Nasireddin-i Sicistanî, gizli ilimlere dair Dakâyiku’l-hakâyık’ı,

 İbn Bibi de Anadolu Selçukluları tarihi olan el-Evamirü’l-ala’iye fi’lumuri’l-ala’iye [Selçuk-name]

 Anadolu Selçuklu Devleti ve Danişmendliler dönemi düşünce hayatı hakkında geniş bilgi için Mikâil Bayram’ın Türkiye Selçukluları Üzerine Araştırmalar (Konya 2003) isimli kitabına başvurabilirsiniz. Anadolu Selçuklu Devleti dönemindeki düşünce hayatı hakkında bilgi veriniz. Anadolu’da İlim Anadolu Selçuklu Devleti’nde aklî ilimlerde önemli gelişmeler ve değişmeler olmuştur. Bu ilimlerin, sosyal hayattaki teknik uygulamaları geliştirilirken teorik çerçeveleri zenginleştirilmiştir. Bu ilimlerden ilk göze çarpan ve özellikle istihbarat için oldukça önemli olan astrolojidir. Çünkü astronomi ile matematiğin birleşimine dayanan astroloji, temelinde yer alan kozmolojik ilkelerden hareketle, geleceğe dair olması mümkün ya da muhtemel olayların tespiti konusunda önemlidir. Daima yeni yeni yerler fethetmeyi amaç edinen sultanların sık sık müracaat ettikleri bir ilim olan astroloji, Anadolu Selçuklu sultanları tarafından hem desteklenmiş hem de bu ilimle uğraşan kimseler himaye edilmişlerdir. II. Kılıç Arslan döneminde yaşayan Tiisli Hubeyş b. İbrahim, Alaaddin Keykubad devrinde yetişen ve tarihçi İbn Bibi’nin annesi olan Bibi Müneccime, Esirüddin ve Bahaaddin Şang-ı Müneccim astroloji ile uğraşan ilim adamlarındandır. İnşa: Sanatlı ve süslü düz yazı, mektup. 

Astronomi de Anadolu Selçukluları’nın üzerinde durduğu ve önemli saydıkları bilim dallarındandır. Nitekim Anadolu’da yazılan ilk eser olan Keşfü’l-akabe’nin, bir astronomi kitabı olması bunu göstermektedir. Genelde İslâm âleminde, özelde Anadolu’da, astronomiye olan ilginin sebebi, bu ilmin her zaman insana yeni ufuklar vermesi, kişiyi daima gizemini koruyan gökyüzüne, uzaya ve evrene yöneltip her olayı araştırmaya sevk etmesidir. Dinî, iktisadî hatta siyasî yönden önemli bir ilim olarak görülen astronominin, hem pratik hem de teorik yönüyle ilgili çeşitli çalışmalar yapılmıştır.

 Kutbeddin-i Şirazî, Esireddin-i Ebherî, İlyas b. Ahmed, Hubeyş b. İbrahim-i Tiisî, Ebu Ali b. Ebi’l-hasan elSufî ile Muvaak-ı Kayserî bu dönemde astronomi alanında eser veren kişilerdir. 

Anadolu’da, astronominin yanında kozmoloji de ilgi çekmiştir. Burada oluşan kozmoloji, İslâm kozmolojisini esas almıştır. Dolayısıyla bu ilim, dine dayalı olup Kur’ân’a bağlı olarak geliştirilmiştir. 

Mevlana, Anadolu’da İslâm kozmolojisini ele alan kişilerdendir. Anadolu Selçukluları döneminde matematik, günlük hayat ve maliye teşkilatı için önemli bir ilimdir. Özellikle bu alanda ondalık konumsal sayı sistemine dayalı olan “hisâb-ı hindî” kullanılmıştır. Hatta ilk defa ondalık kesirlerden günlük hayatta yararlanılmıştır. Diğer taraftan astronomi ve trigonometri için gerekli olan “hisâb-i sittîn” yani varsayıma dayalı olup gerçek olmayan sayıların hesabı da öğrenilmeye devam edilmiştir. Bu dönemde, hukukçular da matematik kullanmışlardır. Astroloji gibi hem askerî hem de içtimaî karşılığı bulunan diğer bir disiplin de kimya ile onun batınî tarafını temsil eden simyadır. Kimya ve simya, ucuz ve değersiz metallerin altın ve gümüşe dönüştürülmesine imkân verdiği için, özellikle sultanlara maddi katkı sağlamıştır. Hatta ayna, kâğıt, boya gibi madde ve eşyaların üretildiği atölyelerde teknik üretime destek olmuştur. 

Bu dönemde, Cabir b. Hayyan ve Ebu Bekir Zekeriya Razî çizgisinde olan eski kimya-simya kitapları kullanıldığı gibi, birçok yeni eser de telif edilmiştir. Daha çok simya ve diğer gizli ilimlere dair çalışmalarıyla tanınan Cevberî, Kitâbü’lmuhtâr fî-Keşfi’l-esrâr isimli eserinde, simya ilminin tarihi hakkında bilgi vermiştir. 

Sağlık hizmetlerine çok önem verilen Anadolu Selçukluları dönemi tıbbı, genel tıp tarihi içerisinde önemli bir konuma sahiptir. Bu dönemde, yaygınlaştırılan sağlık kurumlarıyla tıp topluma mal edilmiş, Ebu Bekir Zekeriya Razî’nin klinik tıp yöntemi ile İbn Sina’nın teorik tıp anlayışı birleştirilerek kullanılmıştır. Her yönüyle geliştirilip donatılan hastanelerde, klinik tıbbın bütün gerekleri yerine getirilmiş, hekim yetiştirilmesine ise özel bir önem verilmiştir.

 Ayrıca Anadolu’nun hemen her şehir ve kasabasına Dârü’ş-şifâ, Dârü’l-âfiye, Dâru’s-sıhha veya Bîmâristân adlarıyla hastaneler inşa edilmiştir. Anadolu Selçukluları, yaptırdıkları bu hastaneleri destekleyen kaplıca, hamam, içme ve ılıca da tesis edip çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanmışlardır. Ayrıca hastanelerde, tedavinin yanında tıp eğitimi de verilmiştir. Anadolu’daki tabiî ilimler üzerindeki bu çalışmalar, bilimin iş alanına uygulanıp insanların sosyal ve çalışma hayatlarına katkı ve kolaylık sağlaması düşüncesini oluşturmuştur. Böylece bilimin işe dönüştürülüp uygulamaya geçirilmesi için gayret edilmiştir. 

II. Kılıç Arslan döneminde Kayseri’de yaşayan ve sanat alanında bilimden geniş ölçüde yararlanılabileceğini savunan Tiisli Hubeyş b. İbrahim, Beyânü’s-sınâ’at isimli eserinde, sanat alanında bilimden yararlanmanın yollarını göstermiştir. Aynı dönemde Diyarbekir Artukluları devri bilgini Cizreli Ebu’l-izz İsmail b. er-Rezzaz, el-Câmi’ Beyne’l-ilm ve’lamel adlı kitabında, birçok otomatik makinenin projesini çizip ilmin işe dönüştürülmesinin yollarını göstermiştir. Anadolu’da bu düşünceyi hayata, daha çok Ahi teşkilatına bağlı olan ve çeşitli sanat dallarında çalışan ahiler geçirmişlerdir. 

 Anadolu Selçukluları döneminde, toplumsal bilimlerle ilgili çalışmalar da yapılmıştır. Nitekim ferdin, ailenin ve toplumun idaresi konularında çeşitli eserler yazılmıştır.

 Bu dönem şairlerinden ve devlet adamlarından olan Muhammed bin Gazi el-Malatyavî’nin devlet idaresi ve ahlâka dair olan Ravzatu’l-ukûl’u, İspehbûd Merzbân b. Rüstem’in Merzbân-nâme’sinin Taberî dilinden Farsçaya yapılan tercümesidir. I. Alaaddin Keykubad, bilginleri bu konularda kitap yazmaya teşvik etmiştir. 

Anadolu Selçuklu devlet adamları, coğrafyaya büyük ilgi duymuşlar; çıktıkları seferlere dair “günlük” benzeri eserler kaleme almışlardır. Coğrafyaya ait konular, astronomi ilmi içerisinde matematiksel yönden incelenmiş; coğrafya eserlerinde ise ele alınan ülkelerin bitki ve hayvan örtüsü, iklimi ve beşerî yapısı hakkında ayrıntılı bilgiler verilmiştir. 

Bunların dışında mantık ve hikmet alanında da eserler yazılmıştır. Mahmud b. Ebi Bekr b. Ahmed-i Urmevî’nin Letâ’ifü’l-hikme ve Metâli’u’l-envâr isimli eserleri bunlardandır. Anadolu’daki ilim hayatı hakkında geniş bilgi için İhsan Fazlıoğlu’nun, “Selçuklular Döneminde Anadolu’da Felsefe ve Bilim (Bir Giriş)” (Cogito –Selçuklular, sy. 29, 2001, s. 152-67) ile Esin Kahya’nın “Türkiye Selçuklularında Bilimsel Çalışmalar”, (Türkler, c. 7, 2002, s. 540- 59)

 İlmin Yapıldığı Mekânlar: Medreseler Türk hâkimiyetine giren Anadolu’da, çeşitli medreseler tesis edilmiştir. Bunların bir kısmı Anadolu Selçukluları bir kısmı da Anadolu’nun çeşitli yerlerinde kurulan Türkmen beyliklerinde inşa edilmiştir. Kuruluş aşamasında, yapılanma ve örgütlenme yönünden Büyük Selçuklu medreselerinin örnek alındığı bu medreselerde, eğitim ve öğretim faaliyetleri iyi bir şekilde organize edilmiş ve eğitimin devletin kontrolüne girmesi sağlanmıştır. Hatta eğitim ve öğretim, oluşturulan fiziki mekân ve alt yapı, eğitim ve öğretim kadrosu ve öğretim programı standart bir yapıya kavuşturulmuştur.

 Medreselerin en eskisi Konya’da II. Kılıç Arslan zamanında yapılan ve İpekçi diye meşhur olan Şemseddin Ebu Said Altun Aba Medresesi

Konya’daki Şerif Mes’ud Medresesi, Sırçalı Medrese, Karatay Medresesi, 

Kayseri’deki Sahibiyye Medresesi ve Külük Camii Medresesi, 

Sivas’taki Gök Medrese, 

Tokat’taki Gök Medrese ve Çukur Çeşme Medresesi, 

Kırşehir’deki Cacabey Medresesi, 

Konya- Aksaray’daki Tacü’l-vezir Medresesi, 

Malatya’daki Ulu Cami Medresesi, 

Afyon’daki Kale Medresesi, 

Antalya’daki İmâret, Ata Bey ve Karatay Medreseleri 

 Anadolu’da, umumî medreselerin yanında, belli bir ilim dalı üzerinde eğitim-öğretimin yapıldığı ihtisas medreseleri de inşa edilmiştir. Bunlar içerisinde en çok dikkat çekenler, Hz. Peygamber’in söz ve fiillerinden ibaret olan hadislere tahsis edilen dârü’lhadîslerdir.

 Konya’daki İnce Minareli Dârü’l-hadîs ile Sivas’taki Çie Minareli Dârü’lhadîs bu tip medreselerdir. Kur’ân’ın farklı lehçelerde okunması konusuna tahsis edilen dârü’l-kurrâlar da bu dönemde tesis edilmiştir. Konya’da bulunan Sâhib Atâ, Ferhuniye, Sa’deddin Ömer ve Nasuh Bey bu tip medreselerdendir. Ayrıca pratik eğitimin daha önde tutulduğu birçok dârü’ş-şifâ da inşa edilmiştir. Ayrıca Konya’da Sırçalı Medrese’de fıkıh, Kırşehir ve Kütahya medreselerinde astronomi, Kayseri’de Çie Medrese’nin birinde tıp öğrenimi yapılmıştır.

 Anadolu’da kurulan bu medreseler ile tekke ve dergâhların birçoğunda, ilim ve irfanın değişmez bir parçası olarak telakki edilen ve ilim adamları ile öğrencilerin kitaba kolayca ulaşmalarını sağlayan kütüphane de bulunmaktaydı. 

 

Anadolu’da Tasavvufî Düşüncenin Temsilcileri

 

Moğol istilasından kaçarak veya Selçuklu sultanlarının daveti üzerine Anadolu’ya gelen ve burada tekkelerini kurarak düşüncelerini yayan sûfîlerin görüşleri doğrultusunda bazı mektep veya tarikatlar oluşmuştur. Bunları ve temsilcilerini şöyle sırlamak mümkündür:

a- Vahdet-i Vücud mektebi: Muhyiddin-i Arabî, Sadreddin-i Konevî bu ekolün en önemli temsilcileridir.

b- Sühreverdilik: Evhadeddin Kirmani. Bu tarikat; daha çok Konya, Kayseri, Tokat ve Amasya gibi önemli kültür merkezlerinde yayılmıştır.

c- Kübrevilik: Necmeddin Dâye, Bahaeddin Veled, Burhaneddin Muhakkk-ı Tirmizî ve müritleri. d- Mevlevilik: XIII. yüzyılın ikinci yarsında ortaya çıkmış, son iki mektebin bağdaştırmacı bir tasavvuf anlayışını temsil etmiş ve özellikle Osmanlı’da önemli bir yer edinmiştir.[16] Bu tarikat ve mekteplerin dışında kalan başka sufîler de bulunmaktadır:

 

Fahreddin Irakî-Tokat;

Müeyyededdin el-Cendî;

Sadeddin Ferganî;

Afifeddin Tilimesanî;

Hacı Bektaş Veli; Hacı Bektaş ve civarları;

Seyyid Mahmud Hayranî;

Hacı İbrahim Sultan.[17]

Burada söz konusu edilmesi gereken dört zümre daha vardır. O da Aşıkpaşazade’nin eserinde bahsettiği ve Anadolu’da İslamiyet’in yayılmasında önemli rol oynayan dört tâifedir: “Ve hem bu Rûm’da dört tâife vardır kim, misafirler içinde anılır. Biri Gâziyân-ı Rûm, biri Ahîyân-ı Rûm ve biri Abdâlân-ı Rûm ve biri Bâcıyân-ı Rûm. İmdi Hacı Bektaş Sultan bunların içinden Bâcıyân-ı Rûm’ı ihtiyar etti kim. O Hâtun Ana’dır. Onu kız edindi, keşf ve kerametini ona gösterdi, teslim etti, kendi Allah rahmetine vardı”.[18] Böylece aşağıda bahsedilecek olan Hacı Bektaş Veli’nin bu zümrelerden birini seçtiğini belirtmiştir.

 

Anadolu Selçukluları zamanında Anadolu’ya gelen ve burada faaliyette bulunan, düşünceleri ile söz konusu devleti etkileyen, kendilerinden sonra da düşünceleri şu veya bu şekilde yaşayan veya kesilen tasavvuf erbabı bulunmaktadır. Bu sayı oldukça fazladır. Zira bu dönem “tasavvuf tarihi” bakımından tarikatlaşma dönemi sayılmaktadır. Ayrıca felsefî tasavvuf düşüncesinin gelişmesinde önemli rolü olan ve tasavvufta “vahdet-i vücud” anlayışını zirveye çıkaran İbn Arabî bu çağda yaşadığı gibi, ömrünün bir kısmını da Anadolu Selçuklularının başkenti Konya’da geçirmiş ve sultanlarla yakın temaslarda bulunmuştur. Bu bakımdan Anadolu’nun söz konusu dönemdeki tasavvufî macerası oldukça önemlidir.

 

Özellikle XIII. yüzyıl başlarından itibaren Mâveraünnehir, Harezm, Horasan, Azerbaycan ve Suriye’den göç ederek gelen dervişlerin büyük kısmı Türk olmakla beraber, aralarında İran ve Arap asıllı olanlar da vardır. Bunlar Anadolu’da Kayseri, Konya ve Sivas gibi büyük şehirlere yerleşerek, zaviyeler kurarak faaliyetlerde bulunmuşlardır. Anadolu Selçuklu sultanları I. İzzeddin Keykavus, Alaaddin Keykubad, onların devlet adamları, vezirler ve diğer zengin kimseler de bu dervişlerin kurdukları zaviyelere zengin vakıflar tahsis etmişlerdir.[19]

Anadolu’da faaliyette bulunan dervişleri kesin bir çizgiyle birbirinden ayırmak mümkün olmadığından, bunlar hakkında bilgi verilmesi için belli bir metot takip edilmelidir. Biz de daha sonra tarikat özelliğini devam ettirmeyenleri şahıs olarak, bir tarikat olarak tarihe mal olanları da o tarikatın içinde değerlendirmeye çalıştık.

 

Evhadeddin Kirmanî (Öl. 635/1238)

 

Anadolu Selçukluları döneminde doğan ve bu devletin sınırlarında belli bir süre yaşayan önemli mutasavvıflardan birisidir. İran’ın Kirman bölgesinde dünyaya gelmiş, daha sonra o zamanın ilim merkezi olan Bağdat’a giderek burada ilim tahsil etmiş, bir taraftan da tasavvufa meylederek, bir mürşide intisab etmiştir. Devrinin diğer sûfîleri gibi “Fütüvvet Teşkilatı”na girmiş ve seyahatlere başlamıştır.[20] Kirmanî seyahatlerin birisinde Anadolu’ya gelmiş ve Kayseri’de ikamet etmiştir. Bu sırada Anadolu Selçuklu devletinin başında bulunan I. Gıyaseddin Keyhusrev İslam dünyasının çeşitli yerlerinden alim ve sûfîleri Anadolu’ya davet etmiştir. Bunlar arasında Muhyiddin İbn Arabi, Evhadeddin Kirmanî ve Ahi Evran da bulunmaktadır.

 

Kirmanî, Anadolu’dan ayrılırken yerine bıraktığı müridlerinden, Zeyneddin Sadaka, Konya’da Sadr-ı Hakim adlı bir zaviye kurmuş ve irşad faaliyetlerine burada devam etmiştir. Ayrıca Konya Ereğli’si’nde de müridleri olduğu anlaşılmaktadır.[21]

 

Kirmanî ile İbn Arabî arasında bir dostluk olduğu her ikisinin de Bağdat, Malatya ve Konya’da beraber olmalarından anlaşılmaktadır. Sadreddin Konevî kendisinden geniş çapta yararlanmış ve fikirlerinden etkilenmiştir.

 

Kendisine nispet edilen Evhadiyye Tarikatı, Türkmenler arasında yayılmış, özellikle müridi ve aynı zamanda damadı olan Ahi Evren, Anadolu’da ahilik teşkilatının kurucusu olarak, onun görüşlerini yaymıştır. Bunun dışında Kirmanî’nin 30’a yakın müridinden bahsedilmekte ve bunlar Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde şeyhlerinin görüşlerini yaydıkları ifade edilmektedir.[22] Ayrıca Kirmanî, Kayseri’de bulunduğu sıralarda bir evlilik yapmış ve bu evlilikten doğan Fatma adlı kızı, Anadolu’da “Bacıyan-ı Rum” olarak tanımlanan kadınlar teşkilatının liderliğini yapmıştır.[23]

 

Kirmanî’nin, Anadolu Selçuklu sultanı I. Gıyaseddin Keyhüsrev’e hitaben şöyle bir rubaîsi vardır:

 

Kayser’in ayağının altında yer eskimekteydi

Köşkü gök yüzüne yükselmiştir

Ey Keyhüsrev, onun yerini almış durumdasın

Söyle: O Köşk nerede? Kayser’se sanki hiç yaşamadı.”.[24]

 

Necmeddin Daye (öl. 654/1256)

 

Necmeddin-i Kübra’ya (öl. 618/1221) nispet edilen Kübreviyye Anadolu sahasında pek yayılmamasına karşılık, Kübrevî’nin iki takipçisi onun görüşlerini bu sahada temsil etmişlerdir. Bunlardan birisi Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled, diğeri de Necmeddin Daye’dir.

 

Necmeddin Daye, doğduğu yer olan Rey’den ayrılarak, ilim tahsili için çeşitli İslam şehirlerini gezdikten sonra Anadolu’ya gelmiş ve burada Kayseri, Sivas ve Konya’ya uğramış, Konya’da Mevlana Celaleddin ile görüşmüştür. Yazmış olduğu Mirsadu’l-İbad adlı eserini I. Alaaddin Keykubad’a takdim etmiş ve bu eserinde Selçuklular ve özellikle dönemin sultanı Alaaddin Keykubad hakkında övgü dolu ifadelerde bulunmuştur.[25] Bu eser Ömer Suhreverdî’nin tavsiyesi üzerine sultana takdim edilmiştir. Suhreverdî, Konya dönüşünde Malatya’ya uğramış ve Necmeddin Daye burada yazmış olduğu eserini kendisine takdim etmiştir. O da eseri okumuş, kitabı ve yazarını öven bir de yazı yazmıştır.[26]

 

Necmeddin Daye, yazmış olduğu eserinde, sultana bazı nasihatlerde bulunmuştur. Buna göre; saltanat Allah’ın bir lütfudur, onu dilediğine verir. Sultan, Allah’ın yeryüzündeki vekilidir. Ülkeyi adaletle idare etmeli ve kimseye eziyet edilmemelidir. Nefsi arzularına göre davranmamalıdır.[27]

 

Gerek Necmeddin Kübra’nın, gerekse müridi Necmeddin Daye’nin eserleri Anadolu sahasında okunan ve sevilen eserlerdendir. Daye, Mirsadu’l-İbad adlı Farsça eserini Anadolu’da iken kaleme almış, eser II. Murad adına Karahisarlı Kasım b. Muhammed tarafından 825/1422’de İrşadu’l-Murid ile’l-Murad ismiyle Türkçe’ye çevrilmiş ve II. Murad’a takdim edilmiştir.[28] Necmeddin-i Kübra’nın âdeta tarikatların el kitabı mahiyetinde olan Usulu’l-Aşere adlı küçük risalesi de İsmail Hakkı Bursevi (öl. 1137/1725) tarafından Türkçe’ye çevrilip şerh edilmiştir.[29]

 

Muhyiddin İbn Arabî (638/1249)

 

Sadece Anadolu’da değil, bütün İslam dünyasında görüşleri büyük çapta etkili olan ve bu etkisi günümüze kadar devam eden bir tasavvuf alimi olan İbn Arabî, aslen Endülüs (İspanya) Mürsiye’de doğmuş ve I. Giyaseddin Keyhusrev’in, ikinci defa saltanatı devrinde Konya’ya (612/1215) gelmiştir. Konya’da bir müddet ikamet eden İbn Arabî burada Evhadeddin Kirmanî ile görüşmüş, sultanın oğlu Keykâvus’a hoca tayin edilmiştir. Buradan ayrıldıktan sonra Halep ve Sivas’ı dolaşmış ve Malatya’ya yerleşmiştir. Bilahare Şam’a giden İbn Arabî 638/1249 tarihinde burada vefat etmiştir.[30] Malatya’da bulunduğu zaman, Sadreddin Konevî’nin dul annesiyle evlenmiştir.

 

İbn Arabî, İslam düşünce tarihinde görüşleri en çok tartışılan, eserleri okunan ve hakkında araştırma yapılan bir sûfîdir. Özellikle vahdet-i vücud konusundaki görüşleri çok tartışılmış, lehinde ve aleyhinde birçok kitap yazılmıştır. Yazmış olduğu eserleri ile görüşleri Anadolu tasavvuf düşüncesine önemli şekilde etki etmiştir. Bu etki iki öğrencisi Sadreddin Konevî ve Afifeddin Tilimesanî vasıtasıyla olmuş; Fahreddin Irakî, Sadeddin Fergânî, Müeyyidüddin Cendî, Abdurrezak Kâşânî ve Davud-ı Kayserî gibi sufîler de onun görüşlerini sistematik hale getirmişlerdir. Bunlardan birçoğu Anadolu sahasında yaşamış ve eser vermiş kimselerdir. Böylece İbn Arabî’nin görüş ve düşünceleri kendisinden sonra da Anadolu’da büyük çapta etkili olmuştur. Nitekim Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna dair bir eserin ona ait olduğunun belirtilmesi, Şeyh Edebali’nin Şam’da kendisiyle görüştüğü rivayetleri, İbn Arabî’nin önemli bir takipçisi olan ve eserlerini şerh eden Davud-ı Kayserî’nin İznik’te kurulan ilk medresenin müderrisi olması, Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi esnasında Şam’da İbn Arabî’nin mezarını buldurup türbe ile birlikte medrese, mescid ve tekke yaptırması bu etkinin neticeleridir.[31]

 

İbn Arabî, bir tarikat kurmamış, ancak görüşlerini benimseyenler bir “mektep” oluşturmuştur. Bu mektebe veya ekole “Ekberiyye” denilmektedir. Ekberiyye bazı araştırmacılar tarafından bir tarikat olarak da tarif edilmektedir, ancak bir tarikattan çok tasavvufî ve fikrî bir hareket olarak değerlendirilmektedir.

 

İbn Arabî, bir sufî olarak I. İzzeddin Keykâvus’a bir mektup yazmış, bu mektupta sultana tavsiyelerde bulunmuştur. Mektubun içeriğine bakıldığı zaman dışardan gelen bir sûfînin, sultana nasıl nasihatte bulunduğu son derece dikkate değerdir. Bu tavsiyelerden bazıları şunlardır:

 

“Rum ve Yunan diyarının sultanı Sultan Keykâvus’a H. 609 yılında yazılan mektuptur. Bismillahirrahmanirrahim. İbn Arabî’nin, sultana dini bir vasiyeti, siyasi ve ilahi bir nasihatidir.

 

Peygamberin şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Din nasihattir.” Etrafındakiler: “Kimin için ya Resulullah?” diye sordular. Peygamber: “Allah, Peygamberi ve bütün Müslümanlar için” diye buyurdu.

 

İşte sen ey şu kişi! İslam ümmetinden birisin. Allah sana bu saltanat görevini ve ülkende işleri yürütmen için sorumluluk verdi. Biz kulların uyması için Allah sana hükmetme yetkisi verdi. İnsanların işini doğru yapmak için sana bir terazi, doğru yolda yürümen için bir delil verilmiştir. İnsanları bu yola çağıracaksın. Eğer adaletli davranırsan sana ve insanlara mükafat vardır. Eğer adaletten saparsan o insanların da sorumluluğu ve günahı sanadır. İnsanların sana kızmasından sakın.

 

“(Zarara uğrayanlar), iyi işler yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir” (Kehye Suresi, 18/104).

 

Allah’ın sana verdiği saltanat mülkünde küfranı-ı nimet, açıktan günah işleme ve saltanat gücünü kullanarak zayıf halkı ezmeye kalkışma. Çünkü Allah senden güçlüdür. Kasıtlı ve kasıtsız yapılan bütün işlerden sen sorumlusun.

 

Allah sana sultanlık verdi, sen O’nun vekili ve yeryüzündeki gölgesi konumundasın. Zalimlerin mazlumu ezmesine izin verme.

 

Çanları kaldırmak, imansızlığı gidermek, İslamın şanını yüceltmek, kâfirlerin koyduğu kuralları kaldırmak senin görevindir. Müminlerin Emiri Hazreti Ömer, dini ayrı olanlar için şunları emretmiştir: İslam’ın dışındakiler, şehirlerin çevresine kilise, manastır ve papaz yurtları yapmayacaklardır. Yıkılmış olan tapınakları yenilemeyeceklerdir. Bu tapınaklarda herhangi bir Müslümanın üç gece için konaklaması, oralarda yiyip-içmesi yasak edilmeyecektir. Bunlar casusları barındırmayacaklar, Müslümanlara kin beslemeyeceklerdir. Çocuklarına Kur’an öğretmeyecekler, Allah’a ortak koştuklarını açığa vurmayacaklar. Yakınları Müslüman olmak Müslümanlarla dostluk etmek, Müslümanlara saygı gösterip topluluklarında oturmak isterlerse onlara mani olmayacaklar. Müslüman olmayanlar kılık kıyafetlerinde, şapkalarında, sarıklarında, ayakkabılarında ve tıraşlarının şeklinde Müslümanlara benzemeyecekler, Müslüman adlarını ve künyelerini almayacaklar. Eyerli atlara binmeyecek, kılıç kuşanmayacak ve silaha dair hiçbir şey taşımayacaklar. Arap yazısı ile mühür kazdırmayacaklar. Şarap satmayacaklar. Kendi büyüklerine saygı gösterecekler. Her nerede olursa olsun kendi kıyafetlerini giyecek, bellerine zünnar kuşanacaklar. Müslümanların yolları üzerinde haç ve kitaplarını çıkarmayacaklar. Ölülerini Müslüman mezarlığına gömmeyecekler. Çanları yavaş sesle çalacaklar, kiliselerde bir şey okudukları zaman yüksek sesle okumayacaklar. Ölülerini götürürken ses çıkarmayacaklar, acılarını açığa çıkarmayacaklardır. Konulan bu yasalara aykırı davranırlarsa, onlar için zimmet yoktur. Eğer benim mektubumu dikkate alırsan inşallah sana faydalı olacaktır. Allah’ın selamı üzerine olsun.”[32]

 

İbn Arabî’nin düşüncelerini, kendisinden sonra Anadolu’da yayan Sadreddin Konevî de tasavvuf düşüncesinin bu dönemde yaşamış önemli simalarındandır. İbn Arabî ile Malatya’da tanışmış ve onunla Şam’a gidip, İbn Arabî’nin vefatına kadar yanında kalmış, daha sonra da Hicaz ve Mısır’ı dolaşarak Konya’ya gelmiş, 673/1274 tarihinde burada vefat etmiştir.[33]

 

Konevî’nin talebelerinden ve müridlerinden Müeyyededdin el-Cendi de Anadolu’da İbn Arabî’nin görüşlerini temsil etmiş, onun Fususu’l-Hikem ve Mevakiu’n-Nücum adlı eserlerini şerh etmiştir.[34]

 

Şihabeddin Ömer es-Suhreverdî (632/1234)

 

Tasavvuf klasiklerinden biri olan Avarifu’l-Mearif adlı eserin yazarı olan Suhreverdî, Abbasi halifelerinden Nasır li-Dinillah tarafından Anadolu Selçuklu Sultanı I. Alaaddin Keykubad’a hakimiyet alametlerini götürmek üzere gönderilmiştir. (618/1221) Suhreverdî, Konya’da büyük bir saygınlıkla ve burada bulunan âlim, şair, mutasavvıf ve kadılar tarafından karşılanmıştır. Şehirde bir müddet kalan şeyh, kendisini ziyaret gelen kimselere kendi tasavvufi görüşlerini anlatmıştır.[35] Dönüşte ise Malatya’ya uğrayan Suhreverdî, burada bulunan Necmeddin Daye ile görüşmüştür. Daye, 78 yaşındaki bu şeyhe büyük hürmet göstermiştir ve yazmış olduğu eserlerini kendisine tashih ettirmiştir. Suhreverdî de bir tavsiye ile Daye’yi sultana göndermiş, böylece Necmeddin Daye bu sayede yazmış olduğu Mirsadu’l-İbad adlı eserini sultana takdim etmiştir.

 

Suhreverdî, Konya’da bulunduğu sırada o zaman Alaaddin Keykubad’ın yakınında bulunan Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled’le görüşmüş ve uzun bir sohbette bulunmuştur. İkisi daha önce bir ara Bağdat’ta tanışmışlardır.[36] Bu arada, Sultan, Celaleddin Karatay gibi devletin ileri gelenleri şeyhin tarikatına girerek ona bağlandı, bu bağlılık ve şeyhin etkisi günden güne artmıştır.[37]

 

Fahreddin Irakî (öl. 688/1289)

 

Hemedan’da doğan, daha sonra Anadolu’ya gelerek burada İbn Arabi ekolünden Sadreddin Konevî ile irtibata geçen Fahreddin Irakî’nin, yazdığı eserlerinde -özellikle Lemaat- vahdet-i vücud ekolüne bağlı bir sûfî olduğu anlaşılmaktadır. Kendisine önemli sayıda müridin bağlı olduğu anlaşılmaktadır. Konya’da bulunduğu sıralarda Sadreddin Konevî’nin, İbn Arabi’nin Füsüs ev Futuhat-ı Mekkiye adlı eserlerini şerhettiği derslerine iştirak etmiştir. Selçuklu vezirlerinden Muinuddin Süleyman Pervane kendisi için Tokat’ta bir zaviye yaptırmış ve Irakî hayatının bir bölümünü burada hizmetle geçirmiştir.[38]

 

Irakî’nin özellikle Konya, Kayseri ve Tokat’ta geniş bir mürid çevresine sahip olduğu görülmektedir. A. Yaşar Ocak, Irakî’nin, Multan’da Kalenderî şeyhi Şeyh Zekeriya’nin zaviyesine giderek burada bir süre kaldığı için Şems-i Tebrizi ve Evhadüddin Kirmani ile birlikte onu Anadolu’da “Kalenderilik” içinde telakki etmektedir.[39] Ancak gerek Anadolu’nun bu dönemde Moğollar tarafından istila edilmesi, gerekse iç karışıklılar yüzünden Kalenderilik etkisi fazla devam etmediği halde, Irakî’nin, Lemaat adlı eserinin etkisi devam etmiştir. Eserin sonraki dönemlerde şerhlerinin yapılmış olması Anadolu’da söz konusu eserin etkisini göstermektedir.[40]

 

Kalenderilik

 

İslam dünyasında X. yüzyıldan itibaren varlığı kabul edilen ve Cemaleddin Savî tarafından teşkilatlı hale getirilen Kalenderiliğin, XIII. Yüzyıldan itibaren Anadolu’ya geldiği bilinmektedir. Cemaleddin Savî’nin müridlerinden olduğu kabul edilen Ebubekir Niksarî Konya’ya gelerek bir zaviye kurmuş ve Kalenderiliğin burada yayılmasını sağlamıştır.[41] Konya’da zaviye kuran bir Kalenderî de Hacı Mübarek’tir.[42] Bu tarikatın mensuplarının sadece Konya ve civarında değil, Anadolu’nun başka bölgelerinde de -özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da- faal oldukları tahmin edilmektedir.

 

Kalenderiliğin, Osmanlılar devrinde de çeşitli şekilde etkisi devam etmiştir. Nitekim bu devirde “Abdal, ışık, torlak, şeyyad, haydarî, edhemî, câmî ve şemsî” gibi isimlerle kastedilen sûfîler bu zümreye dahil olan kimselerdir.[43]

 

Anadolu’da Kurulan Tarikatlar

 

Mevlevilik ve Mevlana Celaleddin

 

Bu tarikatın piri sayılan Mevlana Celaleddin Rumî, Belh’te doğmuş, ailesiyle birlikte Anadolu’ya göçerek, Konya’ya yerleşmiş ve burada onu Mevlana yapan Şemseddin Tebrizî ile buluşmuştur. Bu buluşma hayatını tamamen değiştirmiş, müderris ve âlim Mevlana, artık cezbe dolu bir derviş olmuştur. Bu aşkla yazmış olduğu Mesnevî, Divan-ı Kebir ve Fihi Mafih gibi eserler bütün dünyada yaygınlık kazanarak, her çağda okunmaya devam edilmiştir.[44]

 

İslam dünyasının en saygın ve önemli tarikatlarından birisi olan Mevleviliğin merkezi Konya’da bulunan dergâhtır. Daha sonra Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde ve Osmanlı ile birlikte diğer kıtalarda açılan Mevlevihaneler ile bu tarikat bütün Osmanlı sahasına yayılmıştır.

 

Mevlana’dan sonra yerine Çelebi Hüsameddin (öl. 683/1284) geçmiştir. Onun vefatıyla boşalan posta bu sefer tarikatın kurucusu sayılan Mevlana’nın oğlu, Sultan Veled (öl. 712/1312) geçmiştir. Sultan Veled, Anadolu’nun muhtelif yerlerine halifeler göndermiştir. Bunlardan Şeyh Süleyman-ı Türkmânî (öl. 697/1297) Sultan Veled’in sağlığında Kırşehir’de bir mevlevihane yapmış, buraya birçok yerler vakfetmiş ve burada tarikatı yaymıştır. Amasyalı Alaaddin ise Amasya’da bu hizmeti yürütmüştür.[45] Hüseyin Hüsameddin Erzincan’da kendisine verilen görevi yapmıştır.[46]

 

Anadolu Selçukluları Devri’nde, Konya’da bulunan merkez dergâhtan başka Mevlevî dergâhları da bulunmaktadır.

 

Mevlana’nın aşçısı Şemseddin Yusuf adına (684/1285) “Âteş-Baz Zaviyesi” olarak bilinen bir mevlevihane kurulmuştur. Bunların yanında Meram’da Cemel-i Ali türbesi yakınında bulunan mevlevihane, Çelebi Hüsameddin’in şeyh olduğu “Daru’z-Zâkirin Tekkesi” de sayılabilir.[47]

 

Babaîler ve Baba İlyas Horasanî

 

Seyyid Ebu’l-Vefa (öl. 501/1107) tarafından kurulduğu belirtilen Vefaiyye Tarikatı’nın Anadolu’daki en önemli uzantısı Babaîler ve hareketin kurucusu olan Baba İlyas Horasanî’dir. Ancak Baba İlyas’ın mutlak olarak bu tarikata bağlı olduğunu veya temsilcisi olduğunu söylemek zordur. Zira, onun aynı zamanda Yesevilikle bağlantısı olduğu da belirtilmektedir.[48]

 

Moğol istilası esnasında, Anadolu’ya sığınan Türkmenlerden olan ve I. Alaaddin Keykubad devrinde buraya gelip Amasya’ya yerleşen Baba İlyas Horasanî’nin kurduğu hareket ve liderliğini yaptığı isyanın adına “Babaîler” denilmektedir. Anadolu Selçuklu Devleti’ni bir hayli uğraştıran hareketin lideri Baba İlyas Horasanî, isyan tarihi olan 628/1230’a kadar Amasya’da Hânkâh-ı Mesudî’nin şeyhliğini de yapmıştır.[49] Onun müridlerinden olan Baba İshak ise Samsat civarında kurduğu zaviyede şeyhlik yapmıştır. Bu zaman zarfında da Türkmenleri Baba İlyas adına teşkilatlandırmıştır.

 

Baba İshak’ın yapmış olduğu teşkilat sonucunda, II. Gıyaseddin Keyhusrev devrinde Anadolu Selçuklu Devleti’ne karşı bir hareket başlamıştır. (637/1239) Söz konusu hareketin sonunda hem kendisi, hem de halifesi Baba İshak öldürülmüşlerdir.[50] Bundan sonra da Baba İlyas’ın oğlu Muhlis Paşa tarafından bu hareket devam ettirilmek istenmiştir. Ancak Muhlis Paşa, hareketin hazırlık safhasında yakalanarak, Gevala kalesine hapsedilmiştir.[51]

 

Baba İlyas’ın, kendisinden sonra geride kalan halifeleri Anadolu’da, onun tasavvufî görüş ve düşüncelerini yaymaya çalışmışlardır. Bunlardan Şeyh Osman Kırşehir’de bir zaviye kurmuş ve faaliyetlerine burada devam etmiştir. Aynuddevle, Tokat’a yerleşmiş ve burada kurduğu zaviyede hizmet etmiştir. Hacı Mihman ise Baba İlyas’ın yakınında bulunmuştur. Bağdın Hacı hakkında ise bilgi yoktur.[52] Bunlardan başka Baba İlyas’ın görüşlerinden etkilenen Şeyh Balı, Şeyh Edebalı, Emirci Sultan, Hacı Bektaş-ı Veli ve bunların halifeleri de Anadolu’nun muhtelif yerlerine dağılarak faaliyet göstermişlerdir.

 

Bektaşilik ve Hacı Bektaş Veli

 

Hacı Bektaş Veli (öl. 669/1270) tarafından Anadolu’da kurulmuş bir tarikat olması, Osmanlı Devleti zamanında Yeniçeri Ocağı’nın kurulması ile irtibatlandırılması bu tarikatın bölge için önemini artırmaktadır. Hacı Bektaş, XIII. yüzyılda meydana gelen Cengiz istilası nedeniyle Andolu’ya gelmiş ve daha önce bahsi geçen Baba İlyas Horasanî’ye bağlanmış, Sulucakarahöyük’te bir zaviye kurarak irşad faaliyetlerini yürütmüştür. Kendisinden sonra yazılan Vilayetname[53] adlı eser ve kendisine ait olduğu belirtilen Makalat[54] adlı eserlerden hareketle hayatı ve görüşleri hakkında bilgi sahibi olunmaktadır. Kendi döneminde yaşayan Ahi Evren ve Seyyid Mahmud Hayranî ile yakınlık kurmuş,[55] yetiştirmiş olduğu halifelerini Andolu’nun çeşitli yerlerine göndererek, bölgenin Müslümanlaşmasına katkıda bulunmuştur.[56] Ancak Melikoff, onun Babailer İsyanı’nın dışında kaldığını, II. Gıyaseddin’in ölümünden sonra olaylar yatışınca ortaya çıktığını ve sağlığında hiçbir müridi olmadığını yazmaktadır.[57]

 

Ahilik ve Ahi Evren

 

XIII. yüzyılda Anadolu’da kurulan teşkilatlardan birisi de Ahilik’tir.[58] I. Gıyaseddin Keyhüsrev Devri’nde Konya’ya gelen Evhadeddin Kirmanî’nin[59] damadı ve Ahi Evren diye bilinen Şeyh Nasıreddin Hoyî (öl. 660/1261) tarafından “fütüvvet” teşkilatının bir devamı olarak kurulan, önceleri bir esnaf teşkilatı iken, daha sonra kurulan zaviyelerle bir tarikat özelliği taşıyan Ahiliğin, Anadolu’da çok yayıldığı ve köylere varıncaya kadar birçok tekke kurulduğu anlaşılmaktadır.[60]

 

Ahi Evren, Sultan I. Alaeddin Keykubad’ın büyük desteğini görmüş ve bu destekle, hem tekkelerde derviş eğitme işini organize etmiş, hem de iktisadî konularda çırak-usta, çırak-kalfa ilişkilerini düzenlemiştir.[61]

 

Anadolu’da bu dönemde artık devlet otoritesi zayıflamaya başlamıştır. Ahilik, sadece iktisadi konularda değil, siyasi bakımdan da önemli roller oynamıştır. Özellikle Moğol istilası zamanında teşkilatlı bir şekilde bazı şehirlerde otoriteye hakim olmuşlardır. Mesela onların Moğollara karşı Kayseri’yi korumuşlardır. Onlar iktidar boşluğu bulunan zamanlarda ordunun eksikliklerini gidermişlerdir. Yaptıklarıyla Selçuklu idaresine bağlı olduklarını göstermişlerdir.[62]

 

Ahilerin, XIII. yüzyılın başlarından itibaren, Antalya’da, Divriği’de, Konya’da zaviyeleri bulunduğu belgelerden anlaşılmaktadır. Bunlar sadece söz konusu yerlerde değil, başka bölgelerde de iskân ve buna bağlı olarak bu bölgelerin İslâmlaşmasında da önemli rol oynamışlardır.[63]

 

Yunus Emre

 

Anadolu’da yetişen ve engin hoşgörüsüyle, bulunduğu bölgede insanlara etki eden Yunus Emre, XIII. yüzyılın ikinci yarısında, yani Anadolu Selçuklularının son dönemlerinde yaşamış bir derviştir. Farsça ve Arapça’nın genel kabul gördüğü bir dönemde, eserlerini çok arı bir Türkçe ile yazmış olması, bu bölgede tanınmasını ve görüşlerinin günümüze kadar etkisinin devam etmesini sağlamıştır.

 

Yunus Emre, Sivrihisar veya Sakarya suyu civarındaki bir köyde yaşamış ve şeyhi Taptuk Emre’ye bağlanarak, ona hizmet etmiştir. 720/1320 yıllarında vefat ettiği tahmin edilmektedir.[64]

 

Birçok mutasavvıfı etkileyen İbn Arabî’nin vahdet-i vücudla ilgili görüşlerinden Yunus Emre de etkilenmiştir. Yazdığı şiirlerinde bunu görmek mümkündür. Yunus’ta aynı zamanda Ahmed Yesevî’nin de etkileri görülür.

 

Yunus Emre, belli bir tarikat kurmamıştır. Ancak birçok tarikat mensubu ondan etkilenmiş ve onun tarzında şiirler yazmıştır.

 

Yesevilik

 

Anadolu sahasına gelmemekle birlikte bu sahayı önemli ölçüde etkileyen kişilerden birisi de Ahmed Yesevî’dir. (öl. 562/1166-67) Türkistan’da doğan ve bulunduğu bölgede yaşayıp, hizmet eden Yesevî’nin görüşleriyle yetişen dervişler Anadolu’ya gelerek burada, onun düşüncelerini yaymışlardır.

 

Anadolu kapılarının Türklere açılmasından itibaren burayı “dâru’l-cihâd” olarak kabul eden birçok “Yesevî dervişi” diğer Türkmenlerle beraber, bu sahaya gelmişler ve daha çok kırsal bölgelere yerleşerek halkla iç içe bulunmuşlar ve onlara Müslümanlığı anlatmışlardır. Bunlar aynı zamanda Selçuklu sultanlarına ve onların idaresine başkaldırabilecek bir dini ve siyasi teşkilatlanmayı da sağlamışlardır.[65] Nitekim daha önce bahsi geçen “Babaîler İsyanı”nda bu Türkmenler önemli rol oynamışlardır.

 

Ahmed Yesevî’ye nisbet edilen Yesevilik Tarikatı, Anadolu’da Nakşibendilik ve Bektaşilik tarikatları vasıtasıyla tanınmış ve yayılmıştır. Hacı Bektaş’ın, Yesevî’nin görüşlerini benimseyen birisi olduğu ve onun duası üzerine Anadolu’ya geldiği ifade edilmektedir.[66] Bunun dışında başka halifelerin de Anadolu’ya geldiği bilinmektedir. Niyazâbâd’da Avşar Baba, Merzifon’da Pîr Dede, Karadeniz kenarında Akyazılı, Adatepe’de Kıdemli Baba Sultan, Bursa’da Geyikli Baba ve Abdal Musa; Unkapanı’nda Horos Dede[67] gibi halifeler de bu bölgede hizmet etmişler ve Anadolu’nun Müslümanlaşmasına katkıda bulunmuşlardır.

 

Yesevilik, Türkler arasında kurulan ilk tarikat olma özelliği bakımından ayrıca önem taşımaktadır. Ahmed Yesevî’nin görüşleri, yazmış olduğu Divan-ı Hikmet adlı eser vasıtasıyla yayılmıştır. Bu eser, Türk edebiyatının ve tasavvufunun en önemli eserlerinden birisi olarak kabul edilmektedir.[68]

 

Ahmed Yesevî’nin görüşleri Hacı Bektaş Veli yoluyla Yunus Emre’ye ve böylece bütün Anadolu’ya yayılmış olmaktadır. Hatta bazı araştırmalarda Yeseviliğin, Anadolu’ya Hacı Bektaş vasıtasıyla getirildiği ve bu bölgedeki en önemli Yesevî dervişlerinden ikisi Hacı Bektaş Veli ile Sarı Saltuk olduğu belirtilmiştir.[69]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Hacı Mehmet KARAKAŞ

Hacı Mehmet KARAKAŞ 21.01.1988 yılında Adıyaman’ın Kâhta ilçesinin Yolaltı Askeran köyünde,  kalabalık bir çekirdek ailede, çiftçi bir baban...

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *