13 Mart 2021 Cumartesi

TÜRKLERİN ANADOLU'YA GELİŞİ İLE AÇILAN EDEBİYAT İLMİ

 Türklerin Oğuz boyları, X. yüzyıldan itibaren Sirderya, Maveraünnehir, Harezm ve Horasan bölgelerine yerleşmişler, XI. yüzyılda batıya yaptıkları göç ve akınlarla egemenliklerini Azerbaycan, Irak ve Anadolu’ya kadar genişletmişlerdir. 

Batıya yapılan bu akınlar Alp Arslan (1063-1072) zamanında giderek artmış, Şirvan’ın ele geçirilmesiyle Ermenistan ve Gürcistan’daki Bizans nüfuzu ortadan kaldırılmıştır. 1060’da Konya’ya, 1067’de Kayseri’ye, 1068’de Ammûriye’ye (=Emirdağ) ve 1070’de Hunas’a (=Honaz/Denizli) gelen Türkleri gören Bizans İmparatorluğu, bu tehlikeli durumu ortadan kaldırmak için Romen Diyojen’in komutasında büyük bir ordu hazırlamıştır. Bu ordu, önce Firigya ve Kapadokya’yı geri almış, hatta Ermenistan’ı da kurtarmaya çalışmıştır

 Alp Arslan’ın 1071 yılında kazandığı Malazgirt zaferi, Türklere bütün Anadolu yollarını açmıştır. Türkler, 1071-78 yılları arasında Sivas, Kayseri, Konya, Ankara, Alaşehir, İzmir ve Ayasluk (=Selçuk) gibi büyük merkezleri ele geçirmişlerdir. Malazgirt zaferinden sonra kalabalık topluluklar halinde Anadolu’ya yerleşmeye başlayan Türkler, üç dört yıl içinde Anadolu’nun büyük bir kısmını fethederek ilk beylikleri kurmuşlardır. Anadolu Selçukluları Malazgirt zaferinden sonra üç dört yıl içinde Anadolu’nun büyük bir kısmının fethedilmesinde önemli rolü olan Süleyman Şah, büyük bir mücadeleden sonra Bizanslılardan İznik’i alıp başşehir yaparak Anadolu Selçuklu Devleti’ni kurmuştur (1075-1080). Süleyman Şah’tan sonra oğlu I. Kılıç Arslan (1092) devletin başına geçmiştir. Kılıç Arslan’dan sonra hükümdar olan I. Mesud zamanında Konya, Niğde, Afyonkarahisar, Eskişehir, Ankara, Çankırı, Kastamonu bölgeleri ve doğuda Elbistan yöresi ile bazı yerler Selçuklu hakimiyetine girmiştir.

 I. Anadolu birliğini kendi adlarına kurmak isteyen Danişmendliler beyliği, Anadolu Selçukluları tarafından 1175’te ortadan kaldırılmıştır. Daha sonra Saltuklular 1201’de ve Mengücekler 1228’de istekleri ile Anadolu Selçuklularına katılarak Anadolu’da Türk birliğinin büyümesine ve güçlenmesine katkı sağlamışlardır. Alaaddin Keykubad dönemi (1220-1237), Anadolu Selçuklu Devleti’nin her yönden en yüksek devri olmuştur. Bu dönemde Anadolu’da siyasî birlik ve asayiş sağlanmış, toplum huzurlu bir hayata kavuşmuştur. Alaaddin Keykubad, vefatından önce gelen Moğol istilasını, -kısa bir süreliğine de olsa- akıllıca siyasî tedbirlerle geciktirmiştir.

Anadolu’da Gelişen  Anadolu’nun siyasî ve iktisadî yönlerden güçlü oluşu, büyük merkezlerde ilim ve sanat faaliyetlerinin gelişmesini sağlamıştır. I. Alaaddin Keybkubad’ın ölümünden sonra (1237) Selçuklu Devleti’nin yükseliş devri sona ermiş ve yerine geçen oğlu II. Keyhüsrev ile birlikte çöküş dönemi başlamıştır. II. Keyhüsrev’in hükümdarlık zamanında devletin sınırları, Erzurum’un doğusundan başlayarak Van gölüne inmiş, oradan Amid (=Diyarbakır) önündeki Dicle’ye, güneyde Urfa ve Ayıntab’ın (=Gaziantep) kuzeyinden geçerek Maraş’ın güneyindeki Nur dağlarına uzanmış, batıda Dalaman çayından başlayıp Denizli önünden geçerek kuzeyde Sakarya’ya ulaşmıştır. Çukurova’daki Ermeni Krallığı, Halep Eyyubî Melikliği, Artuklular, Trabzon Rum Devleti, İznik Bizans Devleti bu dönemde Anadolu Selçuklu Devleti’ne tâbi oldu. Ancak devlet maddi bakımdan güçlü olsa da manen çökmüştü. II. Keyhüsrev zamanında Malatya bölgesinde Baba İshak’ın önderliğinde çıkan ayaklanmada (1240) Selçuklu ordusu önce yenilmiş daha sonra bu ayaklanma kanlı bir şekilde bastırılarak Baba İshak öldürülmüştür. 

Azerbaycan’daki Moğol kumandanı Baycu Noyan, Anadolu’ya yürüyüp Selçuklu ordusunu Sivas’ın kuzeydoğusundaki Kösedağı eteklerinde mağlup etmiştir (1243). Bu yenilgi üzerine Moğollara yıllık vergi vermeyi kabul ederek anlaşma yoluna giden Anadolu Selçuklu Devleti, bundan sonra kendini toparlayamamıştır. Sultan II. Mesud’un 1308’de ölmesiyle birlikte Anadolu Selçuklu Devleti yıkılmıştır. Anadolu’ya Türklerin gelişi ve Selçuklular ile ilgili olarak Osman Turan’ın Selçuklular Zamanında Türkiye (İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2010) 

 Anadolu Beylikleri XIII. yüzyılın ortalarına doğru Selçuklu ordusunun Kösedağ’da Moğollara yenilmesinden sonra Anadolu Selçuklu Devleti zamanla eski gücünü ve otoritesini iyice kaybetmiştir. Anadolu Selçuklu Devleti’nin zayıaması ve Moğol baskısının zamanla azalmasından faydalanan Türkmen beyleri de bulundukları bölgelerde yavaş yavaş Selçuklularla ilişkilerini keserek bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Anadolu Selçuklularının hâkimiyetindeki topraklarda kurulan bu beyliklere Tavâif-i Mülûk veya Anadolu beylikleri denilir. Bunların çoğu Bizans İmparatorluğu’na yakın uçlarda ve kıyı bölgelerinde kurulmuştur. SelçukluMoğol idaresinin daha kuvvetli olduğu Orta Anadolu’da kurulan beylik sayısı ise daha azdır.

 Anadolu’da kurulan bu beylikler şunlardır: 

Karamanoğulları Beyliği, (Ermenek, 1256-1483),

 Lâdik (İnançoğulları) Beyliği, (Honaz/Dalaman, 1261-1368),

 Sâhip Ataoğulları Beyliği, (Afyonkarahisar, 1275-1341),

 Menteşeoğulları Beyliği, (Milas/Muğla, 1280- 1424), 

Karesioğulları Beyliği, (Balıkesir, 1297-1360),

 Germiyanoğulları Beyliği, (Kütahya, 1300-1429),

 Eşrefoğulları Beyliği, (Beyşehir/Seydişehir, XII. yüzyılın ikinci yarısı),

 Saruhanoğulları Beyliği, (Manisa, 1302-1410),

 Aydınoğulları Beyliği, (Birgi/Ayasluk (Selçuk),1308-1426), 

Alâiye Beyliği, (Alanya, 1293-1471), 

Hamidoğulları Beyliği, (Isparta, 1301- 1423), 

Dulkadiroğulları Beyliği, (Maraş, 1339-1521), 

Eratnaoğulları Beyliği, (Sivas-Kayseri, 1335-1381),

 Çobanoğulları Beyliği, (Kastamonu, 1227-1309),

 Candaroğulları Beyliği, (Kastamonu, 1292-1462), 

Pervaneoğulları Beyliği, (Sinop, 1277-1322), 

Taceddinoğulları Beyliği, (Niksar, 1348-1428), 

Kadı Burhaneddin Ahmed Beyliği, (Kayseri, 1381-1398). 


 Anadolu’nun Müslüman Türklerle başlayan tarihinde Türklerin daha önce yaşadıkları Doğu ve Batı Türkistan, Horasan ve İran bölgelerinde kazandıkları birikimlerin büyük yeri vardır. Bilim adamları, Anadolu’daki devlet ve divan geleneği, kayıt ve hesap usulleri, dinî yönelişler, edebî ve mimarî tercihlerde Karahanlı, Gazneli ve Selçukluların devlet gelenekleri ve âdetlerinin etkisi olduğuna işaret ederler. Aynı şekilde Anadolu, Selçuklularla yeni kimlik kazanmaya başladığında Türklerin daha önce bulundukları coğrafyalarda gelişen şiir anlayışı ve zevki de bu yeni vatana taşınmıştır. Dolayısıyla Anadolu’da Farsçanın ilgi görmesi, bu dilde yazılan edebî eserlerin okunması ve Farsça eserlerin yazılması doğal bir şekilde devam etmiştir 

Anadolu’ya XI. yüzyıldan itibaren gelmeye başlayan Türkler, 1071’de yapılan Malazgirt Savaşı ile buradaki varlıklarını kabul ettirmişlerdir. Zamanla bir Türk yurdu haline gelen Anadolu’da gelişen Türk edebiyatının temelinde ise, Türklerin daha önce yaşadıkları Orta Asya ve İran bölgelerinde kazandıkları birikim ve ortaya koydukları edebî eserlerin önemli yeri vardır. Türk edebiyatının Anadolu’da gelişimine geçmeden önce Orta Asya’da Türkçenin ve Türk edebiyatının genel durumuna değinmek gerekir. Türk Edebiyatı’nın Anadolu’dan Önceki Genel Durumu Türklerin Anadolu’ya gelmeden önce, İslâm medeniyetine girdikleri dönemde, dil ve edebiyatlarının gelişmiş bir durumda olduğu görülür. Bunun en bariz örneklerinden biri Kutadgu Bilig’tir. Üç binin üstünde kelime kullanılarak yazılan ve İslâm dairesine girerken Türk edebiyatında birden bire ortaya çıkan bu büyük eserde 3200 civarında kelime vardır. Bunların 360’ı Arapça, 77’si de Farsçadır. Geriye kalan 2823 kelime de Türkçedir. Karahanlılar döneminde Kutadgu Bilig gibi bir eserin birden karşımıza çıkması, 

Türk edebiyatının zengin ve büyük bir edebiyat, Türkçenin de işlenmiş, üstün ve büyük bir dil olduğunu göstermektedir. Türklerin İslâm dini ve kültürüyle karşılaşmalarından sonra Türk edebiyatında Arap ve Fars edebiyatındaki -başta Arap alfabesi olmak üzere- nazım şekilleri ve türleri, aruz vezni ve yeni kafiye sistemi ile edebî eserler yazılmaya başlanır. Bu durum ise, Türk edebiyatının zamanla zenginleşmesine ve gelişmesine katkı sağlamıştır. 

Türk şairleri, şiirde önemli bir ahenk unsuru olan aruzun hece vezni ile benzer ve ortak yönlerine dikkat etmişler; heceye yakın, özellikle on birli hece veznine uyan aruz kalıplarını tercih etmişlerdir. Ancak Türkçede uzun ünlü olmadığı için aruz vezninin uygulanması, imale ve med (=imâle-i memdûde) gibi normal ünlünün uzatılmasına yol açan durumları da beraberinde getirmiştir. Bu sebeple normal ünlüler vezin gereği uzatılmaya başlandığı gibi Arapça ve Farsçada görülen uzun ünlülerin de bazen kısa okunması (zihaf) gerekmiştir. İlk zamanlar Kutadgu Bilig gibi eserlerde açık ve anlaşılır bir dil kullanılırken, Türkçe kelimelerin (hece yapısının) aruza tam olarak uymamasından dolayı, zamanla Arapça ve Farsçadan alınan kelimeler artmıştır. Bu kelimelerin bir kısmı Türkçenin bünyesine uygun hale getirilse de sayılarının giderek artması, dilin açık ve anlaşılır durumunu ortadan kaldırmıştır. Türklerin Orhun alfabesinden sonra kullandıkları Uygur alfabesi, Karahanlılar döneminde satır altı Kur’ân tercümelerinde ve Atabetü’l-hakâyık gibi eserlerde de karşımıza çıkar. Uygur alfabesi, yazım benzerliğinden dolayı Arap alfabesine geçişi kolaylaştırmıştır.

 Alfabe çeşitliliği Selçuklu ve Gaznelilerde görülmez. Bu devletler döneminde doğrudan Arap alfabesi kullanılmıştır. Bu dönemlerde Arapça ve Farsçanın baskın çıkması ve bu dillerin kuralları oturmuş bir imlâsının olması, henüz böyle bir imkânı bulunmayan Türkçeyi ikinci plana itmiştir. Bu durum ise, Türkçe ile eser yazmayı zorlaştırmıştır. Kâtipler Arapça ve Farsçanın imlasını ve kelimelerin nasıl yazılacağını bildikleri için Türkçeye itibar etmemişlerdir. 

Karahanlı devletindeki hükümdarların dil şuurunun görülmediği bu devletlerde hükümdar, halk ve ordu Türk olduğu halde Farsça resmî ve edebî dil, Arapça da ilim dili olarak benimsenmiş, Türk hükümdarı kendi dilinde yazılan şiirlerle değil Farsça manzumelerle övülmüştür. Bütün bunlardan dolayı Türkçe eserlerin yazılmaması, bu dönemlerde Türkçenin sadece konuşma dili olarak kalmasına sebep olmuştur. Karahanlılar döneminde edebî faaliyetler, devletin yıkıldığı 1212 yılına kadar kesintisiz devam etmiştir.

 Hoca Ahmed-i Yesevî’den (öl. 1166) sonra gelen ve onun yolunu izleyen şairlerin başında yer alan Hakim Süleyman Ata (öl. 1187), Zengi Ata, Seyyid Ata ve Şeref Ata gibi sufîler Yesevilik’i devam ettirdikleri gibi Türkçe eserler de vererek halkı aydınlatmışlardır. 

XIII. yüzyılın başında Moğol istilası baş göstermiş ve Necmeddin-i Kübra (öl. 1221) gibi büyük sufîler bunlarla mücadele ederken şehit düşmüşler, ancak bunların öğrencilerinden (=dervişler) bazıları Anadolu’ya gelmişlerdir. Bu Yesevî ve Kübrevî dervişlerinin Anadolu’da Türk kültür ve edebiyatının yerleşip gelişmesinde önemli katkıları olmuştur.

 Anadolu Selçukluları Döneminde Genel Edebî Durumu Anadolu, 1071’den sonra Selçuklularla yeni bir döneme girmiştir. Türkler, yukarıda belirtildiği üzere daha önce bulundukları bölgelerde geliştirdikleri devlet ve divan geleneğinin yanında edebî birikimlerini ve şiir anlayışlarını da doğal olarak bu yeni vatana taşımışlardır. Yesevî ve Kübrevî dervişleri yanında pek çok ilim adamının da Anadolu’ya gelmesiyle Anadolu’da kültür merkezleri oluşmaya başlamıştır. 

Necmeddin-i Kübra’nın öğrencilerinden Necmeddin-i Daye Sivas’a, Baba İlyas-ı Horasanî Amasya’ya, Hacı Bektaş-ı Velî Suluca Karahöyük’e, Mevlana Celaleddin-i Rumî’nin babası Bahaeddin Veled Karaman’a gelmiştir.

 Bahaeddin Veled daha sonra I. Alaaddin Keykubad’ın daveti üzerine Konya’ya yerleşmiştir. Muhyiddin-i Arabî, Evhahüddin-i Kirmanî, Şeyh Nasuriddin Mahmud elHoyî gibi âlim ve mutasavvıar da Anadolu’ya sonradan gelmişlerdir. 

Bir fıkıh âlimi ve doktor olan Ahi Evren (1171-1262) ise, Hoy şehrinden gelerek Kayseri’ye yerleşmiştir. Ahiliğin kurulup gelişmesinde büyük emeği bulunan, İslâmî inanç ve fütüvvet ilkelerine bağlı kalarak tekke ve zaviyelerde öğrenci-hoca ilişkilerini düzenleyen Ahi Evren, gittiği yerlerde esnafı teşkilatlandırmış ve Anadolu ahilerinin başı kabul edilmiştir. Bir süre Denizli ve Konya’da bulunmuş daha sonra Kırşehir’e yerleşmiştir. 

Menâhic-i Seyfî adlı Farsça eserini Seyfeddin Tuğrul’a sunan Ahi Evren, Moğolların baskısıyla Kırşehir emiri Nureddin Caca tarafından 1262 yılında şehit edilmiştir. Ahilik ise, bundan sonra kendi yolunda ilerlemesine devam etmiştir. 

Anadolu Selçuklu hükümdarlarından I. Gıyaseddin Keyhusrev (1192-1195, 1205- 1211), I. İzzeddin Keykavus (1211-1220) ve I. Alaaddin Keykubad (1220-1237) iyi yetişmiş, ilim ve kültür yönünden dirayetli ve edebî zevk sahibi hükümdar idiler. Bunlardan I. Gıyaseddin Keyhusrev’in cihan hâkimiyetinden başka köklü bir millî tarih şuuru vardı. 

I. İzzeddin Keykavus, şair bir hükümdar olup Farsça şiirler yazıyordu. I. Alaaddin Keykubâd ise Oğuz töresine bağlı, Türkçeden başka Arapça, Farsça ve Rumca da bilen bir sultan idi. I. İzzeddin Keykavus gibi Farsça manzumeler yazan Alaaddin Keykubad, Bahaeddin Veled gibi bazı ilim adamı ve şairlere yakınlık gösterip bunları himaye etmiştir. Bu sultanın âlim, sanatkâr ve şairleri teşviki ile memleketteki ilim ve kültür hayatı gitgide canlanarak yüksek seviyelere ulaşmıştır.

XIII. yüzyılda Anadolu’da edebî faaliyetlerin Farsça eserlerle devam ettiği görülür. Bunda Genceli Nizamî (1141-1209) ve Attar gibi büyük şairlerin tesiri de vardır. Nizamî ve Attar ile XIII. yüzyılın başlarına kadar gelen bu faaliyetler, edebî zevkin ve ruh inceliğinin gelişmesinde etkili olmuştur. Ortak İslâm edebiyatı içinde yer alan bu şair ve yazarların daha sonraki yüzyıllarda Türk edebiyatı içinde, özellikle Türk tercüme edebiyatında büyük etkilerinin olduğu görülür. “Ben Farsça söylüyorum, fakat aslım Türktür” diyen ve Türk edebiyatını da yönlendiren Mevlana’nın Nizamî ve Attar’dan etkilenen şairler arasında ayrı bir yeri vardır. Mevlana’nın Anadolu’da (Konya) bulunması ve halkın Türk oluşu, onu Türkçe söylemeye yöneltmiştir. O, çok az olmakla birlikte yazdığı Türkçe şiirler ve mülemmalar ile Nizamî ve Attar’dan ayrılır. Mevlana’nın Türkçe şiir ve mülemmalar söylemesi, artık Türkçe yazma zamanının geldiğini de ortaya koyan önemli bir gelişmedir. 

Mevlana’dan sonra, onun meclisinde bulunan Hoca Ahmed Fakih (öl. 1252), Türkçe şiirler söylemeye başlamış, Sultan Veled ise, Türkçe şiir söylemede bir hayli ileri gitmiştir. Bunları, XIV. yüzyılda, Yunus Emre, Gülşehrî ve Âşık Paşa gibi şairler izlemişlerdir. Anadolu’da Türkçeye Yaklaşım ve İlk Türkçe Eserlerin Yazılma Süreci Gazneliler ve Selçuklular döneminde Arap harerinin kullanılmasına bağlı olarak gerek resmî belgeler gerekse edebî metinler Arapça ve Farsça yazılmıştır. İmla bakımından belirli bir kurala göre yazılan bu diller, Arap harerini kullananlar tarafından üstün görülmüştür. 

Arapça ve Farsça, Selçuklu’dan Cumhuriyet dönemine kadar Anadolu’da yabancı bir dil olarak da görülmemiştir. Hatta kimi zaman bu dillerin öğrenimi Türkçeden önce gelmiştir. XIII. yüzyıla girerken Arapça ve Farsçaya göre ikinci planda kalan Türkçe, edebiyat dili ve resmî dil olmada, en azından yarım yüzyıl bir kayba uğramıştır.

 Mevlana’nın Türkçe şiirleri ve mülemmaları bu devirde Türkçenin lehinde bir işaret gibi algılanmıştır. Sultan Veled de hem bundan dolayı hem de Mevlevî dergâhlarında Türkçeye ihtiyaç olduğunu fark ederek Türkçeye yönelmiştir. Ancak O, Türkçenin anlatımda kıt, işlenmeye muhtaç bir dil olduğunu da görmekte gecikmemiş ve bu durumu aşağıdaki beyitlerinde açıkça dile getirmiştir: Türk dilin bilürmiseydüm ben Söz ile bellü göstereydüm ben Kim göresin cânun içre Tanrı’yı Gösteresin kamusına Tanrı’yı Tatça aydam ne kim dilersiz siz Bulasız kimseyi ki bulduh biz Türkçe bilseydüm ben aydaydum size Sırları kim Tanrı’dan değdi bize Yukarıdaki beyitlere göre, Türkçe şiirlerini (beyitlerini) saf ve sade dille yazdığı açıkça anlaşılan Sultan Veled, halk arasında Türkçe konuşulduğu halde, edebî ve işlenmiş bir dilin (Türkçenin) olmadığından yakınır. 

 Anadolu Selçukluları döneminde Türkçe yazanların hor görülmesinden dolayı şair ve yazarların Türkçe eser yazmaktan utanıp çekinmeleri ile karşılaşılmıştır. Bu da Karahanlı devletindeki edebî faaliyetlerin zıddına olarak Türkçe işlenmiş, büyük eserlerin yazılmasını geciktirmiştir.

 Karaman Bey’in oğlu Mehmed Bey’in (öl. 1277) 13 Mayıs 1276 tarihinde “şimden girü hiç kimesne kapuda ve divanda ve mecâlis ve seyrânda Türkî dilinden gayrı dil söylemeyeler” şeklinde alınan divan kararını okuması ve bu karardan sonra Yazıcıoğlu Ali’nin Selçuk-nâme’sinden öğrendiğimize göre, “deerler dahı Türkçe yazılacaktır” şeklinde emir vermesi, Türk yazı dilinin asıl başlangıcı olmuştur. Bu kararın alındığı dönemde, gramer kuralları ve imlası gelişmiş olan Arapça ve Farsça, eğitim ve edebiyat dili olarak kullanıl- 128 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı maktadır. Anadolu’da yaygın konuşma dili olan Oğuz Türkçesinin Karahanlı Türkçesi gibi Uygur hareri ile yazılmış, devam eden bir yazılış şekli (kuralları yerleşmiş bir imlası) yoktur. 

Arapça ve Farsça Selçuklu devletinde ön plana geçmiştir. Bu diller karşısında bulunan Türkçenin henüz tespit edilmiş gramer kuralları ve yaygınlaşmış bir imlasının bulunmayışı, Türkçe eser yazmak isteyenlerin karşılaştıkları büyük bir zorluktur. Kâtipler Türkçenin imlasını bilmedikleri için çok sıkıntı çekmişlerdir. Türkçe kelimelerin yazımında çeşitlilik görülmüş, bir kelime birkaç şekilde yazılmaya başlanmıştır.

 Başlangıçta bu zorluklar görülse de Oğuz Türkçesi zamanla yazılan eserler sayesinde konuşma dili olmasının yanında yazı dili haline gelerek edebî dil özelliği kazanmıştır. Anadolu’da Türkçenin Önderleri Karaman Bey’in oğlu Mehmed Bey’in bir vezir olarak okuduğu ferman ve “deerler dahı Türkçe yazılacaktır” emri, (bkz. Yazıcızâde Ali, Tevârih-i Âl-i Selçuk, s. 832) dönemin şair ve yazarlarının Türkçe eser yazmalarında etkili olmuştur. Bu dönemde 

Türkçe eser yazanların başında Gülşehrî (öl. 1317’den sonra), Yunus Emre (öl. 1320) ve Âşık Paşa (öl. 1332) gelmektedir. İlk eseri Felek-nâme’yi Farsça yazan Gülşehrî, Mantıku’t-tayr’ı ve diğer şiirlerini ise Türkçe yazmıştır. Böylece Türkçe eser yazmada öncü durumuna gelen Gülşehrî, Türkçe eser yazanların hor görüldüğü bu dönemde, Türkçeye olan sevgi ve bağlılığını açıkça ortaya koymuş bir şairdir. Türkçeye gönül veren Gülşehrî, kimsenin Türkçe yazmaya iltifat etmediği ve Türkçe yazanların da özür dilediği bir devirde Türkçe yazmakla övünmüştür. Şairin bu özelliğini, Mantıku’t-tayr’ı ki Attâr eyledi Pârisîce kuş dilini söyledi 

"Ben bu Türkî defterin çün dürmeyem Pârisîcesi-y-ile degşürmeyem 

Anı Türkî sûretinde biz dakı Söyledük bülbül gibi

Tanrı hakı Kimse böyle tonlu söz söylemedi

 Kimse bundan yig kitâb eylemedi. " Gülşehri

 Ayrıca şair, Çün murassa’ söylene te’lîfümüz Kimseden utanmaya tasnîfümüz Değme ilmün sırrını çün söyledük Değmesinden bir risâle eyledük Çün Süleymân bülbüle kıldı itâb Kim kıla tasnîf bundan yig kitâb derken, devrin diğer şair ve yazarları gibi Türkçe yazmaktan utanıp çekinmediğini, kendisinden üstün bir kitap yazanın da bulunmadığını belirtir. Gülşehrî bundan sonra eserlerini hep Türkçe yazmış ve bu dilin büyük bir savunucusu olmuştur.

 Ahmedî (öl. 1413), Gülşehrî’nin övünmelerini tenkit eden bir şair olarak karşımıza çıkar. Anadolu’da gelişen Türk edebiyatının temelinde yer alan şairlerden biri de Yunus Emre’dir. O, Türkçeyle ilgili anlatımın kıt oluşu, gramerin tespit edilmemiş olması, işlenmemiş, soğuk ve kaba bir dil şeklindeki düşüncelerin hâkim olduğu bu yüzyılda, dilimizin gücünü keşfeden ve gönülleri aydınlatan şairdir. 

Garîb-nâme’nin yazıldığı tarihten on sene önce, 1320 yılında ölen Yunus Emre, söze büyük önem veren bir şair olup Türkçeyi gönül dili haline getirmiştir. Anlattıkları ve söyledikleri ile akılları ve gönülleri açmış, söylenecekleri en güzel şekilde dile getirmiştir. Onun söyledikleri Türkçenin anlatım gücünü zenginleştirmiş ve insanımızın gönül dünyasını açmıştır. Yunus, bunu  öz Türkçe kelimelere yüklediği yeni anlamlarla gerçekleştirmiştir. Bu bakımdan Yunus’un şiirleri okuyucuya birden bire açılmaz. Onları yorumlamak için büyük bir bilgi birikimi yanında Yunus’un dünyasını da bilmek lazımdır. O, yukarıda belirttiğimiz gibi şair ve yazarların yakındıkları Türkçedeki anlatım kıtlığını ortadan kaldıran şairdir. Yunus, ilahî aşk içinde hiç kocamadığı gibi, şiirleri de hiç eskimemiş ve hep taze kalmıştır. Risâletü’n-nushiyye ile Divan’ınında açık bir dil kullanan şairin Divan’ındaki dili, mesnevisine göre daha coşkun ve akıcıdır. Onun asıl kendini ve iç hâlini anlattığı dil, Divan’ındaki dilidir. Bu bakımdan Yunus, çağdaşlarını söyleyişte çok gerilerde bırakmıştır. Yunus’un dili sürekli parlayan, yanıp harelenen, yanardöner bir hal içinde olan akıcı ve yaldızlı bir dildir. Bu dil, halkın beğenip o zamandan günümüze kadar sahip çıktığı Türkçedir. Kısaca Yunus, asrında ve edebiyatımızda tektir ve hiç sönmeyen bir yıldız gibidir. 

Devrin Türkçe üzerine düşünen ve yeni fikirler ortaya koyan diğer büyük şairi, şiirlerini dil bilinci ile yazan Âşık Paşa’dır. Âşık Paşa, Batılı dil bilginlerinin ancak XVIII-XIX. yüzyıllarda üzerinde durdukları “dilin oluşumu/ortaya çıkışı” konularını onlardan dört beş yüzyıl önce daha geniş olarak dile getirmiştir. Bu yönüyle “genel dilbilimci” özelliği taşıyan şair, anlatımı da “dille (sözlü) anlatım” ve “kalemle (yazılı) anlatım” olmak üzere ikiye ayırmıştır. Âşık Paşa, 10613 beyti bulan ve XIV. yüzyılın en büyük mesnevisi olan Garîb-nâme’de yalnız Türkçe üzerinde değil, genel dilbilimin alt dallarından biçimbilim (=morfoloji; sözcüklerin oluşumu) içerisinde yer alan konular hakkında da görüşler ileri sürmüştür.

 Sesin ciğerden hava üzerine binerek kelimeler halinde ağızdan döküldüğünü belirten şair, ayrıca yazı ve resmin yanında bütün sanatları gözden geçirip bu sanatlarla ilgili tespitlerini “gözden giren elden çıkar” şeklinde kısa ve öz olarak ifade etmiştir. Gözleme büyük yer veren Âşık Paşa, bu eserinde, aşağıda örnek olarak verilen beyitlerde görüldüğü gibi, Türkçe ile ilgili bazı tespit ve görüşlerine de yer vermiştir. 

Kim alursa bu kitâbı yâdına 

İre cümle ma‘ninün bünyâdına 

Gerçi kim söylendi bunda 

Türk dili İlla ma‘lûm oldı ma‘nî menzili 

Çün bilesin cümle yol menzillerin Yirmegil sen

 Türk ü Tâcik dillerin

 Kamu dilde var-ıdı zabt u usûl

 Bunlara düşmiş idi cümle ukûl

 Türk diline kimsene bakmaz-ıdı 

Türklere hergiz gönül akmaz-ıdı 

Türk dahı bilmez idi ol dilleri İnce yolı ol ulu menzilleri 

Bu Garîb-nâme anın geldi dile 

Kim bu dil ehli dahı ma‘nî bile 

Türk dilinde ya‘ni ma‘nî bulalar 

Türk ü Tâcik cümle yoldaş olalar 

 Yol içinde birbirini yirmeye

 Dile bakup ma‘niyi hor görmeye 

Tâ ki mahrûm kalmaya 

Türkler dakı Türk dilinde anlayalar ol 

Hak’ı Kamu dilde var-durur ma‘ni sözi 

Görene gizlü degül ma‘nî yüzi 

Ma‘ni ehli ma‘ninün kadrin bilür

 Kanda kim bulsa ana rağbet kılur 

Çok acâyib çok garâyib kimseler 

Söylenür dilde neler vardur neler

 Ma‘niyi bir dilde sanman siz hemân 

Cümle diller anı söyler bî-gümân

 Cümle dilde söylenen ol söz-durur 

Cümle gözlerden görenler göz-durur

                                                     Âşık Paşa

 Türkçenin Arapça ve Farsça gibi dillerden farkı olmadığını, her dilin mutlaka doğruyu, güzeli ve gerçeği (Hakk’ı) anlattığını belirtmiştir. Türkçeye hor bakılmasından yakınan Âşık Paşa, her dilin kayıt altına alındığını, gramer kurallarının tespit edilip sözlüklerinin yazıldığını, ancak Türkçe üzerinde kimsenin çalışmadığını üzülerek ifade eder. Türklerin dilbilimini bilmediklerini ve kendi dilleri üzerinde çalışmadıklarını vurgulayan Âşık Paşa, Türkçeye büyük hizmette bulunan, dilimizin ve milletimizin eksik taraarını görüp ikaz ederek devrinde Türkçeye ilk sahip çıkanlardan biridir. Her şeyden önce onda bir “dil” ve “gramer bilinci” vardır. O, bu şuura diğer dilleri inceleyerek ulaşmış ve Türkçeyi bu açıdan değerlendirmeye çalışmıştır. 

Türkçenin en önde gelen eserleri arasında bulunan Garîb-nâme’si ise, Türkçe üzerinde çalışmak isteyenler için hazine değerinde bir malzemeye sahiptir. Türkçe, Karahanlı dönemi hariç, yönetim Türk hakanında ve Türk milletinde olduğu halde, iki yüz yıla yakın bir zaman Arapça ve Farsça karşısında geri planda kalmıştır. Edebî ve resmî dil hep Farsça olmuştur. Arapça ise, din ve bilim dili olarak Farsçadan üstün tutulmuştur. Bu durum XIII. yüzyılın ortalarına kadar sürmüş, ancak bundan sonra halkta bir uyanış başlamıştır. Türk halkı Arapça ve Farsça gibi anlamadığı dillerde değil kendi anladığı dilde kitapların yazılmasını istemiştir. Toplumun bilginler ve edebiyatla uğraşanlardan Türkçe eserler yazmaları yönündeki bu talepleri giderek artmıştır. Her yönü ile Türk olan bir devlette Türkçenin garip hali, XIV. yüzyılın bilgin ve edipleri yanında beylerini de harekete geçirmiştir. 

Germiyanoğulları, Aydınoğulları ve İsfendiyaroğulları beylikleri ile beylik olarak kurulan ve zamanla büyük bir devlete dönüşen Osmanlıda daha kuruluşundan itibaren Türkçeye büyük önem verilerek şair ve yazarların Türkçe telif veya tercüme eser yazmaları teşvik edilmiştir. Anadolu beyliklerinde ve Osmanlıda Türkçeye verilen önemle birlikte toplumda Türkçe eserlere olan talep, Âşık Paşa, Yunus Emre, Gülşehrî, Tursun Fakih ve Şeyyad Hamza gibi şair ve yazarların daha XIV. yüzyılın başında dil bilinci ile eser vermelerinin önünü açmıştır. Türkçe telif ve tercüme eserlerin yazılması, bu asırdan itibaren sonraki yüzyıllarda artarak devam etmiştir. 

Anadolu’da Yazılan İlk Türkçe Eserler Anadolu’ya yerleşen Türklerin büyük bir kısmı Oğuz Türkleri olduğu için, burada konuşulan dilin temelini, yukarıda da belirttiğimiz gibi Oğuz lehçesi oluşturmuştur. Oğuzlar dışındaki Türk topluluklarının hem sayılarının az olması hem de Oğuz Türkçesine yakın bir dil konuşmalarından dolayı Oğuz lehçesi, Anadolu’da büyük bir değişikliğe uğramamış, zamanla gelişerek “edebî dil” hâlini almıştır.

 XII-XIII. yüzyıllarda, eski Türk destanları, Dede Korkut hikâyeleri ile Ebu Müslim ve Battal Gazi gibi Müslüman kahramanların etrafında gelişen menkıbeler, Anadolu’yu Türkleştirmek ve İslamlaştırmak için büyük mücadele veren Oğuz boyları için önemli manevî güç kaynağı olmuştur.

Anadolu, bu yüzyıllarda Türklerin dinî-menkıbevî destan edebiyatı geleneklerini sürdürdükleri uygun bir ortam hâline gelmiştir. Bunun sonucunda XIII. yüzyılda Anadolu’da Dânişmend-nâme, Battal-nâme, Ebû Müslim gibi dinîtarihî, menkıbevî destanlar ortaya çıkmıştır. Destancı ozanlar ile Anadolu ve Rumeli’nin fethinde önemli rolü olan alp eren denilen veliler, Türk halkına manevî güç vermelerinin yanında eski dönemlerin inanç ve geleneklerinin İslâmî bir şekle dönüştürülerek yaşatılmasında önemli katkıda bulunmuşlardır.

 Bizanslılara karşı savaşmış Müslüman bir Arap kahramanı olduğu ileri sürülen Battal Gazi etrafında meydana getirilen Battal-nâme; Danişmend Ahmed Gazi’nin kahramanlıklarının menkıbe ile karışık olarak anlatıldığı Dânişmend-nâme, Anadolu’nun fethi sırasında Türk gazilerini cesaretlendirmek için oluşturulmuş destanî halk hikâyeleridir. Fetihler sırasında orduda savaşan, savaş sonrasında köy köy dolaşarak destanlar ve şiirler okuyup hikâyeler anlatan ozanların meydana getirdiği sözlü edebiyat geleneğine ait bu verimler, Anadolu’nun ilk devirlerinde halkın edebî eserlere olan ihtiyacını karşılamıştır. XIII. yüzyılın ortalarından itibaren Anadolu’da bağımsızlıklarını ilan etmeye başlayan beyler, Selçukluların aksine, Arap ve Fars kültürüne fazla ilgi göstermemişler, geleneklerine ve kendi dillerine önem vererek yaptıkları savaşlar ve siyasî mücadeleler sırasında bile ilim adamlarını, şairleri, edipleri ve sanatkârları korumuşlardır.

 Bazı Türk beyleri, Arapça ve Farsçayı iyi bilmelerine rağmen Türkçe yazmayı tercih etmiştir. Bütün bunlardan dolayı Anadolu’da beylikler dönemi, Türk dili ve edebiyatı için verimli bir sürecin başlamasını sağlamıştır. Bunun sonucunda çeşitli konularda telif ve tercüme yüzlerce eser yazılmıştır. Daha sonra, beylikler dönemi Türk dili ve kültürü üzerinde kurulan Osmanlının yükselişi ile birlikte bu dönemin Türkçesi (=Batı Oğuzcası) de gelişerek klâsik eserlerin verildiği bir edebiyat dili hâlini almıştır.

 Fuad Köprülü, Ahmed Fakih’in Çarh-nâme’sini, Anadolu’da, XIII. yüzyılda yazılan ilk Türkçe eser olarak kabul etmiştir. Ancak, Köprülü’den sonra Ahmed Fakih ve eserleri üzerine yapılan çalışmalara göre, Ahmed Fakih adını taşıyan farklı yüzyıllarda yaşamış değişik kişilerin varlığı ve bunların birbirine karıştırıldığı da söz konusudur. Gülşehrî’nin XIV. yüzyıl başlarında yazdığı Mantıku’t-tayr’ında kendisinden önce yazıldığını haber verdiği, yazarı bilinmeyen manzum bir Şeyh San’ân Kıssası ile Şeyyad İsa’nın Salsal-nâme ve İbni Alâ’nın Selçuklu Sultanı İzzeddin Keykavus’un emriyle yazdığı Dânişmend-nâme, Anadolu Selçukluları devrinde yazıldığı hâlde bugün elimizde bulunmayan Türkçe eserlerdir. Fuad Köprülü’nün XIII. yüzyılda yazıldığını belirttiği Salsalnâme, bir kahramanlık hikâyesi olup, Salsal adlı bir devin Hz. Ali ile yaptığı savaşta yenilerek yok olduğunu ihtiva etmektedir. Bu hikâyede anlatılanlar, daha sonra çeşitli şairler tarafından da yazılmıştır.

 Anadolu’da XIII. yüzyılda yazıldığı bildirilen yukarıdaki eserleri, XIV. yüzyılda Yunus Emre’nin Divan’ı ile Risâletü’n-nushiyye’si, Gülşehrî’nin Mantıku’t-tayr’ı ve Âşık Paşa’nın Garîb-nâme’si ile Tursun Fakih’in Gazavât-ı Bahr-ı Ummân ve Sanduk adlı eseri takip eder.

 Nasreddin Hoca (öl. 1284), XIII. yüzyılda Selçuklular devrinde yaşamış Türk mizahının büyük bir temsilcisidir. Onun hakkındaki yetersiz ve rivayetten öteye gitmeyen bilgilerden dolayı tarihî kişiliğini tespit etmek güçtür. Bugüne kadar yapılan çalışmalara göre Nasreddin Hoca, Sivrihisar’ın Hortu köyünde doğmuş, babasının ölümünden sonra Akşehir’e gitmiş ve orada ölmüştür. Fıkralarına göre Nasreddin Hoca, toplumun her kesimindeki insan tipinin temsilcisi olup kimi zaman kadılık ve müderrislik yaptığı görülür. Nasreddin Hoca, bazen ciddî geçim sıkıntısı çeken saf bir insan olarak karşımıza çıksa da o, daima sergilediği hazır cevaplılığı ile Türk zekâsının, nükte ve mizah gücünün millî bir sembolü olmuştur. Nasreddin Hoca fıkraları, Osmanlı devleti idaresinde yaşamış milletler arasında, özellikle Balkanlarda çok yayılmış ve birçok yabancı dile de çevrilmiştir. Ayrıca bu fıkraların şerhleri de yapılmıştır. 

Karışık Dilli Eserler XII. yüzyıldan itibaren Doğu ve Batı Türkleri arasında yeni ve birbirinden farklı yazı şiveleri meydana gelmeye başlamıştır. Türkistan’da Hoca Ahmed-i Yesevî (öl. 1166) ve onun takipçilerinden Hakim Süleyman Ata (öl. 1187), Zengi Ata (XIII. yy.) ve Seyyid Ata (öl. 1302) veya Şeref Ata (XIII. yy.) gibi sufîler Doğu Türkçesiyle eserler yazmışlar, ancak o dönemde yaşanan çeşitli sosyal ve siyasî olaylardan dolayı günümüze fazla edebî eser ulaşmamıştır. 

Anadolu’da yazılan ilk eserlerin büyük bir kısmının Farsça ve Arapça olması, XI-XIII. yüzyıllar arasında, Oğuz Türkçesinin yazılı eserlerde yer almadığı düşüncesini doğurmuştur. Bu görüşe göre Oğuz Türkçesi, Anadolu’ya gelen göçebe Oğuzların ancak XIII. yüzyılda başlayan çabaları ile kurulabilmiş bir yazı dilidir. 

Oğuz Türkçesinin XI. yüzyılın ikinci yarısındaki dil yapısı hakkında en sağlıklı bilgiyi veren Kâşgarlı Mahmud’un Dîvanü Lügati’t-Türk’üdür. Bu eserde verilen bilgilere göre, XI-XIII. yüzyıllar arasındaki Oğuz Türkçesinin Karahanlı yazı dili özellikleri ve bir dereceye kadar da Kıpçak Türkçesi özelliklerinin karışmasından meydana gelmiş, geçiş dönemine özgü karışık bir dil olduğu görülmektedir. Türkçenin Orta Türkçe Devri içinde yer alan bu dönemde, kimi eserlerin dili her iki bölgeye ait dil unsurlarını bir arada taşımıştır.

 Oğuz Türkçesinde görülen Karahanlı-Harezm Türkçesine ait ortak özellikler, XIII. yüzyılın sonlarında azalmış ve bu Türk şivesi giderek bir “edebî dil” özelliği kazanmıştır. Haliloğlu Ali’nin 1303’te hece vezniyle ve dörtlüklerle yazdığı Kıssa-i Yûsuf adlı eseri ile Fahreddin bin Mahmud İbni’l-Hüseyn’in yazdığı Behçetü’l-hadâyık fi-Mev’izeti’lhalâyık, 

XIII. yüzyılda yazılan karışık dilli -hem Doğu Türkçesi hem eski Anadolu Türkçesi özellikleri bulunduran- Türkçe eserlerdir. Tam adı ve künyesi Fahreddin bin Mahmud ibni’l-Hüseyn ibni Mahmud et-Tebrizî olan yazar, Behçetü’l-hadâyık (=Behçetü’l-hadâ’ik) adlı eserini bugün Kayseri’ye bağlı ve eski adı Karahisar-ı Develi olan Yeşilhisar’da yazmıştır. Müellif eserini 1270 yılında yazmaya başlamış ve 1286 yılında bitirmiştir. Bu durumda Behçetü’l-hadâyık fî-Mev’izeti’l-halâyık, on üçüncü asrın son çeyreğinde, on altı yılda yazılan bir eser olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu eser, baştan sona kadar nesir olmayıp içinde yeri geldikçe anlatılan konu ile ilgili manzumelere de yer verilmiştir. Eserde şiirle ilgili olarak; kıta, kaside, mesnevi, şiir, beyit, ebyât, rubai gibi nazım şekilleri ve edebiyat terimleri zikredilmiştir. Zikredilen bu tabir ve ıstılahlar, genellikle şiir veya manzume anlamında kullanılmıştır. 

Sadettin Buluç’a göre; İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi tarafından bir faksimilesi de hazırlanan Behcetü’l-Hadaik, isminden de anlaşılacağı üzere, dinî-ahlaki mensur bir öğüt kitabıdır. 41 meclisten oluşan eser, Receb, Şaban ve Ramazan ayları ile Bayram ve  Aşure’nin fazileti, Hz. İbrahim, Yakub ve Musa aleyhisselamın vefatı ve Yusuf kıssası gibi konuları ihtiva etmektedir. 

Her meclis, ayet ve hadislerin yer aldığı ve birbirine geçmiş olay ve hikâyelerden oluşmaktadır. Ayrıca eserde yer yer ve ait olduğu konuyla ilgili bir takım kaside, mesnevi, kıta ve beyitler de yer almaktadır. Dinî bir karakter taşıyan bu nazım parçaları, sade ve donuk ifadeleriyle, Hoca Ahmed Yesevî’ye izafe edilen Dîvan-ı Hikmet’teki sofiyane manzumeleri andırmaktadırlar. Eserde, Türkçe şiirlerin yanında, dinî mahiyette Arapça ve Farsça şiirlere de yer verilmiştir. Kütüphane kataloğuna nazaran, bir vakitler 500 sayfadan ibaret olan nüshadan, elimizde bugün ancak 353 sayfa kalmıştır. Behcetü’l-Hadaik’teki şiirlerde, daha çok kafiye ile ses tekrarları dikkat çekmektedir. Tespit edilen kafiye, vezne uysa da uymasa da yazılan manzume şiir olarak telakki edilmiştir. Her konuda yazılan şiirlerde hece ve aruz vezni kullanılmıştır. Bunlarda belli bir tutarlılık olmayıp keyfilik hâkimdir. Böyle olmasına rağmen, bu şiirlerin XIII. asır Türk şiiri için büyük değeri vardır. Yazarın şiir bilgisi içinde eski Türk şiirinden gelen hususlar olduğu gibi, bizim de gerek hece, gerekse aruz üzerinde nazım ve şiirle ilgili ulaşamadığımız bilgiler de olabilir. Bundan dolayı Behcetü’l-Hadaik’te geçen şiirler üzerine derin ve geniş bir inceleme yapılması gerekmektedir. Şeyh Ali b. Muhammed’in 1303’te istinsah ettiği Behcetü’l-hadâ’ik, Arapça ve Farsça bilmeyen vaizlerin isteği üzerine, Arapça ve Farsça çeşitli vaaz kitaplarından faydalanılarak yazılmış, XI. yüzyıl Türkçesi ile XIII. yüzyıl Anadolu Türkçesi arasında köprü vazifesi gören bir eserdir. 

Şeyyad Hamza’nın Mecmû’atü’n-nezâ’ir’de bulun bir gazelinde de Doğu Türkçesi özellikleri bulunmaktadır. Bu durum da, Anadolu’ya birbiri arkasından gelen Oğuzlar ve diğer Türk boyları vasıtasıyla, Doğu Türkçesinin yazı geleneği ile Anadolu’da gelişen dil ve edebiyat arasındaki bağların sürdürüldüğünü göstermektedir. 

ANADOLU SELÇUKLULARI- KÜLTÜR EDEBİYAT

 ürkler Anadolu’yu fethettikten sonra gerçekleştirdikleri istikrarın bir sonucu olarak, bu coğrafyada geliştirip olgunlaştırdıkları Oğuz Türkçesini edebî bir dil hâline getirmişler, Türk dil ve edebiyatının en güzel ve olgun örneklerini vermişlerdir. Anadolu’da oluşan Türk edebiyatının bütün yönleriyle anlaşılması için Anadolu’nun fethinden sonra oluşturulan külterel yapıyı, düşünce hayatını, ilmî anlayışı, inanç sistemini ve edebiyat geleneğini bilmek gerekmektedir. Selçuklu hükümdarı Alparslan, 1071’de Malazgirt ovasında Bizans ordusunu yenerek Anadolu’nun Türk yurdu haline gelmesi, Türkleşmesi ve İslâmlaşmasının yolunu açmıştır. Ayrıca bu zaferle, Ön Asya, Selçukluların tasarrufuna geçmiş ve bu topraklara yoğun bir göç dalgası başlamıştır. Rum, Ermeni, Süryani gibi değişik milletlerin yaşadığı Anadolu’ya yönelik bu göç dalgasıyla Türkistan ve Horasan’dan yoğun bir şekilde Türk toplulukları gelmiştir. Bunların bir kısmı Anadolu’daki bazı şehirlere yerleşmişler, bir kısmı da burada yeni köy, kasaba ve şehirler kurmuşlardır.

ANADOLU’DA KÜLTÜREL VE İLMÎ HAYAT 

 I. Alaaddin Keykubad döneminde oluşturulan istikrar neticesinde, adalet, hoşgörü, düşünce özgürlüğü, emniyet ve asayiş, ekonomik zenginlik ve rahatlık oluşmuştur. Bu durum doğal olarak Anadolu’da, düzenli devlet idaresinin hâkim olmasına, kültür, sanat, ilim, irfan ve edebiyatın gelişimine imkân sağlamıştır. Ayrıca Anadolu Selçuklu sultanlarının, tıpkı ataları Karahanlı, Gazneli ve Selçuklu sultanları gibi, ilme ve sanata önem verip desteklemeleri, ilim adamı ve sanatkârları himaye edip korumaları ve onlara lâyık oldukları ikram ve ihsanda bulunmalarından dolayı, Anadolu’ya Türkistan, Suriye, Irak ve İran taraarından birçok âlim ve sanatkâr da gelmiştir. Türkler, Anadolu’da bir taraan cami, tekke, medrese, kervansaray, rasathane, hastane gibi yapılar yaparken diğer taraan, bunların temelini oluşturan çeşitli ilmî ve kültürel faaliyetlerde de bulunmuşlardır.

 Danişmendliler ve Selçuklular döneminde görülen bu tür faaliyetler, önce sarayda başlamış, akabinde şehirlerdeki şehzade muhitlerine sirayet etmiştir. İstikrarın sağlandığı dönemlerde, bu faaliyetler daha da yoğunluk kazanmıştır. Anadolu’da İlmî Faaliyetlerin Başlaması Anadolu’da ilk ilmî faaliyetler, 1071-1178 yılları arasında Sivas, Tokat, Amasya, Kayseri, Malatya ve civarlarında hâkimiyet kuran Danişmendliler döneminde ve onların hâkim olduğu bölgelerde başlamıştır. Bu devleti kuran Melik Ahmed Gazi, bilge bir kişiliğe sahip olduğu için Danişmend Gazi diye anılmış, kurduğu devlete de Danişmendiye denmiştir. Melik Ahmed Gazi, bir yandan yeni fetih hareketlerine girişmiş diğer taraan da fethettiği bölgelerde yoğun kültürel faaliyetlerde bulunup ilmî çalışmalara zemin hazırlamıştır. 

Anadolu’da yazılan en eski eser olan ve Melik Ahmed Gazi’ye sunulan Keşfu’l-akabe’de yer alan bir kayıt, Malazgirt Zaferi’nden kısa bir süre sonra Danişmendlilerde ilmî çalışmaların başladığını ve Melik Ahmed Gazi’nin birçok âlim ve sanatkârı himaye edip destekleyerek çalışma yapmalarına imkân sağladığını göstermektedir. Ayrıca Anadolu’daki medreselerin en eskilerinin, XII. asrın ilk yarısında ve Danişmendliler döneminde Tokat, Niksar, Sivas ve Kayseri’de yapılması da bu bilgiyi desteklemektedir. Danişmendliler, daha yoğun kültürel faaliyetlerde bulunup kültürel politikalarını yerleştirdikleri Tokat, Sivas, Amasya ve Çorum yörelerinin Türkleşmesi ve İslâmlaşmasını sağlamışlardır. Hatta hem gazilik ideali ile Türk kültürü ve “Türkmencilik şuuru”na büyük önem vermişler hem de bunları yerleştirmeye ve yaymaya gayret etmişlerdir. Nitekim Melik Ahmed Gazi ve beraberindekilerin kahramanlıklarının anlatıldığı Dânişmend-nâme bu kültürel anlayışın bir mahsulüdür.

 Dede Korkut Hikâyeleri, XIV. asırda Amasya’da derlenmiştir. Anadolu’da ilk Türkçe eser yazma geleneği, yine Amasya’da başlamıştır. Hatta Tokat, Anadolu Selçuklu şehzadelerinin eğitim aldıkları bir merkez hâline gelmiştir.

 Danişmendliler döneminin önemli ilim merkezlerinden bir diğeri ise, Kuzey Mezopotamya ve Suriye’den Anadolu’ya açılan ticaret yolu üzerinde yer alan ve Anadolu’nun Türkler tarafından feth edilmesinden önce Süryanilerin elinde bulunan Malatya’dır. Özellikle, Anadolu Selçuklu Sultanı Gıyaseddin Keyhüsrev’in veziri Malatyalı Muhammed Gazi, Şeyh Ebu Tahir Ahmed-i İsfahanî gibi İran asıllı kişiler, Malatya’ya gelip yerleşmişler ve burada ilmî ve kültürel faaliyetlerde bulunmuşlardır. Bu da, İran kültürü ile Süryanî kültürünün buluştuğu Malatya’ya, Sasaniler devrindeki ilmî ve fikrî hareketliliği yeniden kazandırmıştır. Hatta İran millî kültürünün yeniden canlandığı Malatya, Selçuklular döneminde şehzadelerin eğitim görüp devlet idaresine hazırlandıkları bir merkez hâline gelmiştir.

 I. Gıyaseddin Keyhüsrev ve oğlu I. İzzeddin Keykavus Malatya'da eğitim gören Anadolu Selçuklu sultanlarındandır. Burada var olan İran tesiri, Selçuklu sultanlarının eski İran şahlarının adlarını kullanmalarında ve çok iyi şekilde Farsça bilmelerinde etkili olmuştur. Anadolu Selçukluları döneminde Malatya’da, Şeyh Mecdüddin İshak’ın etkisiyle İslâmî ilimlerle ilgili yapılan çalışmalar yoğunluk kazanmıştır. Öğrencisi I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in ikinci defa tahta çıkmasından sonra, Anadolu Selçuklu Devleti’nin kültürel politikasına yön vermiştir. Hatta diplomat olarak birçok kez Bağdat ve diğer ülkelere gitmiş ve oralardan birçok ilim adamının Anadolu’ya gelmesini sağlamıştır.

 (Sufî İbn Arabî, Evhadiye tarikatının kurucusu Evhadüddin-i Kirmanî, Anadolu Ahi Teşkilatı’nın kurucusu olup Ahi Evren diye meşhur Şeyh Nasiruddin Mahmud, Muhaddis Ebu’l-Hasan Ali el-İskenderanî, Şeyh Hasan Onar ve Cemaleddin-i Vasıtî)

Malatya’ya çok sayıda kitap da getiren Şeyh Mecdüddin İshak, onları buradaki ilim adamlarının istifadesine sunmuştur.

 İbn Esir, Şihabeddin-i Sühreverdî olduğu anlaşılan bir filozofun, Rükneddin Süleymanşah’ın Tokat emiri olduğu sıralarda Tokat’a gittiğini ve Tokatlı bir bilgin tarafından Süleymanşah’ın huzurunda tartaklandığı için Tokat’ı terk etmek zorunda kaldığını bildirmesi, İranî zihniyet ile Türk düşüncesinin çatışma durumunda olduğunu göstermektedir. Hatta Türkmen sufî Evhadüddin-i Kirmanî, Malatya’da kendisine hizmet edeceği bir yer tahsis edilmediği için oradan kırgın vaziyette ve bir daha dönmemek üzere ayrılmıştır. 

 Evhadüddin-i Kirmanî ile Mevlana’nın hocası Şems-i Tebrizî arasındaki ihtilaf da bu iki kültürel çevre arasındaki anlaşmazlığın bir neticesidir. Ancak iki zihniyet arasında yapılan bu mücadelede, Malatya’nın iktidarlar üzerindeki ilmî, kültürel ve siyasî ağırlığı daha etkili ve yönlendirici olmuştur. Nitekim I. Gıyaseddin Keyhüsrev, eğitim almaları için oğullarından I. İzzeddin Keykavus’u Malatya’ya ve I. Alaaddin Keykubad’ı ise Tokat’a göndermiştir. Bunlardan I. Alaaddin Keykubad, hükümdarlığı sırasında Anadolu’da Türklük meûresini hâkim kılmaya çalışmış, bürokrasiye Türk asıllı kimseleri atamıştır. Hatta bu dönemde, Türkmen şeyhler ile ilim ve fikir adamları himaye edilmiş, Ahi teşkilatı bütün Anadolu’ya yayılmış, şehirlerdeki belediye hizmetleri Ahilere verdirilmiştir. Diğer taraan İran tesiri altında olan II. Gıyaseddin Keyhüsrev, iktidara gelişinden itibaren Türkmenlere karşı olumsuz bir davranış sergilemiştir. Hatta bu dönemde atabek olan Sadeddin Köpek, Türkmen ve Ahileri devlet kademelerinden uzaklaştırırken İran asıllı kişileri yüksek mevkilere getirmiştir. Sultana karşı ayaklanan Türkmen beyleri ile devlet adamlarını ise ya öldürtmüş ya da tutuklatmıştır. Sultan II. Kılıç Arslan, XII. asrın sonlarında Danişmendliler devletini ortadan kaldırıp Tokat ve çevresini oğlu Rükneddin Süleymanşah’a vermiştir. Daha sonra Anadolu Selçuklu tahtına oturan Süleymanşah, Tokat ve çevresinde Danişmendoğlu Melik Ahmed Gazi’nin başlattığı ilmî ve fikrî geleneği devam ettirmiştir.

 Moğol istilâsıyla birlikte Tokat ve Malatya, ilim ve kültür merkezi olma özelliğini kaybetmiş, dönemin ünlü bazı âlim ve filozoarını bünyesinde toplayan Anadolu Selçukluları’nın başkenti Konya ise ilim merkezi olma vasfını kazanmaya başlamıştır. Nitekim bu dönemde kelâm ve mantığa dair Metâli’u’l-envâr ve Konya medreselerinde okuttuğu Beyânü’l-hak ve Kitâbu’l-menâhic adlı eserleriyle Kadı Siraceddin-i Urmevî, mantık ve felsefe ile ilgili çalışmalarıyla Kadı İzzeddin-i Urmevî ve Şeyh Sadreddin-i Konevî ile zahir ve batın ilimlerde zirveye ulaşan Mevlana Konya’da bulunan önemli simaları oluşturmaktaydı.

 Kayseri, Sivas, Amasya, Erzincan, Niğde, Kırşehir, Kütahya, Aksaray, Ankara ve Kastamonu bu dönemde gelişme göstermiş diğer önemli kültür merkezleridir. Anadolu Selçuklu Devleti’nde Düşünce (616/1220’ye kadar) Anadolu Selçuklu Devleti’nin kuruluşunun ilk 150 yılında (yaklaşık 616/1220’ye kadar) ve Danişmendliler döneminde Anadolu’da yazılan eserlerin hemen hepsi tıp, astronomi, matematik, felsefe gibi aklî ve tabiî ilimlere aittir. Bunda, ilk dönem Selçuklu sultanları, şehzadeleri ile Danişmendli devlet adamlarının Mutezile eğilimli olmaları etkili olmuştur. 

Akliyeci geleneğin, XIII ve XIV. asırlarda Tokat ve çevresinde devam ettiğini, İbn Serrâc’ın 715/1315’te yazdığı Teşvîku’l-ervâh ve’l-kulûb isimli eseri göstermektedir. Mutezile: İslâm’ın doğuşundan yaklaşık bir asır sonra ortaya çıkmış, İslâm dinini akıl ölçü ve kurallarına göre yorumlayan dinî ve felsefî bir hareket. 102 VII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Bu dönemde, çoğunluğu Anadolu’da yazılan eserlerin konusu, daha çok felsefe ile tabiî bilimlere aittir. 

Anadolu’da yazılan ilk eser olan Keşfü’l-akabe, Farsça olup astronomi ve felsefeyle ilgilidir.

 Şihabeddin-i Sühreverdî’nin Berkyaruk’a takdim ettiği Pertevnâme, felsefeye dairdir.

 Tiisli Hubeyş b. İbrahim’in Arapçadan Farsçaya tercüme ettiği Usûlü’l-melâhim isimli fal kitabı, II. Kılıç Arslan adına yazdığı Kâmilü’t-ta’bîr isimli rüya tabirnamesi ile astronomi ile ilgili olan Beyânu’n-nücûm’u da gizli ilimler hakkındadır. 

II. Kılıç Arslan’ın oğullarından Sivas valisi Kutbeddin Melikşah adına yazdığı Kifâyetü’t-tıb ile Sıhhatü’l-ebdân ise tıpla alakalıdır. 

Sözlük ve emsile konusunda Kânûnu’l-edeb isminde bir eser daha kaleme almıştır. Bu eserlerin genellikle geniş bir okuyucu kitlesine hitap etmek için yazılmış oldukları dikkat çekmektedir.

 Şihabeddin-i Sühreverdî, Farsça ve Arapça birçok eser kaleme almıştır. Arapça eserlerinden en önemlileri, İşrakî felsefesini ihtiva eden Hikmetü’l-işrâk, felsefe ve ilâhiyatla ilgili et-Telvîhât ile tasavvufa ait olan Heyâkilü’n-nûr’dur. Sühreverdî, özellikle felsefî konuları çeşitli simge ve işaretlerle açıklayan Farsça mensur eserler de kaleme almıştır.

 Kayseri’de telif edilen Bûstânu’l-kulûb, Erzincan veya Tokat’ta yazılıp Nasireddin Berkyaruk’a takdim edilen Pertev-nâme, Âvâz-i Per-i Cibrîl, Risâle-i Lügat-i Mûrân, Risâle-i Sefîr-i Sîmurg ve Mûnisu’l-uşşâk bunlardandır. Akıcı ve sade bir dil ve üsluba sahip olan eserler, ekseriyetle çeşitli hikâyelerin bir araya getirilip anlatılması şeklinde tertip edilmişlerdir. Konular bazen soru-cevap tarzında işlenmiştir. Sühreverdî, Arapça, özellikle de tasavvufî mahiyette yazdığı eserlerle bu dönemde dikkat çeken

 yazarlardandır. Muhammed b. Gazî-i Malatyavî’nin edebî yönüyle dikkati çeken Ravzatü’l-ukûl’u, Marzubân-nâme’nin Farsçaya yapılan ilk tercümesidir. Berîdü’s-sa’âde’si ise, üslûbunun güzelliği ve hikâyecilikteki başarısını göstermektedir.

 Kemaleddin Ebu Bekr b. Sa’idü’rradî’nin Farsça olarak Nasireddin Berkyaruk adına kaleme aldığı Ravzatü’l-menâzır li’lmeliki’n-nâsır da kelâm ilmine aittir.

 Ravendî’nin 599/1203’te başlayıp 603/1206 yılında tamamlayıp Gıyaseddin Keyhüsrev’e ithaf ettiği, Büyük Selçuklular ile İsfahan Selçukluları konu edinen Râhatu’s-sudûr ve Âyetü’s-sürûr adlı tarihî bir eseri vardır. Fars nesrinin en güzel örneklerinden biri olan eser, hem sahip olduğu akıcılık hem de birçok tarihî, kültürel ve sosyal olaydan bahsetmesinden dolayı, VII/XIII. asrın en önemli kitaplarındandır. Anadolu Selçuklu Devleti’nde Düşünce (616/1220’den sonra) I. Alaaddin Keykubad’ın tahta çıkışından (616/1220) sonraki dönemde fikrî ve ilmî inkişaf, özellikle Moğollar’ın 640/1243 yılında Anadolu Selçuklu Devleti’ni hâkimiyetleri altına almalarından dolayı zayıarken, dinî-tasavvufî düşünce ön plana çıkıp gelişme göstermiştir.

 XIII. asrın ilk çeyreğinden itibaren Moğol istilâsından kaçıp huzur ve rahatın mekânı olarak gördükleri Anadolu’ya gelen mutasavvıarın yaptıkları faaliyetler, Anadolu’daki fikrî dengenin tasavvufa kaymasını sağlamıştır. Bunda Moğolların, Anadolu’da oluşturduğu şiddetli baskı ile gerçekleştirdiği acımasız katliamların, çaresizlik ve umutsuzluk içerisindeki halkı, huzurun kaynağı olarak görülen tekke ve zaviyelere yöneltmesi de etkili olmuştur. Böylece Anadolu halkı mistikleşirken pozitif ilimlere karşı olan ilgi azalmıştır. Ayrıca Moğolların Anadolu’da gerçekleştirdikleri bu katliam ve yaptıkları zulümlerden dolayı birçok âlim ve bilge ya öldürülmüş ya da Anadolu’yu terk etmiştir. Bu durum, Anadolu’daki ilmî ve fikrî faaliyetleri olumsuz yönde etkilerken, doğal olarak yazılan eserlerin konusuna da tesir etmiştir. Bu dönemde, çoğunluğu Farsça olmak üzere Farsça, Arapça ve Türkçe yazılan dinîtasavvufî-ahlâkî mensur eserlerde artış olmuştur. Nitekim Farsça olarak kaleme alınan

 Bahaeddin Veled’in Ma’ârif, 

Seyyid Burhaneddin’in Ma’ârif,

 Şems-i Tebrizî’nin Makâlât, 

Mevlana’nın Fîhi Mâ Fîh ve Mecâlis-i Seb‘a,

 Sultan Veled’in Ma’ârif,

 Baba İlyas-ı Horasanî’nin Emsile: Arapça fiillerin çekimi hakkında bilgi veren kitap. Cihâd-nâme,

 Necmeddin-i Daye’nin Mirsâdü’l-ibâd ve Sirâcu’l-kulûb,

 Hacı Bektaş-ı Velî’nin Makâlât-ı Gaybiyye ve Kelimât-ı Ayniyye, 

Sa’idüddin-i Ferganî’nin Menâhicü’l-‘ibâd ile’lme’âd ve Şerh-i Kasîde-i Tâ’iye-i İbn-i Fâriz,

 Fahreddin-i Irakî’nin Lemeât ve İstilâhât-i ‘İrfâni-yi ‘İrâkî, Sadreddin-i Konevî’nin Tabsıratü’l-mübtedî ve Tezkiretü’l-müntehî, 

Ahi Evren’in Metâli’ü’l-îmân, Tabsıratu’l-mübtedî ve Tezkiretü’l-müntehî, Mürşidü’l-kifâye, Letâ’if-i Gıyâsiyye, Letâ’if-i Hikmet, 

Medh-i Fakr u Zemm-i Dünyâ, Mektûbât Beyne Sadreddîn Konevî, Yezdân-şinaht ve Âgâz u Encâm’ı; Arapça olarak yazılan İbn Arabî’nin el-Fütûhatü’lmekkiyye,

 Fusûsü’l-hikem, Fazl (Fezâ’il) Şehâdet el-Tevhîd ve vasf Tevhîd el-Mûkınî, Kitâb Hutbe fî-Keyfiyet Tertîb el-Âlem ve Şeklih, Kitâb Hilyet el-Abdâl, Tâc el-Terâcim fî-İşârât elİlm ve Letâ’if el-fehm, Kitâb el-Şevâhid, Kitâb el-Celâle ve Huve Kelimât Allah, 

Sadreddin-i Konevî’nin Nusus, Fükûk, Risâletü’l-vücûd, Miâhu Gaybi’l-cem’ ve’l-vücûd, İ’câzü’l-beyân fî-Tefsîri Ümmi’l-Kur’ân ve en-Nefehâtü’l-İlâhiyye, 

Ahi Evren’in el-Menâhicü’s-seyfiyye ve Müsâri’ü’l-müsâri’, 

Hacı Bektaş-ı Velî’nin Makâlât, Yusuf b. Ebi Said Ahmed-i Sicistânî’nin Münyetü’l-müî ve Gunyetü’l-fukahâ’sı ile Türkçe telif edilen Hacı Bektaş-ı Velî’nin Şerh-i Besmele’si 

 Sipehsalar-Ferudun b. Ahmed’in Mevlana hakkında kaleme aldığı Risâle-i Sipehsâlâr isimli Farsça bir menkabesi 

Muhammed b. Muhammed b. Mahmud-ı Hatib, Farsça Fustâtü’l-adâle fî-Kavâidi’s-saltana, Ahmed b. Sad b. Mehdî-i Erzincanî ise, I. Alaaddin Keykubad adına Arapça Kitâbü’l-letâifü’l-alâiyye fi’lfezâili’s-seniyye isminde bir siyasetname 

 İnşa sanatı hakkında Hasan b. Abdü’l-mü’min-i Hoyî’nin Gunyetü’l-kâtib ve Münyetü’ttâlib, Rüsûmü’r-resâ’il ve Nücûmü’l-fezâ’il, Nüzhetü’l-küttâb ve Tuhfetü’l-elbâb, Kavâ’idü’rresâ’il 

 Ferâ’idü’l-fezâ’il, Emir Bedreddin Yahyâ’nın ise Münşe’ât-ı Bedreddin Yahyâ 

 Mevlana’nın mektupları, Mektûbât;

 Zeki el-Konevî’ninkiler ise Ravzatü’l-küttâb 

Bu dönemde mantık ve hikmet alanında da eserler verilmiştir.

 Mahmud b. Ebi Bekr b. Ahmed-i Urmevî’nin Letâ’ifü’l-hikme ve Metâli’u’l-envâr isimli eserleri bunlardandır. 

Muhammed b. el-Hüseyn el-Mu’inî de Kur’ân’ın anlaşılmasını kolaylaştırmak için Beşâirü’n-nezâ’ir isimli bir sözlük hazırlamıştır.

 Nasireddin-i Sicistanî, gizli ilimlere dair Dakâyiku’l-hakâyık’ı,

 İbn Bibi de Anadolu Selçukluları tarihi olan el-Evamirü’l-ala’iye fi’lumuri’l-ala’iye [Selçuk-name]

 Anadolu Selçuklu Devleti ve Danişmendliler dönemi düşünce hayatı hakkında geniş bilgi için Mikâil Bayram’ın Türkiye Selçukluları Üzerine Araştırmalar (Konya 2003) isimli kitabına başvurabilirsiniz. Anadolu Selçuklu Devleti dönemindeki düşünce hayatı hakkında bilgi veriniz. Anadolu’da İlim Anadolu Selçuklu Devleti’nde aklî ilimlerde önemli gelişmeler ve değişmeler olmuştur. Bu ilimlerin, sosyal hayattaki teknik uygulamaları geliştirilirken teorik çerçeveleri zenginleştirilmiştir. Bu ilimlerden ilk göze çarpan ve özellikle istihbarat için oldukça önemli olan astrolojidir. Çünkü astronomi ile matematiğin birleşimine dayanan astroloji, temelinde yer alan kozmolojik ilkelerden hareketle, geleceğe dair olması mümkün ya da muhtemel olayların tespiti konusunda önemlidir. Daima yeni yeni yerler fethetmeyi amaç edinen sultanların sık sık müracaat ettikleri bir ilim olan astroloji, Anadolu Selçuklu sultanları tarafından hem desteklenmiş hem de bu ilimle uğraşan kimseler himaye edilmişlerdir. II. Kılıç Arslan döneminde yaşayan Tiisli Hubeyş b. İbrahim, Alaaddin Keykubad devrinde yetişen ve tarihçi İbn Bibi’nin annesi olan Bibi Müneccime, Esirüddin ve Bahaaddin Şang-ı Müneccim astroloji ile uğraşan ilim adamlarındandır. İnşa: Sanatlı ve süslü düz yazı, mektup. 

Astronomi de Anadolu Selçukluları’nın üzerinde durduğu ve önemli saydıkları bilim dallarındandır. Nitekim Anadolu’da yazılan ilk eser olan Keşfü’l-akabe’nin, bir astronomi kitabı olması bunu göstermektedir. Genelde İslâm âleminde, özelde Anadolu’da, astronomiye olan ilginin sebebi, bu ilmin her zaman insana yeni ufuklar vermesi, kişiyi daima gizemini koruyan gökyüzüne, uzaya ve evrene yöneltip her olayı araştırmaya sevk etmesidir. Dinî, iktisadî hatta siyasî yönden önemli bir ilim olarak görülen astronominin, hem pratik hem de teorik yönüyle ilgili çeşitli çalışmalar yapılmıştır.

 Kutbeddin-i Şirazî, Esireddin-i Ebherî, İlyas b. Ahmed, Hubeyş b. İbrahim-i Tiisî, Ebu Ali b. Ebi’l-hasan elSufî ile Muvaak-ı Kayserî bu dönemde astronomi alanında eser veren kişilerdir. 

Anadolu’da, astronominin yanında kozmoloji de ilgi çekmiştir. Burada oluşan kozmoloji, İslâm kozmolojisini esas almıştır. Dolayısıyla bu ilim, dine dayalı olup Kur’ân’a bağlı olarak geliştirilmiştir. 

Mevlana, Anadolu’da İslâm kozmolojisini ele alan kişilerdendir. Anadolu Selçukluları döneminde matematik, günlük hayat ve maliye teşkilatı için önemli bir ilimdir. Özellikle bu alanda ondalık konumsal sayı sistemine dayalı olan “hisâb-ı hindî” kullanılmıştır. Hatta ilk defa ondalık kesirlerden günlük hayatta yararlanılmıştır. Diğer taraftan astronomi ve trigonometri için gerekli olan “hisâb-i sittîn” yani varsayıma dayalı olup gerçek olmayan sayıların hesabı da öğrenilmeye devam edilmiştir. Bu dönemde, hukukçular da matematik kullanmışlardır. Astroloji gibi hem askerî hem de içtimaî karşılığı bulunan diğer bir disiplin de kimya ile onun batınî tarafını temsil eden simyadır. Kimya ve simya, ucuz ve değersiz metallerin altın ve gümüşe dönüştürülmesine imkân verdiği için, özellikle sultanlara maddi katkı sağlamıştır. Hatta ayna, kâğıt, boya gibi madde ve eşyaların üretildiği atölyelerde teknik üretime destek olmuştur. 

Bu dönemde, Cabir b. Hayyan ve Ebu Bekir Zekeriya Razî çizgisinde olan eski kimya-simya kitapları kullanıldığı gibi, birçok yeni eser de telif edilmiştir. Daha çok simya ve diğer gizli ilimlere dair çalışmalarıyla tanınan Cevberî, Kitâbü’lmuhtâr fî-Keşfi’l-esrâr isimli eserinde, simya ilminin tarihi hakkında bilgi vermiştir. 

Sağlık hizmetlerine çok önem verilen Anadolu Selçukluları dönemi tıbbı, genel tıp tarihi içerisinde önemli bir konuma sahiptir. Bu dönemde, yaygınlaştırılan sağlık kurumlarıyla tıp topluma mal edilmiş, Ebu Bekir Zekeriya Razî’nin klinik tıp yöntemi ile İbn Sina’nın teorik tıp anlayışı birleştirilerek kullanılmıştır. Her yönüyle geliştirilip donatılan hastanelerde, klinik tıbbın bütün gerekleri yerine getirilmiş, hekim yetiştirilmesine ise özel bir önem verilmiştir.

 Ayrıca Anadolu’nun hemen her şehir ve kasabasına Dârü’ş-şifâ, Dârü’l-âfiye, Dâru’s-sıhha veya Bîmâristân adlarıyla hastaneler inşa edilmiştir. Anadolu Selçukluları, yaptırdıkları bu hastaneleri destekleyen kaplıca, hamam, içme ve ılıca da tesis edip çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanmışlardır. Ayrıca hastanelerde, tedavinin yanında tıp eğitimi de verilmiştir. Anadolu’daki tabiî ilimler üzerindeki bu çalışmalar, bilimin iş alanına uygulanıp insanların sosyal ve çalışma hayatlarına katkı ve kolaylık sağlaması düşüncesini oluşturmuştur. Böylece bilimin işe dönüştürülüp uygulamaya geçirilmesi için gayret edilmiştir. 

II. Kılıç Arslan döneminde Kayseri’de yaşayan ve sanat alanında bilimden geniş ölçüde yararlanılabileceğini savunan Tiisli Hubeyş b. İbrahim, Beyânü’s-sınâ’at isimli eserinde, sanat alanında bilimden yararlanmanın yollarını göstermiştir. Aynı dönemde Diyarbekir Artukluları devri bilgini Cizreli Ebu’l-izz İsmail b. er-Rezzaz, el-Câmi’ Beyne’l-ilm ve’lamel adlı kitabında, birçok otomatik makinenin projesini çizip ilmin işe dönüştürülmesinin yollarını göstermiştir. Anadolu’da bu düşünceyi hayata, daha çok Ahi teşkilatına bağlı olan ve çeşitli sanat dallarında çalışan ahiler geçirmişlerdir. 

 Anadolu Selçukluları döneminde, toplumsal bilimlerle ilgili çalışmalar da yapılmıştır. Nitekim ferdin, ailenin ve toplumun idaresi konularında çeşitli eserler yazılmıştır.

 Bu dönem şairlerinden ve devlet adamlarından olan Muhammed bin Gazi el-Malatyavî’nin devlet idaresi ve ahlâka dair olan Ravzatu’l-ukûl’u, İspehbûd Merzbân b. Rüstem’in Merzbân-nâme’sinin Taberî dilinden Farsçaya yapılan tercümesidir. I. Alaaddin Keykubad, bilginleri bu konularda kitap yazmaya teşvik etmiştir. 

Anadolu Selçuklu devlet adamları, coğrafyaya büyük ilgi duymuşlar; çıktıkları seferlere dair “günlük” benzeri eserler kaleme almışlardır. Coğrafyaya ait konular, astronomi ilmi içerisinde matematiksel yönden incelenmiş; coğrafya eserlerinde ise ele alınan ülkelerin bitki ve hayvan örtüsü, iklimi ve beşerî yapısı hakkında ayrıntılı bilgiler verilmiştir. 

Bunların dışında mantık ve hikmet alanında da eserler yazılmıştır. Mahmud b. Ebi Bekr b. Ahmed-i Urmevî’nin Letâ’ifü’l-hikme ve Metâli’u’l-envâr isimli eserleri bunlardandır. Anadolu’daki ilim hayatı hakkında geniş bilgi için İhsan Fazlıoğlu’nun, “Selçuklular Döneminde Anadolu’da Felsefe ve Bilim (Bir Giriş)” (Cogito –Selçuklular, sy. 29, 2001, s. 152-67) ile Esin Kahya’nın “Türkiye Selçuklularında Bilimsel Çalışmalar”, (Türkler, c. 7, 2002, s. 540- 59)

 İlmin Yapıldığı Mekânlar: Medreseler Türk hâkimiyetine giren Anadolu’da, çeşitli medreseler tesis edilmiştir. Bunların bir kısmı Anadolu Selçukluları bir kısmı da Anadolu’nun çeşitli yerlerinde kurulan Türkmen beyliklerinde inşa edilmiştir. Kuruluş aşamasında, yapılanma ve örgütlenme yönünden Büyük Selçuklu medreselerinin örnek alındığı bu medreselerde, eğitim ve öğretim faaliyetleri iyi bir şekilde organize edilmiş ve eğitimin devletin kontrolüne girmesi sağlanmıştır. Hatta eğitim ve öğretim, oluşturulan fiziki mekân ve alt yapı, eğitim ve öğretim kadrosu ve öğretim programı standart bir yapıya kavuşturulmuştur.

 Medreselerin en eskisi Konya’da II. Kılıç Arslan zamanında yapılan ve İpekçi diye meşhur olan Şemseddin Ebu Said Altun Aba Medresesi

Konya’daki Şerif Mes’ud Medresesi, Sırçalı Medrese, Karatay Medresesi, 

Kayseri’deki Sahibiyye Medresesi ve Külük Camii Medresesi, 

Sivas’taki Gök Medrese, 

Tokat’taki Gök Medrese ve Çukur Çeşme Medresesi, 

Kırşehir’deki Cacabey Medresesi, 

Konya- Aksaray’daki Tacü’l-vezir Medresesi, 

Malatya’daki Ulu Cami Medresesi, 

Afyon’daki Kale Medresesi, 

Antalya’daki İmâret, Ata Bey ve Karatay Medreseleri 

 Anadolu’da, umumî medreselerin yanında, belli bir ilim dalı üzerinde eğitim-öğretimin yapıldığı ihtisas medreseleri de inşa edilmiştir. Bunlar içerisinde en çok dikkat çekenler, Hz. Peygamber’in söz ve fiillerinden ibaret olan hadislere tahsis edilen dârü’lhadîslerdir.

 Konya’daki İnce Minareli Dârü’l-hadîs ile Sivas’taki Çie Minareli Dârü’lhadîs bu tip medreselerdir. Kur’ân’ın farklı lehçelerde okunması konusuna tahsis edilen dârü’l-kurrâlar da bu dönemde tesis edilmiştir. Konya’da bulunan Sâhib Atâ, Ferhuniye, Sa’deddin Ömer ve Nasuh Bey bu tip medreselerdendir. Ayrıca pratik eğitimin daha önde tutulduğu birçok dârü’ş-şifâ da inşa edilmiştir. Ayrıca Konya’da Sırçalı Medrese’de fıkıh, Kırşehir ve Kütahya medreselerinde astronomi, Kayseri’de Çie Medrese’nin birinde tıp öğrenimi yapılmıştır.

 Anadolu’da kurulan bu medreseler ile tekke ve dergâhların birçoğunda, ilim ve irfanın değişmez bir parçası olarak telakki edilen ve ilim adamları ile öğrencilerin kitaba kolayca ulaşmalarını sağlayan kütüphane de bulunmaktaydı. 

 

Anadolu’da Tasavvufî Düşüncenin Temsilcileri

 

Moğol istilasından kaçarak veya Selçuklu sultanlarının daveti üzerine Anadolu’ya gelen ve burada tekkelerini kurarak düşüncelerini yayan sûfîlerin görüşleri doğrultusunda bazı mektep veya tarikatlar oluşmuştur. Bunları ve temsilcilerini şöyle sırlamak mümkündür:

a- Vahdet-i Vücud mektebi: Muhyiddin-i Arabî, Sadreddin-i Konevî bu ekolün en önemli temsilcileridir.

b- Sühreverdilik: Evhadeddin Kirmani. Bu tarikat; daha çok Konya, Kayseri, Tokat ve Amasya gibi önemli kültür merkezlerinde yayılmıştır.

c- Kübrevilik: Necmeddin Dâye, Bahaeddin Veled, Burhaneddin Muhakkk-ı Tirmizî ve müritleri. d- Mevlevilik: XIII. yüzyılın ikinci yarsında ortaya çıkmış, son iki mektebin bağdaştırmacı bir tasavvuf anlayışını temsil etmiş ve özellikle Osmanlı’da önemli bir yer edinmiştir.[16] Bu tarikat ve mekteplerin dışında kalan başka sufîler de bulunmaktadır:

 

Fahreddin Irakî-Tokat;

Müeyyededdin el-Cendî;

Sadeddin Ferganî;

Afifeddin Tilimesanî;

Hacı Bektaş Veli; Hacı Bektaş ve civarları;

Seyyid Mahmud Hayranî;

Hacı İbrahim Sultan.[17]

Burada söz konusu edilmesi gereken dört zümre daha vardır. O da Aşıkpaşazade’nin eserinde bahsettiği ve Anadolu’da İslamiyet’in yayılmasında önemli rol oynayan dört tâifedir: “Ve hem bu Rûm’da dört tâife vardır kim, misafirler içinde anılır. Biri Gâziyân-ı Rûm, biri Ahîyân-ı Rûm ve biri Abdâlân-ı Rûm ve biri Bâcıyân-ı Rûm. İmdi Hacı Bektaş Sultan bunların içinden Bâcıyân-ı Rûm’ı ihtiyar etti kim. O Hâtun Ana’dır. Onu kız edindi, keşf ve kerametini ona gösterdi, teslim etti, kendi Allah rahmetine vardı”.[18] Böylece aşağıda bahsedilecek olan Hacı Bektaş Veli’nin bu zümrelerden birini seçtiğini belirtmiştir.

 

Anadolu Selçukluları zamanında Anadolu’ya gelen ve burada faaliyette bulunan, düşünceleri ile söz konusu devleti etkileyen, kendilerinden sonra da düşünceleri şu veya bu şekilde yaşayan veya kesilen tasavvuf erbabı bulunmaktadır. Bu sayı oldukça fazladır. Zira bu dönem “tasavvuf tarihi” bakımından tarikatlaşma dönemi sayılmaktadır. Ayrıca felsefî tasavvuf düşüncesinin gelişmesinde önemli rolü olan ve tasavvufta “vahdet-i vücud” anlayışını zirveye çıkaran İbn Arabî bu çağda yaşadığı gibi, ömrünün bir kısmını da Anadolu Selçuklularının başkenti Konya’da geçirmiş ve sultanlarla yakın temaslarda bulunmuştur. Bu bakımdan Anadolu’nun söz konusu dönemdeki tasavvufî macerası oldukça önemlidir.

 

Özellikle XIII. yüzyıl başlarından itibaren Mâveraünnehir, Harezm, Horasan, Azerbaycan ve Suriye’den göç ederek gelen dervişlerin büyük kısmı Türk olmakla beraber, aralarında İran ve Arap asıllı olanlar da vardır. Bunlar Anadolu’da Kayseri, Konya ve Sivas gibi büyük şehirlere yerleşerek, zaviyeler kurarak faaliyetlerde bulunmuşlardır. Anadolu Selçuklu sultanları I. İzzeddin Keykavus, Alaaddin Keykubad, onların devlet adamları, vezirler ve diğer zengin kimseler de bu dervişlerin kurdukları zaviyelere zengin vakıflar tahsis etmişlerdir.[19]

Anadolu’da faaliyette bulunan dervişleri kesin bir çizgiyle birbirinden ayırmak mümkün olmadığından, bunlar hakkında bilgi verilmesi için belli bir metot takip edilmelidir. Biz de daha sonra tarikat özelliğini devam ettirmeyenleri şahıs olarak, bir tarikat olarak tarihe mal olanları da o tarikatın içinde değerlendirmeye çalıştık.

 

Evhadeddin Kirmanî (Öl. 635/1238)

 

Anadolu Selçukluları döneminde doğan ve bu devletin sınırlarında belli bir süre yaşayan önemli mutasavvıflardan birisidir. İran’ın Kirman bölgesinde dünyaya gelmiş, daha sonra o zamanın ilim merkezi olan Bağdat’a giderek burada ilim tahsil etmiş, bir taraftan da tasavvufa meylederek, bir mürşide intisab etmiştir. Devrinin diğer sûfîleri gibi “Fütüvvet Teşkilatı”na girmiş ve seyahatlere başlamıştır.[20] Kirmanî seyahatlerin birisinde Anadolu’ya gelmiş ve Kayseri’de ikamet etmiştir. Bu sırada Anadolu Selçuklu devletinin başında bulunan I. Gıyaseddin Keyhusrev İslam dünyasının çeşitli yerlerinden alim ve sûfîleri Anadolu’ya davet etmiştir. Bunlar arasında Muhyiddin İbn Arabi, Evhadeddin Kirmanî ve Ahi Evran da bulunmaktadır.

 

Kirmanî, Anadolu’dan ayrılırken yerine bıraktığı müridlerinden, Zeyneddin Sadaka, Konya’da Sadr-ı Hakim adlı bir zaviye kurmuş ve irşad faaliyetlerine burada devam etmiştir. Ayrıca Konya Ereğli’si’nde de müridleri olduğu anlaşılmaktadır.[21]

 

Kirmanî ile İbn Arabî arasında bir dostluk olduğu her ikisinin de Bağdat, Malatya ve Konya’da beraber olmalarından anlaşılmaktadır. Sadreddin Konevî kendisinden geniş çapta yararlanmış ve fikirlerinden etkilenmiştir.

 

Kendisine nispet edilen Evhadiyye Tarikatı, Türkmenler arasında yayılmış, özellikle müridi ve aynı zamanda damadı olan Ahi Evren, Anadolu’da ahilik teşkilatının kurucusu olarak, onun görüşlerini yaymıştır. Bunun dışında Kirmanî’nin 30’a yakın müridinden bahsedilmekte ve bunlar Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde şeyhlerinin görüşlerini yaydıkları ifade edilmektedir.[22] Ayrıca Kirmanî, Kayseri’de bulunduğu sıralarda bir evlilik yapmış ve bu evlilikten doğan Fatma adlı kızı, Anadolu’da “Bacıyan-ı Rum” olarak tanımlanan kadınlar teşkilatının liderliğini yapmıştır.[23]

 

Kirmanî’nin, Anadolu Selçuklu sultanı I. Gıyaseddin Keyhüsrev’e hitaben şöyle bir rubaîsi vardır:

 

Kayser’in ayağının altında yer eskimekteydi

Köşkü gök yüzüne yükselmiştir

Ey Keyhüsrev, onun yerini almış durumdasın

Söyle: O Köşk nerede? Kayser’se sanki hiç yaşamadı.”.[24]

 

Necmeddin Daye (öl. 654/1256)

 

Necmeddin-i Kübra’ya (öl. 618/1221) nispet edilen Kübreviyye Anadolu sahasında pek yayılmamasına karşılık, Kübrevî’nin iki takipçisi onun görüşlerini bu sahada temsil etmişlerdir. Bunlardan birisi Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled, diğeri de Necmeddin Daye’dir.

 

Necmeddin Daye, doğduğu yer olan Rey’den ayrılarak, ilim tahsili için çeşitli İslam şehirlerini gezdikten sonra Anadolu’ya gelmiş ve burada Kayseri, Sivas ve Konya’ya uğramış, Konya’da Mevlana Celaleddin ile görüşmüştür. Yazmış olduğu Mirsadu’l-İbad adlı eserini I. Alaaddin Keykubad’a takdim etmiş ve bu eserinde Selçuklular ve özellikle dönemin sultanı Alaaddin Keykubad hakkında övgü dolu ifadelerde bulunmuştur.[25] Bu eser Ömer Suhreverdî’nin tavsiyesi üzerine sultana takdim edilmiştir. Suhreverdî, Konya dönüşünde Malatya’ya uğramış ve Necmeddin Daye burada yazmış olduğu eserini kendisine takdim etmiştir. O da eseri okumuş, kitabı ve yazarını öven bir de yazı yazmıştır.[26]

 

Necmeddin Daye, yazmış olduğu eserinde, sultana bazı nasihatlerde bulunmuştur. Buna göre; saltanat Allah’ın bir lütfudur, onu dilediğine verir. Sultan, Allah’ın yeryüzündeki vekilidir. Ülkeyi adaletle idare etmeli ve kimseye eziyet edilmemelidir. Nefsi arzularına göre davranmamalıdır.[27]

 

Gerek Necmeddin Kübra’nın, gerekse müridi Necmeddin Daye’nin eserleri Anadolu sahasında okunan ve sevilen eserlerdendir. Daye, Mirsadu’l-İbad adlı Farsça eserini Anadolu’da iken kaleme almış, eser II. Murad adına Karahisarlı Kasım b. Muhammed tarafından 825/1422’de İrşadu’l-Murid ile’l-Murad ismiyle Türkçe’ye çevrilmiş ve II. Murad’a takdim edilmiştir.[28] Necmeddin-i Kübra’nın âdeta tarikatların el kitabı mahiyetinde olan Usulu’l-Aşere adlı küçük risalesi de İsmail Hakkı Bursevi (öl. 1137/1725) tarafından Türkçe’ye çevrilip şerh edilmiştir.[29]

 

Muhyiddin İbn Arabî (638/1249)

 

Sadece Anadolu’da değil, bütün İslam dünyasında görüşleri büyük çapta etkili olan ve bu etkisi günümüze kadar devam eden bir tasavvuf alimi olan İbn Arabî, aslen Endülüs (İspanya) Mürsiye’de doğmuş ve I. Giyaseddin Keyhusrev’in, ikinci defa saltanatı devrinde Konya’ya (612/1215) gelmiştir. Konya’da bir müddet ikamet eden İbn Arabî burada Evhadeddin Kirmanî ile görüşmüş, sultanın oğlu Keykâvus’a hoca tayin edilmiştir. Buradan ayrıldıktan sonra Halep ve Sivas’ı dolaşmış ve Malatya’ya yerleşmiştir. Bilahare Şam’a giden İbn Arabî 638/1249 tarihinde burada vefat etmiştir.[30] Malatya’da bulunduğu zaman, Sadreddin Konevî’nin dul annesiyle evlenmiştir.

 

İbn Arabî, İslam düşünce tarihinde görüşleri en çok tartışılan, eserleri okunan ve hakkında araştırma yapılan bir sûfîdir. Özellikle vahdet-i vücud konusundaki görüşleri çok tartışılmış, lehinde ve aleyhinde birçok kitap yazılmıştır. Yazmış olduğu eserleri ile görüşleri Anadolu tasavvuf düşüncesine önemli şekilde etki etmiştir. Bu etki iki öğrencisi Sadreddin Konevî ve Afifeddin Tilimesanî vasıtasıyla olmuş; Fahreddin Irakî, Sadeddin Fergânî, Müeyyidüddin Cendî, Abdurrezak Kâşânî ve Davud-ı Kayserî gibi sufîler de onun görüşlerini sistematik hale getirmişlerdir. Bunlardan birçoğu Anadolu sahasında yaşamış ve eser vermiş kimselerdir. Böylece İbn Arabî’nin görüş ve düşünceleri kendisinden sonra da Anadolu’da büyük çapta etkili olmuştur. Nitekim Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna dair bir eserin ona ait olduğunun belirtilmesi, Şeyh Edebali’nin Şam’da kendisiyle görüştüğü rivayetleri, İbn Arabî’nin önemli bir takipçisi olan ve eserlerini şerh eden Davud-ı Kayserî’nin İznik’te kurulan ilk medresenin müderrisi olması, Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi esnasında Şam’da İbn Arabî’nin mezarını buldurup türbe ile birlikte medrese, mescid ve tekke yaptırması bu etkinin neticeleridir.[31]

 

İbn Arabî, bir tarikat kurmamış, ancak görüşlerini benimseyenler bir “mektep” oluşturmuştur. Bu mektebe veya ekole “Ekberiyye” denilmektedir. Ekberiyye bazı araştırmacılar tarafından bir tarikat olarak da tarif edilmektedir, ancak bir tarikattan çok tasavvufî ve fikrî bir hareket olarak değerlendirilmektedir.

 

İbn Arabî, bir sufî olarak I. İzzeddin Keykâvus’a bir mektup yazmış, bu mektupta sultana tavsiyelerde bulunmuştur. Mektubun içeriğine bakıldığı zaman dışardan gelen bir sûfînin, sultana nasıl nasihatte bulunduğu son derece dikkate değerdir. Bu tavsiyelerden bazıları şunlardır:

 

“Rum ve Yunan diyarının sultanı Sultan Keykâvus’a H. 609 yılında yazılan mektuptur. Bismillahirrahmanirrahim. İbn Arabî’nin, sultana dini bir vasiyeti, siyasi ve ilahi bir nasihatidir.

 

Peygamberin şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Din nasihattir.” Etrafındakiler: “Kimin için ya Resulullah?” diye sordular. Peygamber: “Allah, Peygamberi ve bütün Müslümanlar için” diye buyurdu.

 

İşte sen ey şu kişi! İslam ümmetinden birisin. Allah sana bu saltanat görevini ve ülkende işleri yürütmen için sorumluluk verdi. Biz kulların uyması için Allah sana hükmetme yetkisi verdi. İnsanların işini doğru yapmak için sana bir terazi, doğru yolda yürümen için bir delil verilmiştir. İnsanları bu yola çağıracaksın. Eğer adaletli davranırsan sana ve insanlara mükafat vardır. Eğer adaletten saparsan o insanların da sorumluluğu ve günahı sanadır. İnsanların sana kızmasından sakın.

 

“(Zarara uğrayanlar), iyi işler yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir” (Kehye Suresi, 18/104).

 

Allah’ın sana verdiği saltanat mülkünde küfranı-ı nimet, açıktan günah işleme ve saltanat gücünü kullanarak zayıf halkı ezmeye kalkışma. Çünkü Allah senden güçlüdür. Kasıtlı ve kasıtsız yapılan bütün işlerden sen sorumlusun.

 

Allah sana sultanlık verdi, sen O’nun vekili ve yeryüzündeki gölgesi konumundasın. Zalimlerin mazlumu ezmesine izin verme.

 

Çanları kaldırmak, imansızlığı gidermek, İslamın şanını yüceltmek, kâfirlerin koyduğu kuralları kaldırmak senin görevindir. Müminlerin Emiri Hazreti Ömer, dini ayrı olanlar için şunları emretmiştir: İslam’ın dışındakiler, şehirlerin çevresine kilise, manastır ve papaz yurtları yapmayacaklardır. Yıkılmış olan tapınakları yenilemeyeceklerdir. Bu tapınaklarda herhangi bir Müslümanın üç gece için konaklaması, oralarda yiyip-içmesi yasak edilmeyecektir. Bunlar casusları barındırmayacaklar, Müslümanlara kin beslemeyeceklerdir. Çocuklarına Kur’an öğretmeyecekler, Allah’a ortak koştuklarını açığa vurmayacaklar. Yakınları Müslüman olmak Müslümanlarla dostluk etmek, Müslümanlara saygı gösterip topluluklarında oturmak isterlerse onlara mani olmayacaklar. Müslüman olmayanlar kılık kıyafetlerinde, şapkalarında, sarıklarında, ayakkabılarında ve tıraşlarının şeklinde Müslümanlara benzemeyecekler, Müslüman adlarını ve künyelerini almayacaklar. Eyerli atlara binmeyecek, kılıç kuşanmayacak ve silaha dair hiçbir şey taşımayacaklar. Arap yazısı ile mühür kazdırmayacaklar. Şarap satmayacaklar. Kendi büyüklerine saygı gösterecekler. Her nerede olursa olsun kendi kıyafetlerini giyecek, bellerine zünnar kuşanacaklar. Müslümanların yolları üzerinde haç ve kitaplarını çıkarmayacaklar. Ölülerini Müslüman mezarlığına gömmeyecekler. Çanları yavaş sesle çalacaklar, kiliselerde bir şey okudukları zaman yüksek sesle okumayacaklar. Ölülerini götürürken ses çıkarmayacaklar, acılarını açığa çıkarmayacaklardır. Konulan bu yasalara aykırı davranırlarsa, onlar için zimmet yoktur. Eğer benim mektubumu dikkate alırsan inşallah sana faydalı olacaktır. Allah’ın selamı üzerine olsun.”[32]

 

İbn Arabî’nin düşüncelerini, kendisinden sonra Anadolu’da yayan Sadreddin Konevî de tasavvuf düşüncesinin bu dönemde yaşamış önemli simalarındandır. İbn Arabî ile Malatya’da tanışmış ve onunla Şam’a gidip, İbn Arabî’nin vefatına kadar yanında kalmış, daha sonra da Hicaz ve Mısır’ı dolaşarak Konya’ya gelmiş, 673/1274 tarihinde burada vefat etmiştir.[33]

 

Konevî’nin talebelerinden ve müridlerinden Müeyyededdin el-Cendi de Anadolu’da İbn Arabî’nin görüşlerini temsil etmiş, onun Fususu’l-Hikem ve Mevakiu’n-Nücum adlı eserlerini şerh etmiştir.[34]

 

Şihabeddin Ömer es-Suhreverdî (632/1234)

 

Tasavvuf klasiklerinden biri olan Avarifu’l-Mearif adlı eserin yazarı olan Suhreverdî, Abbasi halifelerinden Nasır li-Dinillah tarafından Anadolu Selçuklu Sultanı I. Alaaddin Keykubad’a hakimiyet alametlerini götürmek üzere gönderilmiştir. (618/1221) Suhreverdî, Konya’da büyük bir saygınlıkla ve burada bulunan âlim, şair, mutasavvıf ve kadılar tarafından karşılanmıştır. Şehirde bir müddet kalan şeyh, kendisini ziyaret gelen kimselere kendi tasavvufi görüşlerini anlatmıştır.[35] Dönüşte ise Malatya’ya uğrayan Suhreverdî, burada bulunan Necmeddin Daye ile görüşmüştür. Daye, 78 yaşındaki bu şeyhe büyük hürmet göstermiştir ve yazmış olduğu eserlerini kendisine tashih ettirmiştir. Suhreverdî de bir tavsiye ile Daye’yi sultana göndermiş, böylece Necmeddin Daye bu sayede yazmış olduğu Mirsadu’l-İbad adlı eserini sultana takdim etmiştir.

 

Suhreverdî, Konya’da bulunduğu sırada o zaman Alaaddin Keykubad’ın yakınında bulunan Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled’le görüşmüş ve uzun bir sohbette bulunmuştur. İkisi daha önce bir ara Bağdat’ta tanışmışlardır.[36] Bu arada, Sultan, Celaleddin Karatay gibi devletin ileri gelenleri şeyhin tarikatına girerek ona bağlandı, bu bağlılık ve şeyhin etkisi günden güne artmıştır.[37]

 

Fahreddin Irakî (öl. 688/1289)

 

Hemedan’da doğan, daha sonra Anadolu’ya gelerek burada İbn Arabi ekolünden Sadreddin Konevî ile irtibata geçen Fahreddin Irakî’nin, yazdığı eserlerinde -özellikle Lemaat- vahdet-i vücud ekolüne bağlı bir sûfî olduğu anlaşılmaktadır. Kendisine önemli sayıda müridin bağlı olduğu anlaşılmaktadır. Konya’da bulunduğu sıralarda Sadreddin Konevî’nin, İbn Arabi’nin Füsüs ev Futuhat-ı Mekkiye adlı eserlerini şerhettiği derslerine iştirak etmiştir. Selçuklu vezirlerinden Muinuddin Süleyman Pervane kendisi için Tokat’ta bir zaviye yaptırmış ve Irakî hayatının bir bölümünü burada hizmetle geçirmiştir.[38]

 

Irakî’nin özellikle Konya, Kayseri ve Tokat’ta geniş bir mürid çevresine sahip olduğu görülmektedir. A. Yaşar Ocak, Irakî’nin, Multan’da Kalenderî şeyhi Şeyh Zekeriya’nin zaviyesine giderek burada bir süre kaldığı için Şems-i Tebrizi ve Evhadüddin Kirmani ile birlikte onu Anadolu’da “Kalenderilik” içinde telakki etmektedir.[39] Ancak gerek Anadolu’nun bu dönemde Moğollar tarafından istila edilmesi, gerekse iç karışıklılar yüzünden Kalenderilik etkisi fazla devam etmediği halde, Irakî’nin, Lemaat adlı eserinin etkisi devam etmiştir. Eserin sonraki dönemlerde şerhlerinin yapılmış olması Anadolu’da söz konusu eserin etkisini göstermektedir.[40]

 

Kalenderilik

 

İslam dünyasında X. yüzyıldan itibaren varlığı kabul edilen ve Cemaleddin Savî tarafından teşkilatlı hale getirilen Kalenderiliğin, XIII. Yüzyıldan itibaren Anadolu’ya geldiği bilinmektedir. Cemaleddin Savî’nin müridlerinden olduğu kabul edilen Ebubekir Niksarî Konya’ya gelerek bir zaviye kurmuş ve Kalenderiliğin burada yayılmasını sağlamıştır.[41] Konya’da zaviye kuran bir Kalenderî de Hacı Mübarek’tir.[42] Bu tarikatın mensuplarının sadece Konya ve civarında değil, Anadolu’nun başka bölgelerinde de -özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da- faal oldukları tahmin edilmektedir.

 

Kalenderiliğin, Osmanlılar devrinde de çeşitli şekilde etkisi devam etmiştir. Nitekim bu devirde “Abdal, ışık, torlak, şeyyad, haydarî, edhemî, câmî ve şemsî” gibi isimlerle kastedilen sûfîler bu zümreye dahil olan kimselerdir.[43]

 

Anadolu’da Kurulan Tarikatlar

 

Mevlevilik ve Mevlana Celaleddin

 

Bu tarikatın piri sayılan Mevlana Celaleddin Rumî, Belh’te doğmuş, ailesiyle birlikte Anadolu’ya göçerek, Konya’ya yerleşmiş ve burada onu Mevlana yapan Şemseddin Tebrizî ile buluşmuştur. Bu buluşma hayatını tamamen değiştirmiş, müderris ve âlim Mevlana, artık cezbe dolu bir derviş olmuştur. Bu aşkla yazmış olduğu Mesnevî, Divan-ı Kebir ve Fihi Mafih gibi eserler bütün dünyada yaygınlık kazanarak, her çağda okunmaya devam edilmiştir.[44]

 

İslam dünyasının en saygın ve önemli tarikatlarından birisi olan Mevleviliğin merkezi Konya’da bulunan dergâhtır. Daha sonra Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde ve Osmanlı ile birlikte diğer kıtalarda açılan Mevlevihaneler ile bu tarikat bütün Osmanlı sahasına yayılmıştır.

 

Mevlana’dan sonra yerine Çelebi Hüsameddin (öl. 683/1284) geçmiştir. Onun vefatıyla boşalan posta bu sefer tarikatın kurucusu sayılan Mevlana’nın oğlu, Sultan Veled (öl. 712/1312) geçmiştir. Sultan Veled, Anadolu’nun muhtelif yerlerine halifeler göndermiştir. Bunlardan Şeyh Süleyman-ı Türkmânî (öl. 697/1297) Sultan Veled’in sağlığında Kırşehir’de bir mevlevihane yapmış, buraya birçok yerler vakfetmiş ve burada tarikatı yaymıştır. Amasyalı Alaaddin ise Amasya’da bu hizmeti yürütmüştür.[45] Hüseyin Hüsameddin Erzincan’da kendisine verilen görevi yapmıştır.[46]

 

Anadolu Selçukluları Devri’nde, Konya’da bulunan merkez dergâhtan başka Mevlevî dergâhları da bulunmaktadır.

 

Mevlana’nın aşçısı Şemseddin Yusuf adına (684/1285) “Âteş-Baz Zaviyesi” olarak bilinen bir mevlevihane kurulmuştur. Bunların yanında Meram’da Cemel-i Ali türbesi yakınında bulunan mevlevihane, Çelebi Hüsameddin’in şeyh olduğu “Daru’z-Zâkirin Tekkesi” de sayılabilir.[47]

 

Babaîler ve Baba İlyas Horasanî

 

Seyyid Ebu’l-Vefa (öl. 501/1107) tarafından kurulduğu belirtilen Vefaiyye Tarikatı’nın Anadolu’daki en önemli uzantısı Babaîler ve hareketin kurucusu olan Baba İlyas Horasanî’dir. Ancak Baba İlyas’ın mutlak olarak bu tarikata bağlı olduğunu veya temsilcisi olduğunu söylemek zordur. Zira, onun aynı zamanda Yesevilikle bağlantısı olduğu da belirtilmektedir.[48]

 

Moğol istilası esnasında, Anadolu’ya sığınan Türkmenlerden olan ve I. Alaaddin Keykubad devrinde buraya gelip Amasya’ya yerleşen Baba İlyas Horasanî’nin kurduğu hareket ve liderliğini yaptığı isyanın adına “Babaîler” denilmektedir. Anadolu Selçuklu Devleti’ni bir hayli uğraştıran hareketin lideri Baba İlyas Horasanî, isyan tarihi olan 628/1230’a kadar Amasya’da Hânkâh-ı Mesudî’nin şeyhliğini de yapmıştır.[49] Onun müridlerinden olan Baba İshak ise Samsat civarında kurduğu zaviyede şeyhlik yapmıştır. Bu zaman zarfında da Türkmenleri Baba İlyas adına teşkilatlandırmıştır.

 

Baba İshak’ın yapmış olduğu teşkilat sonucunda, II. Gıyaseddin Keyhusrev devrinde Anadolu Selçuklu Devleti’ne karşı bir hareket başlamıştır. (637/1239) Söz konusu hareketin sonunda hem kendisi, hem de halifesi Baba İshak öldürülmüşlerdir.[50] Bundan sonra da Baba İlyas’ın oğlu Muhlis Paşa tarafından bu hareket devam ettirilmek istenmiştir. Ancak Muhlis Paşa, hareketin hazırlık safhasında yakalanarak, Gevala kalesine hapsedilmiştir.[51]

 

Baba İlyas’ın, kendisinden sonra geride kalan halifeleri Anadolu’da, onun tasavvufî görüş ve düşüncelerini yaymaya çalışmışlardır. Bunlardan Şeyh Osman Kırşehir’de bir zaviye kurmuş ve faaliyetlerine burada devam etmiştir. Aynuddevle, Tokat’a yerleşmiş ve burada kurduğu zaviyede hizmet etmiştir. Hacı Mihman ise Baba İlyas’ın yakınında bulunmuştur. Bağdın Hacı hakkında ise bilgi yoktur.[52] Bunlardan başka Baba İlyas’ın görüşlerinden etkilenen Şeyh Balı, Şeyh Edebalı, Emirci Sultan, Hacı Bektaş-ı Veli ve bunların halifeleri de Anadolu’nun muhtelif yerlerine dağılarak faaliyet göstermişlerdir.

 

Bektaşilik ve Hacı Bektaş Veli

 

Hacı Bektaş Veli (öl. 669/1270) tarafından Anadolu’da kurulmuş bir tarikat olması, Osmanlı Devleti zamanında Yeniçeri Ocağı’nın kurulması ile irtibatlandırılması bu tarikatın bölge için önemini artırmaktadır. Hacı Bektaş, XIII. yüzyılda meydana gelen Cengiz istilası nedeniyle Andolu’ya gelmiş ve daha önce bahsi geçen Baba İlyas Horasanî’ye bağlanmış, Sulucakarahöyük’te bir zaviye kurarak irşad faaliyetlerini yürütmüştür. Kendisinden sonra yazılan Vilayetname[53] adlı eser ve kendisine ait olduğu belirtilen Makalat[54] adlı eserlerden hareketle hayatı ve görüşleri hakkında bilgi sahibi olunmaktadır. Kendi döneminde yaşayan Ahi Evren ve Seyyid Mahmud Hayranî ile yakınlık kurmuş,[55] yetiştirmiş olduğu halifelerini Andolu’nun çeşitli yerlerine göndererek, bölgenin Müslümanlaşmasına katkıda bulunmuştur.[56] Ancak Melikoff, onun Babailer İsyanı’nın dışında kaldığını, II. Gıyaseddin’in ölümünden sonra olaylar yatışınca ortaya çıktığını ve sağlığında hiçbir müridi olmadığını yazmaktadır.[57]

 

Ahilik ve Ahi Evren

 

XIII. yüzyılda Anadolu’da kurulan teşkilatlardan birisi de Ahilik’tir.[58] I. Gıyaseddin Keyhüsrev Devri’nde Konya’ya gelen Evhadeddin Kirmanî’nin[59] damadı ve Ahi Evren diye bilinen Şeyh Nasıreddin Hoyî (öl. 660/1261) tarafından “fütüvvet” teşkilatının bir devamı olarak kurulan, önceleri bir esnaf teşkilatı iken, daha sonra kurulan zaviyelerle bir tarikat özelliği taşıyan Ahiliğin, Anadolu’da çok yayıldığı ve köylere varıncaya kadar birçok tekke kurulduğu anlaşılmaktadır.[60]

 

Ahi Evren, Sultan I. Alaeddin Keykubad’ın büyük desteğini görmüş ve bu destekle, hem tekkelerde derviş eğitme işini organize etmiş, hem de iktisadî konularda çırak-usta, çırak-kalfa ilişkilerini düzenlemiştir.[61]

 

Anadolu’da bu dönemde artık devlet otoritesi zayıflamaya başlamıştır. Ahilik, sadece iktisadi konularda değil, siyasi bakımdan da önemli roller oynamıştır. Özellikle Moğol istilası zamanında teşkilatlı bir şekilde bazı şehirlerde otoriteye hakim olmuşlardır. Mesela onların Moğollara karşı Kayseri’yi korumuşlardır. Onlar iktidar boşluğu bulunan zamanlarda ordunun eksikliklerini gidermişlerdir. Yaptıklarıyla Selçuklu idaresine bağlı olduklarını göstermişlerdir.[62]

 

Ahilerin, XIII. yüzyılın başlarından itibaren, Antalya’da, Divriği’de, Konya’da zaviyeleri bulunduğu belgelerden anlaşılmaktadır. Bunlar sadece söz konusu yerlerde değil, başka bölgelerde de iskân ve buna bağlı olarak bu bölgelerin İslâmlaşmasında da önemli rol oynamışlardır.[63]

 

Yunus Emre

 

Anadolu’da yetişen ve engin hoşgörüsüyle, bulunduğu bölgede insanlara etki eden Yunus Emre, XIII. yüzyılın ikinci yarısında, yani Anadolu Selçuklularının son dönemlerinde yaşamış bir derviştir. Farsça ve Arapça’nın genel kabul gördüğü bir dönemde, eserlerini çok arı bir Türkçe ile yazmış olması, bu bölgede tanınmasını ve görüşlerinin günümüze kadar etkisinin devam etmesini sağlamıştır.

 

Yunus Emre, Sivrihisar veya Sakarya suyu civarındaki bir köyde yaşamış ve şeyhi Taptuk Emre’ye bağlanarak, ona hizmet etmiştir. 720/1320 yıllarında vefat ettiği tahmin edilmektedir.[64]

 

Birçok mutasavvıfı etkileyen İbn Arabî’nin vahdet-i vücudla ilgili görüşlerinden Yunus Emre de etkilenmiştir. Yazdığı şiirlerinde bunu görmek mümkündür. Yunus’ta aynı zamanda Ahmed Yesevî’nin de etkileri görülür.

 

Yunus Emre, belli bir tarikat kurmamıştır. Ancak birçok tarikat mensubu ondan etkilenmiş ve onun tarzında şiirler yazmıştır.

 

Yesevilik

 

Anadolu sahasına gelmemekle birlikte bu sahayı önemli ölçüde etkileyen kişilerden birisi de Ahmed Yesevî’dir. (öl. 562/1166-67) Türkistan’da doğan ve bulunduğu bölgede yaşayıp, hizmet eden Yesevî’nin görüşleriyle yetişen dervişler Anadolu’ya gelerek burada, onun düşüncelerini yaymışlardır.

 

Anadolu kapılarının Türklere açılmasından itibaren burayı “dâru’l-cihâd” olarak kabul eden birçok “Yesevî dervişi” diğer Türkmenlerle beraber, bu sahaya gelmişler ve daha çok kırsal bölgelere yerleşerek halkla iç içe bulunmuşlar ve onlara Müslümanlığı anlatmışlardır. Bunlar aynı zamanda Selçuklu sultanlarına ve onların idaresine başkaldırabilecek bir dini ve siyasi teşkilatlanmayı da sağlamışlardır.[65] Nitekim daha önce bahsi geçen “Babaîler İsyanı”nda bu Türkmenler önemli rol oynamışlardır.

 

Ahmed Yesevî’ye nisbet edilen Yesevilik Tarikatı, Anadolu’da Nakşibendilik ve Bektaşilik tarikatları vasıtasıyla tanınmış ve yayılmıştır. Hacı Bektaş’ın, Yesevî’nin görüşlerini benimseyen birisi olduğu ve onun duası üzerine Anadolu’ya geldiği ifade edilmektedir.[66] Bunun dışında başka halifelerin de Anadolu’ya geldiği bilinmektedir. Niyazâbâd’da Avşar Baba, Merzifon’da Pîr Dede, Karadeniz kenarında Akyazılı, Adatepe’de Kıdemli Baba Sultan, Bursa’da Geyikli Baba ve Abdal Musa; Unkapanı’nda Horos Dede[67] gibi halifeler de bu bölgede hizmet etmişler ve Anadolu’nun Müslümanlaşmasına katkıda bulunmuşlardır.

 

Yesevilik, Türkler arasında kurulan ilk tarikat olma özelliği bakımından ayrıca önem taşımaktadır. Ahmed Yesevî’nin görüşleri, yazmış olduğu Divan-ı Hikmet adlı eser vasıtasıyla yayılmıştır. Bu eser, Türk edebiyatının ve tasavvufunun en önemli eserlerinden birisi olarak kabul edilmektedir.[68]

 

Ahmed Yesevî’nin görüşleri Hacı Bektaş Veli yoluyla Yunus Emre’ye ve böylece bütün Anadolu’ya yayılmış olmaktadır. Hatta bazı araştırmalarda Yeseviliğin, Anadolu’ya Hacı Bektaş vasıtasıyla getirildiği ve bu bölgedeki en önemli Yesevî dervişlerinden ikisi Hacı Bektaş Veli ile Sarı Saltuk olduğu belirtilmiştir.[69]

ARAP- FARS EDEBİYATI

 

Zümrüdüanka- Mahmud FERSSCİYAN


Tevrat’tan İslamî kaynaklara geçtiğine göre insanlar, Nuh tufanından kurtulan Hz. Nuh’un oğulları Ham, Sam ve Yafes neslinden gelmişlerdir. Buna göre Araplar, Sam soyundan gelmektedir. Akkadlar, Asurlular, İbraniler, Kenanlılar, Aramiler, Nebatlılar, Habeşliler ve Sebalıların da yer aldığı bu topluluklara “Sami Kavimler” ve bu kavimlerin konuştukları dillere de “Sami Dilleri” denilmektedir. Bu diller, bu kavimlerin yerleştikleri bölgelere göre değişiklik gösterse de, başlangıçta tek bir dil yani “Samice/Semitic” olduğu belirtilmektedir. Arapların da mensup oldukları Sami dilleri konuşan kavimlerin ana anavatanlarının, Arap yarımadası olduğu üzerinde ittifak edilmiştir. “Arap” kelimesinin kökeni üzerinde ihtilaf vardır. Bu kelime, ilk defa Asur Kralı III. Salmanasar’ın, Suriye’de hüküm süren küçük devletlerin M.Ö. 853 yılındaki isyanlarının bastırılmasından bahseden kitabesinde geçmektedir. Kimilerine göre “batı” anlamına gelen ve Sami kökten türeyen Arap kelimesi, ilk önce Mezopotamyalılar tarafından Fırat’ın batısında oturanlar için kullanılmıştır. Arap kelimesinin, “kara ülkesi” veya “step” anlamına gelen İbranice “arabh” ya da göçebelerin hayatını ifade eden “erebh” kelimesiyle bağlantılı olduğu da ileri sürülmüştür. Hatta bu kelimenin “çöl” ile “çölde yaşayan kimse” anlamına geldiğini ileri sürenler de olmuştur. Araplar, Sami dilleri ailesindendir. 

Sami dilleri:

 I. Doğu Diller: Temelini Akkadcanın oluşturduğu bu dile ait belgeler, M.Ö. 3000 yılına aittir. Babil ve Asur dilleri, Akkadcanın iki koludur.

 II. Batı Sami Diller: a. Kuzeybatı Sami Diller: Bu dil, Kenan ve Aram dilleri olarak iki ana kola ayrılır. b. Güneybatı Sami Diller: İki ana kolu vardır. 1. Habeşçe: Sebe yazısıyla yazılmış Habeşçenin en eski kitabesi, M.Ö. IV. yüzyıla aittir. 2. Arapça: Bu dil, Güney ve Kuzey Arapçası olarak ikiye ayrılır. Bugünkü Arapçanın temelini Kuzey Arapçası oluşturmaktadır. 

Bugün bir milyona yakın insan tarafından kullanılan Arapçanın tarihi, gelişme ve yayılma safhaları şu şekildedir:

 1. Eski Arapça, 

2. Klasik Arapça, 

3. Orta Arapça,

 4. Modern Arapça, 

5. Mahalli Lehçeler. 


Arap ve Fars Edebiyatları  VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Sami dillerinin, tarihî olarak en yenisi olarak ortaya çıkan Arap yazısının kökeni, henüz tam olarak bilinmemektedir.Ancak Arap yazısının Hicaz’ın dışında ortaya çıkıp daha sonra Hicaz’a intikal ettiği görüşü yaygınlık kazanmıştır. Arap yazısının gelişmesinde ve yayılmasında en büyük iki etkenden biri Kur’ân-ı Kerîm’in yazıya geçirilmesi, diğeri de İslam dininin çok kısa süre içerisinde Arap yarımadasının dışına çıkmasıdır. Tevrat’ın Tekvin onuncu bölümünde, iki ayrı koldan gelip Arabistan’a yerleşen Sam oğullarının kuzey ve güney kavimlerini meydana getirdiği belirtilmektedir. Bundan dolayı Araplar, tarihî olarak iki kısma ayrılmaktadır: 

1. el-Arabu’l-Bâide: Önceleri Arap yarımadasında yaşayan, ancak zamanla yok olan Araplardır. Kur’ân-ı Kerîm, eski Arap şiiri ve çeşitli eski metinler aracılığıyla bunlar hakkında bilgi edinilmektedir. Ad, Semud, Tasm, Cedis, Medyen, Curhum, Vebar ve Hadura bu grubu temsil eden başlıca Arap kollarıdır.

 2. el-Arabu’l-Bâkiyye: Soyları devam eden Araplar olup bunlar da iki kola ayrılmaktadır: a. el-Arabu’l-Aribe: Bunlar, soyları Hz. Nuh’un oğlu Sam’dan gelen Kahtan b. Abir’e dayanan gerçek Araplardır. Anavatanları Yemen olup Kahtaniler diye anılmaktadırlar. Ezd, Evs, Hazrec, Huza’a, Tayy ve Kinde bu gruba giren kabilelerdendir. b. elArabu’l-Musta’ribe: Sonradan Araplaşmış olanlardır. Soyları Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İsmail soyundan Adnan’a dayandığı için Adnaniler, İsmaililer, Nizariler ya da Adnan’ın oğlu Me’add’a ulaştığı için Me’addiler olarak adlandırılmıştır. Başlıca kabileleri Rebi’a, Mudar, Gatafan, Kinane ve Kureyş’tir. İslamiyet’ten önce Güney Arabistan’da birbirinin devamı olan üç büyük devlet kurulmuştur. Bunlar sırasıyla Ma’in (Mina) Devleti (yıkılışı M.Ö. 750-650), Sebeliler Devleti (yıkılışı M.S. II. yüzyıl) ve Himyeriler Devleti’dir. Kuzey Arabistan’da ise Nebatiler (yıkılışı M.S. 106), Palmirliler/Tedmurlular (yıkılışı M.S. 273), Gassaniler (yıkılışı M.S. 613), Hireliler/Lahmiler (yıkılışı M.S. 633) ve Kindeliler (yıkılışı 6. yüzyılın sonlarına doğru) hüküm sürmüşlerdir. 

ARAP EDEBİYATI

 Arap edebiyatı, elde bulunan en eski örneklere göre manzum ve mensur olmak üzere iki koldan gelişmiştir. Bunlardan şiirin nasıl ortaya çıktığı ve bu iki tür arasında nasıl bir bağlantı olduğu düşüncesi, hâlâ günümüz araştırmacılarının cevaplamaya çalıştığı bir sorudur. Bu konuda araştırma yapanların bir kısmı Arap şiirinin düz nesir, akabinde bunun daha olgun hali olan secili nesir, recez ve kaside aşamalarından geçerek oluştuğu görüşünde birleşmişlerdir. Şiirin nesirden daha eski olduğunu ileri süren bazı araştırmacılar ise, şiirle musiki arasında bir bağ kurup şiir ve nesrin birbirlerinden ayrı birer tür olarak ortaya çıkıp geliştiklerini belirtmişlerdir. İslamiyet’ten önce Arapların hem büyük bir şiir birikimine sahip oldukları hem de var olan bu şiirlerinin dil, üslup nazım tekniği gibi özellikleri bakımından uzun bir geçmişe ve sanat geleneğine dayandığı görülmektedir. Nitekim Cahiliye döneminde örnekleri görülen kasidelerin belli esaslara tabi olmaları, aynı başlangıca sahip bulunmaları, klişeleşmiş tasvir unsurlarıyla benzer ifade tarzını içermeleri, konu ve tema seçiminde uyulması zorunlu bir geleneğin yerleşmiş olması gibi özellikler, Arap şiirinin uzun bir gelişme dönemi geçirdiğini teyit etmektedir. Arap edebiyatından bahseden klasik döneme ait eserlerde, birbirini takip eden devirler ve nesiller göz önüne alınarak, şairler çeşitli gruplara ayırmışlardır.

 Tabakalara bölünen ana gruplar şunlardır: 

1. Cahiliyyun: Cahiliye devri, yani İslamiyet’ten önceki devir şairleri; İmru’u’l-Kays (öl. 540) ve el-A’sa (öl. 629) gibi. 

2. Muhadramun: Yaşamlarının bir kısmını Cahiliye, bir kısmını İslamî devirde geçirmiş olanlar; Lebid (öl. 665) ve Hassan b. Sabit (öl. 674) gibi.

 3. İslamiyyun: İslamî devrin ilk şairleri olup bunlar Sadru’l-İslâm ve Emeviler döneminde yaşamışlardır; Cerir (öl. 732) ve Ferezdak (öl. 733) gibi. 

4. Muhdesun veya Müvelledun: Şehirli veya yeni şairler olup İslamî şairlerden sonra yaşamışlardır; Beşşar b. Burd (öl. Ebu Nuvas (öl. 814) gibi.

 5. Asriyyun: Müellislerin kendi zamanlarında yaşayan şairler. İlk üç grupta belirtilen şairler, Arapçanın kelime hazinesi ile gramer kaidelerinin tespitinde şiirleri esas alınan, dil ve edebiyat âlimlerinin ise şiirlerini şahit olarak kullandıkları “kudemâ” (kadimler, eskiler) olarak isimlendirilen şairlerdir. 

Arap edebiyatı, geçirdiği devrelere göre altı gruba ayrılmıştır. 

Bunlar şunlardır:

 Cahiliye Dönemi: 

Arap edebiyatına ait tespit edilen en eski şiirler, İslam öncesi Cahiliye dönemine aittir. Bu dönemde büyük öneme sahip olan şairler, herkesin üstünde bir itibara sahiptiler. Şaire ait sihirli sözler olarak algılanan şiir de, bu devir toplumsal hayatında büyük etkiye sahip olmuştur. Böylece şiir, gelişmesi için uygun bir ortama kavuşmuş, kendisini destekleyip teşvik eden ve toplumun ortak sesi ve dili haline gelmesini sağlayan çevrelerle de buluşmuştur. Bu dönemin en seçkin edebî ürünleri, Mu’allakat diye bilinen kasidelerdir. Bu kasidelerin her biri, başta Ukaz olmak üzere kurulan panayırlarda her yıl düzenlenen şiir yarışmalarında ödül kazanmış, mısır keten bezinden yapılmış tomarlara altın harerle yazılarak Kâbe’nin duvarına asılmıştır. Bu şiirler, dönemin sosyal hayatını ve şairlerin yaşadığı çevrenin doğal özelliklerini, adeta canlı tablolar halinde sunmaktadır.

 Daha çok “Mu’allakatu’s-seb’a/yedi askı” diye tanınan şiirlerin şairleri şunlardr: İmru’u’l-Kays (500- 540?), Zuheyr b. Ebi Sulma (502-609), Tarafa b. Abd (543-569), Lebid b. Rebi’a (öl. 661), Amr b. Kulsum (öl. 600), Antera b. Şeddad (öl. 525-608) ve Haris b. Hillize. Mu’allakat hakkında bilgi veriniz? İslamî Dönem: Hz. Muhammed’e 610 yılında inmeye başlayan Kur’an ayetleriyle, Arap edebiyatında yeni bir döneme girilmiştir. Arap şiirinde, bir taraan Cahiliye dönemine ait duygu, düşünce ve değerler terk edilirken, diğer taraan yeni anlamlar ve duyulmamış kavramlar görülmeye başlamıştır. Böylece şiir, ivme kazanıp güçlenirken, Cahiliye şiirinin sanat anlayışı rağbetten düşmüştür. Şiir, İslam’ın başlangıcından itibaren kendi söylem ve muhtevasını oluşturmuş, Cahiliye şiirinde yer alan olumlu cahiliye değerleri, İslamî değerlere doğru anlam dönüşümüne uğrayıp kendi sanat değerini ortaya koymuştur. Böylece bazı araştırmacıların söylediğinin aksine şiir, durmayıp gelişimini yeni bir mecraya girerek devam ettirmiş ve yeni bir mevki kazanmıştır. Bu şiir yapılanmasının ruhuna ters düştüğü için gazel terk edilmiştir. Yine Cahiliye şiirinin temeli olarak öne çıkan ve kasidenin asıl amaçlarından biri olan övme, övülme, yergi gibi şiirlere taşıdıkları muhtevadan dolayı rağbet gösterilmemiştir.

 Kur’ân-ı Kerîm ve hadisin kaynaklık ettiği bu dönem edebiyatında dinî konular öne çıkmış ve ayet iktibaslarıyla şiir desteklenmiştir. Ayrıca Kur’an’da yer alan değerler ve onun getirdiği kardeşlik, sevgi, fedakârlık, Allah uğruna cihat, kötülüklerle mücadele gibi konular şiirlerde yer almaya başlamıştır. Hz. Peygamber’i, düşmanlarının hücumlarına karşı şiirleriyle savunan, İslam’ın ve Hz. Peygamber’in şairi diye tanınan Hassan b. Sabit, Hz. Peygamber hakkında söylediği ve “kasîdetü’l-bürde” olarak bilinen şiirin sahibi Ka’b b. Zuheyr (öl. 662), mersiye türünün en duygulu örneklerini veren, şiirlerinin büyük bir kısmını Cahiliye döneminde yazan ve Hz. Muhammed’in peygamberliğini savunan Lebid b. Rebi’a (öl. 661) ve Hutay’a (öl. 650?) dönemin tanınmış şairlerindendir. Emeviler Dönemi: Muaviye’nin 661 yılında Şam’da hilafete geçmesiyle başlayıp 750’de Abbasilerin idareye geçmesine kadar devam eden bu dönem, siyasî, sosyal ve edebî alanlarda değişimin başlangıcı sayılmıştır. Çöl şehirle birleşmiş, halkın refah seviyesi yükselmiş, devletin egemenlik alanları genişlemiş ve Araplar ele geçirdikleri topraklarda diğer milletlerle birlikte yaşamaya başlamıştır. 

Mu’allakat: Cahiliye döneminde, şairin en güzel şiiri olarak kabul edilen, yedi veya on şaire ait kasidelerden meydana gelen şiir koleksiyonu.

 İktibas: Şiirde ayet veya hadislerin lafız olarak kullanılması.  Arap olmayan diğer topluluklar vasıtasıyla Arap şiirine önceki kültür ve medeniyetlerden yeni meumlar girdiği için, edebî hayatın çehresi değişmeye başlamıştır. Emevi döneminde kabileler arasındaki sürtüşmeler, şairlerin maddi yönden desteklemeleri ve halifelerin şiire önem vermeleri, şiirin gelişmesine sebep olmuştur. Siyasî olaylarda gruplar tarafından araç olarak kullanılan şiir, bu dönemde zirveye ulaşmıştır. Bu tarz şiir, siyasî çalkantıların yoğun olduğu özellikle Irak ve Suriye bölgesinde gelişmiş, zamanla ülkenin tüm yörelerine yayılmıştır. Siyasî şiirin metot ve üslubu, Cahiliye dönemi şiirinin üslubuna benzer. Ancak kasidenin temel konuları olan övgü, yergi, övünme ve mersiye; Emevi, Harici, Şii ve Zübeyri şairlerin elinde siyasî içerik kazanarak siyasallaşmıştır. 

Nakaiz: Bu dönemde gelişip kısmen siyasî özellik taşıyan bir şiir türü olan “nakaiz”de, genellikle şahsi ve kabile anlaşmazlıkları dile getirilmiştir. Cerir (öl. 728), Ferezdak (öl. 732) ve Ahtal (öl. 710) bu tarz şiirin öncülüğünü yapmışlardır. Ayrıca kasidenin bir bölümü olan gazel, Emeviler döneminde büyük bir gelişme gösterip müstakil bir tür olmuş ve iki koldan ilerleme göstermiştir. Hicaz bölgesinde, özellikle Mekke ve Medine’de, şehir hayatının zevke bağlı maddi aşk ve duygular dünyasını şuh bir ifade ile tasvir eden, hayatı seven “gazelü’l-hadarî” veya “gazelü’l-hissî” olarak adlandırılan aşk şiirleri gelişmeye başlamıştır. Bu şiir türünün kurucusu Ömer b. Ebi Rebi’a (öl. 719)’dır. Ayrıca Hicaz çöllerinde bedevi bir hayat yaşayan göçebe kabileler arasında da temiz ve ulvi aşk duyguları dile getirilmiştir. Adını Benî Uzra kabilesinden alan ve “gazelü’l-uzrî” diye adlandırılan bir şiir türü de gelişmiştir. Cemil b. Ma’mer (öl. 701)’in öncüsü olduğu bu şiir türünün en tanınmış şairi, Mecnun lakabıyla tanınan Kays b. Mülevvah (öl. 689)’tır. 

Endülüs Dönemi: 

Endülüs, 711 yılında Emeviler devrinde fethedilmiş, Emevi devletinin 750’de yıkılmasından sonra, 756 yılında başkenti Kurtuba olan Endülüs Emevi devleti kurulmuş ve 1492 yılında bu devlet yıkılmıştır. Bu dönem şiiri, başlangıçta Cahiliye ve Emevi geleneksel Arap şiirinin bir taklidi olup Endülüs’e ait hiçbir iz taşımazken, Emirlikler döneminde (756-929) Endülüs şiirini oluşturma yolunda ilk önemli adımlar atılmıştır. Bu dönemde, ya klasik Arap şiiri tarzında şiirler yazılmış ya da Endülüs’e has özellikleri barındıran yeni şiirler kaleme alınmıştır. İlk gruptaki şairler, gelenekçi olup yenilik peşinde olmamışlar, klasik şiirin konuları olan övünme, övgü, hamaset ve yergi gibi konuları işlemişlerdir. Ebu’l-muhaşşa Asım b. Zeyd, Abbas b. Nasih (öl. 853), Abdullah b. Şemr (öl. 840), Abdulmelik b. Habib (ö. 853) ve kadın şairlerden Hassane Teymiyye (öl. 885) bu tarz şairlerdir. İkinci guruptaki Endülüslü şairler ise, muhdes yani yeni şiir tarzının ortaya çıkmasına zemin hazırlamışlardır. Bunlar önce şiirin konularında daha sonra da üslubunda yenilikler oluşturmuşlardır. Ramadî (öl. 1012), Yahya b. Hakem (öl. 864) ve İsmail b. Bedr (öl. 962) ise bu tip şairlerdendir. Endülüs şiiri, estetik yapısının en olgun noktasına, rağbet görüp büyük bir gelişme gösterdiği hilafet döneminde (756-1031) ulaşmıştır. Bu dönemde klasik ve muhdes şiir ekolünün yanında, klasik ve muhdes şiirin sentezi olup neo-klasik diye isimlendirilen yeni bir şiir tarzı oluşmuştur. Bu şiirde, bir taraan eski Arap şiirinin doğal yapısı benimsendiği için gelenekçilik, diğer taraan şiirin anlam, biçim, üslup ve estetiğinde yenilik benimsendiği için yenilikçilik görülmektedir. Ebu Osman Müsenna (öl. 886), Ebu’l-yusr eş-Şeybanî (öl. 910) ve İbn Abdirabbih (öl. 940) bu gruba giren şairlerdir. Bu dönemde klasik Arap kasidesinden veya İspanyol halk şarkı ve şiirlerinden etkilenerek “muvaşşahat” adı verilen ve bestelenmek için yazılan bir şiir türüyle de karşılaşılmaktadır. Emir Abdullah b. Muhammed (öl. 912), Muhammed b. Mahmud el-Kabrî edDarir, İbn Abdirabbih ve Ubade b. Ma’is –Semâ (öl. 1031) muvaşşah söyleyen şairlerden bazılarıdır.

Abbasi Dönemi: 

750 yılında Şam’da Emevilerin yıkılışı ve Küfe’de Abbasi devletinin kuruluşu ile başlayan bu dönem, 1258 yılında Bağdat’ın Moğollar tarafından fethedilmesiyle son bulur. Bu dönemde her alanda olduğu gibi ilmî ve edebî alanlarda da büyük atılımlar olmuştur. Hilafet merkezi olan Bağdat’a, farklı yerlerden bazı şairler ile fetihlerde tutsak alınan ve mevali olarak isimlendirilen Fars, Türk vb. unsurlar gelmişlerdir. Mevali olarak anılan bu unsurların çocukları ile torunları, Abbasi edebiyatına büyük katkı vermişlerdir. Abbasi döneminde, Emevi devrinde ağırlıklı olarak işlenen Arap düşüncesi yerine, çeşitli unsurlardan oluşan yeni toplumun ruhu yansıtılmıştır. Çölden şehre, sahralardan bahçelere, sessiz ve sakin Arap yaşantısından şehrin eğlenceli hayatına geçen şiir, yeni toplumun zevkini yansıtmaya başlamıştır. Bu yeni oluşum, şiirin şekil, içerik ve üslubu üzerinde de etkili olmuştur. Nitekim şairler şiirlerine, daha önce dile getirilen Arap duygu ve düşüncesinin yerine, çeşitli uluslardan oluşan yeni toplumun ruhunu yansıtmışlardır. Bu dönemde çoğalan Arap asıllı olmayan şairler, Arap şairlerle rekabete girişmişlerdir. Hatta bu şairlerin, köken olarak çoğunun anne ve babasından birinin Arap olmaması ve işledikleri şiir konularının Cahiliye ve Emevi dönemlerine nispetle yeni olup Arap duygusunu taşımaması, onların “müvelled” ve “muhdes” olarak adlandırılmasına neden olmuştur. Büyük bir kısmını Farsların oluşturduğu bu şairler, Abbasi şiirine yeni bir şiir anlayışı getirmişlerdir. Halife Mutasım (833-842)’ın saray kapılarını Türklere açmasıyla üçüncü bir unsur olan Türkler, toplumsal etkinliklerini artırıp, Abbasi edebiyatının gelişmesine büyük katkıda bulunmuşlardır. I. Abbasi çağında (750-847) daha çok Arap ve Fars kültürü etkiliyken, II. Abbasi döneminde (847-945) bu iki kültüre Türk kültürü de eklenmiştir. Özellikle kültür ve medeniyetin olgunlaşmasında Türk asıllı unsurların büyük katkısı olmuştur. Bunların başında, ilk cihat kitabı olan Kitâbu’l-cihâd ile kırk hadisin toplandığı Kitâbu’l-erba’în’i yazan Abdullah b. Mübarek et-Türkî (öl. 797) gelmektedir. İbn Mübarek, aynı zamanda tasavvuf alanında dönemin büyük şairlerinden biri olarak da kabul edilmektedir. Türk asıllı şair ve kâtiplerin en ünlülerinden olan İbrahim es-Sulî (öl. 857), şair Ebubekr es-Sulî’nin dedesidir. Dönem şairlerinin güçlü bir şair olduğunda birleştikleri İbrahim es-Sulî’nin şiirleri; akıcı, etkileyici ve mana yüklü olup zevk ve neşe ile doludur. Tanınmış Türk şair ve bilginlerden biri de, geniş kültür hazinesine sahip olup saray çevresinde Arap edebiyatındaki güçlü yeteneği ve bilgisiyle tanınan Ebubekr es-Sulî (öl. 947)’dir. Divan sahibi olup tarih, edebiyat ve edebiyat tarihi üzerinde yazdığı eserlerle büyük bir şöhret kazanan es-Sulî, daha çok övgü şiirleri yazmıştır. Muhdes şairlerin başında gelip övgü ve yergilerinin yanında gazelleriyle de şöhret bulan Beşşar b. Burd (öl. 785); yeni şiirin hem kurucusu hem de en önemli temsilcisi olan, şarap ve erkek çocuklarına şiir söyleme geleneğini başlatan ve Arap edebiyatında “şarap şairi” olarak tanınan Ebu Nuvas (öl. 813); Kitâbu’l-hamâsa eseriyle tanınan Ebu Temmam (öl. 846); Peygamberlik iddiasında bulunduğu için Mütenebbî lakabını alan el-Mütenebbî (öl. 965); hem filozof hem de şair olup Risâletü’l-gufrân adındaki eseriyle tanınan Ebu’lAlâ el-Ma’arrî (öl. 1057); aslen Rum olup şiirlerinde anlatım güzelliğine önem veren ve kasidetü’ş-şatranç (satranç kasidesi) ile tanınan İbnu’r-Rumî (öl. 896); aşk, şarap ve tasvir şiirleriyle şöhret olan Mu’tî b. İyas (öl. 785); lirik gazelleriyle tanınan Abbas b. Ahnef; tasvir şiirleriyle tanınan İbnu’l-Mutez (öl. 908); Arap edebiyatında ilk filozof şair olarak kabul edilen ve “züht şairi” olarak bilinen Ebu’l-Atahiyye (öl. 825); Arap edebiyatında tasavvuf cereyanının öncüsü Hallac-ı Mansur ve “kasîde-yi tâiyye”siyle sufiler arasında büyük bir şöhrete sahip olan Ömer İbn Fariz (öl. 1235) Abbasî döneminin önemli şairlerindendir. 

 Duraklama Dönemi: 

Abbasi devletinin, 1258 yılındaki Moğol istilasıyla ortadan kalkması, genelde İslam medeniyeti, özelde Arap edebiyatı için bir dönüm noktası olmuştur. Özellikle Arap edebiyatı Bağdat’tan Mısır bölgesine taşınarak yeni bir muhit içinde gelişmesini sürdürme imkânı bulmuştur. Duraklama döneminin birinci devresini teşkil eden bu dönem, daha çok Memlûklar dönemi olarak bilinmektedir. Arap olmayan sultanlar tarafından fazla itibar görmeyen şiir, halk arasında yayılarak halk ağzının egemen olduğu halk şiiri forumlarının yaygınlaşmasına neden olmuştur. Klasik şiir türleri varlığını devam ettirmiş, didaktik şiir altın çağını yaşamış, yıkılan ve yanan şehirlere yakılan ağıtlar artmıştır. Tarih düşürme şiirleri, yeni türler olarak yaygınlaşmıştır. Dini hayatın etkisiyle bedi’iyyat türü şiirler, bu dönemde ortaya çıkmıştır. Bu dönemde dil ve sözlük alanında önemli çalışmalar yapılmıştır. İbn Manzur (öl. 1311) ünlü eseri Lisânü’l-Arab’ı, tanınmış dilci Firuzabadî (öl. 1414) de Kâmûsu’l-muhît’i bu dönemde yazmıştır. Vefeyâtü’l-ayân’ın yazarı İbn Hallikan; Mukaddime yazarı ve sosyoloji ilminin kurucusu İbn Haldun; ünlü din bilgini Celaleddin Süyutî; Subhu’l-a’şâ’nın yazarı el-Kalkaşandî ve Kasîde-i Bürde’nin yazarı İmam Busurî bu dönemde yaşamışlardır. Duraklama döneminin ikinci devresini, Yavuz Sultan Selim’in 1517 yılında Mısır’ı fethiyle başlayıp Mısır’ın fiilen elden çıktığı 1802 yılına kadar devam eden Osmanlı dönemi teşkil eder. Coğrafî bölge olarak Mısır, Hicaz, Suriye (Şam) ve Lübnan’ı kapsayan ve geçmiş dönemlerin bir devamı olan bu dönem, modern dönem için bir alt yapı oluşturmuştur. Osmanlı döneminde Türkler, Arap dili ve edebiyatına büyük katkılar vermiştir. Nitekim Türkler, Arap hat sanatına (Ahmed Karahisarî, Hafız Osman, Mehmed Esad Yesarî), Arap gramerine (Kemal Paşazade, Taşköprülü Ahmet Efendi, Birgili Mehmed Efendi), Arap belagatine (Mehmed Ayşî Efendi, Vahyizade Mehmed Efendi, Amasyalı Hızır b. Mehmed), biyografik-bibliyografik eserlerin kaleme alınmasına (Taşköprülü İsamüddin Ahmed Efendi, Kâtib Çelebi) dair pek çok eserler yazmışlardır. Ayrıca Şeyhülislam Ebu’ssuud Efendi, Molla Fenarî, Hoca Sadeddin, Bağdatlı Fuzulî gibi isimler, Arapça yazdıkları eserlerle Arap bilim, kültür ve edebiyatına katkı sağlamışlardır. Osmanlı döneminde Arap şiirindeki geleneksel türler geçmiş dönemin izlerini taşırken, dinî edebiyatın türleri hem miktar hem nitelik bakımından büyük bir gelişme göstermiştir. 

Modern Dönem: 

Oluşumunda siyasî, sosyal ve kültürel gelişmelerin büyük rol oynadığı bu dönem, XIX yüzyıl ile başlamaktadır. Bu dönem Arap şiiri, Batı şiiri ve Batı edebiyat akımlarından etkilenmiştir. Bu dönemde şiir; biçim, içerik ve üslup yönünden gelişmiş geleneksel Arap şiirinin arka planını oluşturan kültürel mirasla bağını kesmiş gibidir. Bu da modern edebiyatçılar ve şairler arasında eski-yeni kavgasının başlamasına neden olmuştur. Arap şiirinin işlevsel olarak modernleşme sürecine girmesi, XX. yüzyılın başlarına doğru Mısır’da Mahmud Sami el-Barudî’nin yanında Suriyeli ve Lübnanlı Hıristiyan Arapların başlattıkları edebî etkinlikler sonucu olmuştur. Cubran Halil Cubran (1883-1931), Emin er-Reyhanî (1876-1940), İliyya Ebu Madî (1894-1957), Mihail Nu’ayme (1889-1988) ve daha pek çok yazar ve şair, Batılı yazar ve şairlerden etkilenerek Arap şiiri alanında modern anlamda ilk yenilikleri gerçekleştiren şairlerdir. Avrupa romantizmi ve sembolizm akımı Arap şiirinde kullanılmıştır. Modern anlamda ilk romantik ve sembolist Arap şairi Cubran’dır. er-Reyhanî ise, çağdaşlarından farklı olarak realist bir çizgi izlemiştir. Böylece modern Arap şiiri kısa süre içerisinde tüm Batı kaynaklı edebî akımlarla tanışmıştır. Halil Mutrancı (1872-1949) romantik, Ali Mahmud Taha (1901-1949) parnasist, Ahmed Refik el-Mehdevî (1898-1961) realist, Nizar Kabbanî (1923-1998) sürrealist, Yusuf Gassub (1894-1972) sembolist, Halil Havî (1925-1982) egzistansiyalist (varoluşçu) şair olarak tanınmışlardır. Bedi’iyyat: İçeriği Hz. Peygamber’e övgü olan ve her beytinde bedî sanatlardan en az bir tanesinin bulunduğu uzun kasideler. Bu türün basit bahrinde yazılması, revi harerinin “kesreli mim” olması gerekmektedir. Bu türün en iyi örneğini Kasîde-i Bürde adıyla İmam Busirî yazmıştır.Modern Arap şiirinde biçimsel tür olarak kafiyesiz şiir, çok vezinli şiir, serbest şiir ve düzyazı şiiri benimsenmiştir. Kapalılığın ağır basması, mitolojik unsurlar içermesi, hayal, duygu ve düşüncede yaratıcılık modern Arap şiirinin öne çıkan içerik özellikleridir. Duygusal konular, içki ve eğlence, tabiat, kadın, milli duygular, sosyal problemler, hayatla ilintilenen her konu modern şiirin muhtevası içerisine girmektedir. 

Arap Edebiyatı Nazım Türleri/Biçimleri Arap edebiyatında şiirin başlangıcı, genellikle nesre dayandırılmıştır. Nesirden seciye geçiş, Arap şiir türünün ilk merhalesi olarak kabul görmüştür. Bundan sonraki aşama, bugünkü mısra biçiminin oluşumu olan seciden, receze geçiş aşamadır. Recezden kasideye geçiş de şiirin başka bir aşamasıdır. Şiirin kökenini secili nesre dayandırmayan araştırmacılar, deveci ezgilerini (hidâ/hudâ) şiirin başlangıcı olarak görmüşlerdir. Arap şiirinde en küçük nazım birimi beyittir. Anlam bütünlüğünün şart olduğu beytin ilk mısraına “sadr” veya “şatr” ikinci mısraına da “acuz” denir. Arap şiirinin en eski nazım şekli recezdir. Alt alta dizilen ve 7-8 mısraı geçmeyen recezde, bütün mısralar kendi arasında kafiyelidir. Araplar, Cahiliye döneminde olumlu veya olumsuz bütün duygu, düşünce ve arzularını recezle ifade etmişlerdir. Deve ezgilerinde, savaşçıların birbirlerine meydan okumalarında, kuyudan su çekmede, çocuklara söylenen ninnilerde tamamen recez kullanılmıştır. Bundan dolayı recez, halkın sözü olarak da görülmüştür. Başlangıçta yüksek sanat şekli sayılmayan recezi, kaside şeklinde uzun şiirler haline girdiren ilk şair Ağleb el-İclî (öl. 641) olmuştur. Bu tip yeni recezlere, “urcuze” denilmiştir. İclî’nin recezde açtığı çığırı el-Accâc hem şekil hem de içerik yönüyle tamamlamıştır. Recezin urcuze şekline dönüşmesi, muhtevasının zenginleşmesine neden olmuştur. Urcuzeler, kasid tipi uzun şiirler olduğu için bunların düzenleniş biçimi kasid/kasideye benzemektedir. Recez ile müzdevic arasında köprü görevi üstlenen urcuzeler, beyit sayısının çok olması yönüyle mesnevilere örnek teşkil etmiştir. Recezden sonra Arap şiirinin en eski şekli kasid/kaside olup uzun manzumelerin genel adıdır. Gerek beyit, vezin ve kafiye gibi biçimsel yönleriyle gerekse muhtevanın işlenişi yönüyle Arap şiirinin en gelişmiş formu kasidedir. En güzel örneklerini, İslam öncesi döneme ait “mu’allaka”lar oluşturur. En eski kaside, el-Muhelhil tarafından yazılmıştır. Kasideyi ilk kez bölümlere ayırıp uzun şiir şekline girdiren ve ona his yoğunluğu katarak yapısal biçim veren şair ise, İmru’u’l-Kays’tır. Arap şiirinin en eski örneklerinde yüksek sanat değerine sahip olanlar, bu tarzda söylenmiştir. Genellikle 90-120 beyitten oluşan kaside, “aa ba ca da…” şeklinde kafiyelenmiştir. Klasik kasidenin iç yapısı ve muhteva planı üç bölümden oluşmaktadır: Nesib/teşbib/gazel bölümü, rahil bölümü ve maksud bölümü. Arap şiirinde görülen başka bir nazım şekli de müzdevicdir. “İkili, iki mısralı” anlamına gelen müzdevicde, her beyit kendi arasında (aa bb cc dd ee…) kafiyelidir. Kafiye bulunmakta zorlanılan urcuzelerin birer mısralık kısa beyitleri, kendi arasında müstakilen ikişer ikişer kafiyelenerek müzdevic nazım şekli doğmuştur. Bu nazım şekli mesnevi olarak da isimlendirilmiştir. Ezberlenmesi istenilen eğitici ve öğretici konular, on binlerce beyitten oluşan bu nazım şekliyle yazılmıştır. Bestelenmek üzere yazılan, biri tam beyit, diğeri mısralardan oluşan iki kısımdan meydana gelen muvaşşah ile halk diliyle ve sokak ağzıyla söylenen zecel nazım şekilleri Endülüs’te oluşan nazım şekillerindendir. Şairler, kasidenin başlangıç bölümüne genellikle sevgiliyi yâd ederek başlamışlardır. Aşktan ve kadından bahsedilen bu bölüm, nesib, teşbib yanında gazel olarak da isimlendirilmiştir. 

Arap edebiyatında gazel, nazım şekli olarak değil, Emeviler döneminde kaside nazım şekliyle yazılan bir tür olarak ortaya çıkmıştır. Bu tür, ilk olarak “hadarî gazel” ve Seci: Putperest kâhinlerin sözleri. Beyit: Aynı aruz kalıbıyla söylenmiş iki mısradan oluşan nazım birimi. Recez: Bir mısradan oluşan beyitlerden meydana gelen nazım şekli. “uzrî gazel” olarak görülmüş, daha sonra üçüncü Abbasi asrında bunlara “tasavvufî gazel” de eklenmiştir. Arap edebiyatındaki gazel ile klasik Fars ve Türk edebiyatında görülen ve şiirin temelini oluşturan gazel arasında çok fark vardır. Çünkü gazel, Arap edebiyatında tür; Fars ve Türk edebiyatında ise nazım şekli olarak algılanmış ve algılandıkları biçimde de kabul görmüştür. 

Arap Edebiyatında Nesir Cahiliye döneminden günümüze kadar gelebilen ve edebî nitelik taşıyan nesir örnekleri çok azdır. Günümüze gelen bu nesir örnekleri; hitabetler, vasiyetler, meseller, hikmetli sözler, hikâyeler ve kâhinlerin sözlerinden oluşmaktadır. Bunlar içerisinde hitabet ve kâhinlerin sözleri önemli örnekler olarak öne çıkar. Konuşma sanatı olarak adlandırılan hitabet, nesrin fazla olmadığı Arap edebiyatının en eski örneklerindendir. Cümlelerin kısa ve icazın egemen olması, seci sanatına yer verilmesi, sade, anlaşılır ve abartıdan uzak oluşu dönem nesrinin özelliklerindendir. İslamî dönemde nesir konuları, İslam dini ve onun kutsal kitabı Kur’ân-ı Kerîm’den beslenmiştir. Dolayısıyla, nesir türlerinin bütününde İslam ve öğretileri konu olarak işlenmiştir. Bu da İslam ve öğretilerinin yayılmasında nesrin araç olarak kullanılmasını sağlamıştır. Bu dönem nesri, büyük oranda Kur’an’ın üslubundan etkilenmesine rağmen, Cahiliye dönemi nesir özelliklerini de barındırmıştır. 

İslamî dönemden günümüze gelebilen metin örneklerinde; konuya göre ya ‘icaz’a ya da ‘itnab’a yer verildiği veya her ikisinin bir arada kullanıldığı görülmektedir. Seci, bu dönem nesir örneklerinde kullanılmamıştır. Kur’an ayetlerinden kanıt getirme, nesir içerisine serpiştirilmiştir. Eserlere besleme ile başlamak, Allah’a hamd ve sena etmek, Hz. Peygamber’e salat ve selam getirmek, yazıyı selam ile bitirmek ilk kez bu dönem nesrinde ortaya çıkmıştır. Bir nesir türü olan kitabet ile tevki’at da ilk kez bu devirde ortaya çıkmıştır. Emevi dönemi nesri; Emeviler, Hariciler, Şiiler ve Zubeyriler olarak adlandırılan grupların eliyle dört parçaya bölünmüş bir görünüm sergiler. Bu görünümün altında dönemin kültürel, siyasî ve dinî yorumlama biçimi yatmaktadır. Bu algı, hem Emevi dönemi nesrini oluşturur hem dönem nesrinin karakteristik özelliğini yansıtır hem de nesir türünün çeşitlenip zengin bir görünüme kavuşmasına neden olur. Dinî anlamlar ile siyasî unsurların iç içe olması, Emevi nesrini diğer dönem nesirlerinden ayıran bir özelliktir. Bu özellik, hemen tüm nesir türlerinde kendini gösterir. Bilimlerin çeşitlenmesi, bu dönem nesrini etkilemiştir. Beyan ve belagat biliminin kuralları, ilk kez bu dönem nesrinde uygulanmaya başlanmıştır. Nesirde, hakaret, aşağılama, düşmanlık, ölüm, kılıç, kan, hiciv gibi unsurlar yer bulmuş, telmih ve imalarda bulunmalar görülmüştür. Seci bol miktarda kullanılmış ve ilk kez hayal nesirde yer almıştır.

 Hitabet, kitabet, tevki’at, bu dönem nesir türleridir. Bunlar içerisinden kitabet, bu dönemde büyük bir gelişme göstermiştir. Arap nesri, Abbasiler döneminde altın çağını yaşamıştır. Sosyal, kültürel ve siyasî değişimin etkilediği Abbasi nesri, bu dönemde değişim ve dönüşüm süreci yaşamıştır. Edebî nesirde, edebî sanatların yoğun bir biçimde kullanımı artmış, mecaz, teşbih, istiare ve kinaye en çok başvurulan sanatlar olmuştur. Abbasi nesrinde görülen en büyük özelliklerden biri, nesirde ortaya çıkan türlerdir. Bunlardan bir yazım sanatı olan inşa, II. Abbasi asrında bir tür haline gelmiştir. Bu türün en güzel örneklerini Cahız (öl. 869) vermiştir. Cahız, şekilden çok anlamı öne çıkarmak için secili, kafiyesiz ve vezinsiz ifadelere dayalı bir üslup ortaya çıkarmıştır. Bir başka edebi tür de makamedir. Secili küçük bir hikâye türü olan makamede, hayali bir anlatıcı ve hayali bir kahraman bulunur. Olaylar, bu kahramanın etrafında cereyan eder. Eğitici ve öğretici yönü ağır basan bu dilde belagat unsurları yoğun bir şekilde kendini gösterir.

 Makame, Bedi’uzzaman Hemedanî tarafından geliştirilip işlenerek gerçek Tevki’at: Halife, sultan ve emirlere gönderilen taleplere verilen cevapları veya sorunların çözümüne ilişkin değerlendirmeleri içeren, metnin alt kısmına düşülen kısa ve özlü sözler. Makame: Yazarının eğiticiöğretici amaçla ve ağırlıklı olarak dönemin sosyal problemlerine doğrudan veya dolaylı değindiği, ayet, hadis ve darbımesellerle desteklediği secili nesir ve şiirden oluşan edebî bir tür.  . Nesir türleri, yeni üslupların ortaya çıkışını sağlamıştır. Abbasi nesrinde genel kanı üç üslubun ortaya çıkmasıdır. Bu üsluplardan biri fenni/ sanatsal üsluptur. Söz sanatlarının doğal şeklinde kullanımı, aşırıya kaçılmadan edebî sanatlara gereği kadar yer vermek bu üslubun özelliklerindendir. İbn Mukaa (öl.762), Cahız (öl. 869), İbn Kuteybe (öl. 889) fenni/sanatsal nesrin önde gelen yazarlarıdır. Tasni’ üslup: Secinin ağır bastığı bir üsluptur. İfadelerin uzatıldığı, çeşitli sanatlarla süslenmiş ve ibarelerin kusursuz bir şekilde dizildiği bu üslupta amaç, metinlerin sağlamlığıdır. Tasannu’ üslup: Manadan çok şeklin öne çıktığı, kelime seçiminin önem kazandığı seçilen kelimelerle gösteriş yapmanın hedeendiği sanat ve kelime oyunlarının yapıldığı bir üsluptur. Bu üslupta amaç, sağlam bir metin ortaya sunmak değil, yazarın edebi yeteneğini göstermektir. Bundan dolayı bu üslupla yazılan metinler anlaşılmaz bir hale gelir. Nesir üslupları, nesir alanında ekollerin oluşmasını sağlamıştır.

 Abbasi nesrinde oluşan ekoller şunlardır:

 I. Ekol: İbnü’l-Mukaa’nın temsil ettiği ekoldür. Cümleler kısa olup aynı zamanda sadedir. Seci sanatının yer almadığı bu üslupta icaza oldukça fazla yer verilmiştir. 

II. Ekol: Cahız’ın öncülük ettiği ekoldür. Cümleler, açık, sade ve anlaşılırdır. Metinler secili ya da secisiz olmak üzere değişik şekillerde işlenmiştir. İtabın ağır bastığı bu üslupta, konu atlamaları oldukça çoktur.

 III. Ekol: İbnü’l-Amid (öl. 970)’in başını çektiği bir ekoldür. Bu ekolde kısa ve secili cümlelere yer verilmiştir. Teşbih sanatı ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştır. Hayale yer verilmiş, şevahidlikte aşırıya gidilmiş, tarihsel bilgiler metinlerde yer almıştır. 

IV. Ekol: Kadı el-Fadıl (1199)’ın öncülük ettiği ekoldür. Kelime oyunlarına başvurarak mananın anlaşılmamasını sağlamıştır. Her çeşit sanata başvurmuşlar; tevriye ve cinası öne çıkarmışlardır. Abbasi edebiyatında görülen nesir, İslam coğrafyasında oluşan edebiyatı derinden etkilemiştir. Bu dönemde yazılan mensur eserler, üslup özellikleri ve ekol sahibi yazarlar örnek alınmıştır. Dolayısıyla Abbasi dönemini takip eden dönemlerden XX. yüzyıla kadar nesir alanında bir tür taklit dönemi oluşmuştur. 

İRANLILARIN KISA TARİHİ 

İran platosu, coğrafi açıdan Orta Asya, Hindistan, Mezopotamya ve Anadolu arasında çok önemli bir kavşak olduğu için, M.Ö. XI. yüzyıldan itibaren Hint-Avrupa kavimleri, Batıdan Doğuya gelerek bu bölgelere yerleşmişlerdir. 

Eski dünyada İran, Hindistan ve Avrupa’da kalan “beyaz ırk”ın büyük kolu “Hint-Avrupa” olarak adlandırılmış, Hint-Avrupa dilleri de onların ortak dillerinden çıkmıştır. Bu kolun İran ve Hint kesimleri kendilerine “şerei, soylu, asil” anlamındaki “Arya” adını vermişlerdir.

 İsa Peygamber’den 5000 yıl önce, kuzey Kaasya’nın Ural dağlarının batı bölgelerinde hem adları hem de konuştukları dilin adı “Hint-Avrupa” olan bir kavim yaşamaktaydı. M.Ö. II. bin yılın ortalarında kendilerine “Arya” adını veren bir Hint-Avrupa kavmi, egemenlikleri altına aldığı bölgeye anayurtları “İranvic” adından esinlenerek “İran” adını vermeye başladı. Arya sözcüğünden türeyen İran, Aryalar ülkesi demektir.

 Bunlar, M.Ö. I. binin ilk dönemlerinde 

Doğu İran’da “Pişdadiler” ve “Keyaniler” adıyla anılan yönetimleri oluşturdular. 

İran platosunda yerleşik hayat kuran ilk Arya kavimleri Medler ve ilk büyük imparatorluk kuran Persler/Ahâmenişlerdir.

 Büyük Pers imparatorluğu, Yunan kralı İskender’in M.Ö. 331 yılında İran’ı ele geçirmesiyle son bulmuştur. Daha sonra İran’ı Sülukiler/Selevkiler, Partlar/Eşkaniler (M.Ö. 247-224) ve Sasaniler yönetmiştir. 

Araplar, 641 yılında Sasani devletine son vererek İran’ın yönetimini ele geçirmişlerdir. İran, iki asır Arap yönetiminde kaldıktan sonra, IX. yüzyıldan itibaren mahalli emirler Tahiriler ( 819-872) ve Saariler (868-907) tarafından yönetildi. 

Akabinde ilk Müslüman Türk devletlerinin 80 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı kurulmasıyla birlikte İran coğrafyası Türklerin eline geçmiş ve Türkler tarafından yönetilmiştir.

Samaniler (874-1005) 

 Gazneliler (963-1186),

 Horasan Selçukluları (1040-1194),

 İran ve Kirman Selçukluları,

 Harzemşahlar,

 Moğollar,

 Timurlular (1370-1506), 

Safeviler (1501- 1736)

 Kaçarlar (1786-1925)

 İranlıların İran platosuna gelişlerinden (M.Ö. 1000), Ahamenişlerin yıkılışına (M.Ö. 330) kadar geçen devre, İran dilleri açısından “eski İran dilleri dönemi” olarak adlandırılır. Özellikle M.Ö. 700-1000 yılları arasındaki devre, eski İran dillerinin yaygın olarak kullanıldığı, eski Farsçanın en parlak devirleridir. 

Perslerin kullandığı Eski Farsça ile çağdaş olan iki dil daha vardı. Bunlardan biri Avesta dili, diğeri de Sanskritçedir. Bu üç dil, kelime, gramer bakımından birbirine benzediği için İran ve Hint medeniyetlerinin aynı kökten geldiği benimsenmiştir. 

Eski Farsça, Hint-Avrupa dil ailesinden olup Avesta ve Sanskritçenin kardeşi, Pehlevi dilinin babası, bugünkü Farsçanın dedesi kabul edilir. 

Eşkaniler döneminde kullanılan Pehlevice, Sasanilerin hem resmî dili, hem de İslam sonrası dönemde yeni oluşan Yeni Farsça üzerinde etkili en önemli dil olarak kabul edilir. Eşkani Pehlevicesinin Parsi-yi Deri/Deri Farsçası olduğu da söylenmiştir.


 İRAN/FARS EDEBİYATI

 İran/Fars Edebiyatı Fars edebiyatı, tarihsel süreç olarak, İslamiyet öncesi ve sonrası olmak üzere ikiye ayrılmaktadır.

Birinci Kadim Edebiyat Devresi

 İran edebiyatının İslamiyet öncesi en eski yazılı belgeleri, edebî yönleri ve değerleri olan, fesahat ve belagat açısından önemli olan Ahameniş devrine ait kitabelerdir. Bunların en eskisi, bu devleti kuran Kuruş devrine (M.Ö. 644-588), bir kısmı da I. Daryüs/ Daryuş (M.Ö. 521-484)’a aittir. Sade ve anlaşılır bir dille, “sebk-i şehinşâhî” denilen bir üslupla yazılan bu kitabelerde, eski Fars diline ait 400 kadar kelime vardır. Bu yazıtlarda Ahameniş hükümdarları kendilerini “şâh-ı şâhân/şahlar şahı” ve “şâh-ı kişver/ülkenin hükümdarı” olarak görmüşlerdir. Ahamenişlerden kalan kitabelerin en önemlisi, Daryuş’un yaşamından, ulusu için yaptıklarından, soyundan bahsedilen “Bisutun” yazıtıdır. Sayıları sekseni aşan ve üç dille (Pers, Elam, Babil) yazılan kitabeler; tarih, coğrafya, devlet yönetimi, ahlak ve din içeriklidir. Bu devrede şiir, vezinli olup ayinlerde terennüm edilen Zerdüşt’ün Gataları’dır. İran edebiyatı tarihlerinde bu devreye “birinci kadim edebiyat devresi” denilmektedir. Adı geçen devre, en eski tarihi devirden başlayıp Sasani devletinin kuruluşuna kadar geçen zamanı kapsar. 


İkinci Kadim Edebiyat Devresi

İslamiyet öncesi “ikinci eski/kadim edebiyat devresi”, Sasanilerin kurulması ile başlayıp Arapların İran’ı ele geçirmelerine kadar devam eder. Yunan kültür ve medeniyetinin İran’ı etkisi altına aldığı için İran bilim ve edebiyatına önem verilmeyen bu devreye “edebî duraklama” veya “Eşkaniyan devresi” denilmiştir. Edebiyat alanında büyük gelişmelerin görülmeye başladığı Sasaniler döneminde, Zerdüştlük İran’ın resmî dini oldu. Yunan ve Hint kültürü yeniden canlanmış ve Yunanca ile Sanskritçeden bazı eserler Pehleviceye çevrilmiştir. Kelîle ve Dimne bunlardandır. Bu devrede ahlak ve öğüt kitapları rağbet görmüş, eski İran tarihini anlatan Hodây-nâme Pehlevice yazılmış ve Mani dininin kurucusu Mani’ye ait kitap ve risaleler kaleme alınmıştır. Vîs ü Râmîn, Yâdgâr-i Zerîrân, Draht-ı Asurik, Ardavirafnâme, Kârnâme-yi Erdeşîr-i Babekân bu dönemden kalan önemli edebî eserlerdir. Bu devrede musiki ile şiirin iç içe olduğu ifade edilmektedir. Nitekim musiki ve şiire merakı olduğu söylenilen ve Behram-ı Gur (sal. 420-428) diye bilinen Sasani hükümdarı V. Behram’ın Farsça ilk şiir yazdığı genel kabul görmüştür.

İslamiyet’ten Sonra İran/FarsEdebiyatı Son Sasani hükümdarı III. Yezdicert’in 641 yılında Nihavent’te Araplara yenilmesiyle İran, Arapların eline geçti ve Arap valiler tarafından yönetildi. Böylece Arapça, İran’ın hem resmî ve konuşma dili hem de edebiyat ve bilim dili oldu. Bu durum iki asır devam etti. IX. yüzyılın başlarından itibaren Araplara karşı Horasan’da başlayan bağımsızlık hareketleri, müstakil devletlerin kurulmasına neden oldu. Arapça ise yerini “Yeni Farsça” da denilen “Derî Farsçası”na bıraktı. Orta Farsçanın/Pehlivicenin devamı olan Yeni Farsçayla önce şairler, şiir söylemişler, sonra nesir yazarları çeşitli eserler yazmışlardır. Böylece İran edebiyatında, İslamiyet sonrası İran edebiyatı denilen ikinci dönem başlamış olur. Şekil ve içerik bakımından hemen en önemli özelliklerini Arap edebiyatından alan Yeni Farsça ile şiir yazmayı deneyenler, Arapça yazıp Farsça konuşan şairlerdir. Yeni Farsça ile ilk şiirler yazan şairler, Arap şairlerini kendilerine örnek aldıkları için, onların şiirlerine benzer şiirler söylemeye çalıştılar. Böylece Arapça şiirlerin kelime kelime tercüme edildiği, ilk Farsça şiirler yazılmıştır. Tarih-i Sistân’a göre İslamiyet’ten sonra ilk Farsça şiiri, Saarilerden Yakub b. Leys (867-879)’in kâtibi Muhammed b. Vasif söylemiştir. 

 İslamiyet sonrası Fars edebiyatını şu dönemlere ayrılmıştır: 

Tahiriler ve Saariler Dönemi İslamiyet sonrası İran edebiyatının başladığı Tahiriler (810-872) ve Saariler (868-907) dönemlerinden günümüze Yeni Farsça ile söylenmiş 58 beyit ulaşmıştır. Büyük bir kısmı övgü, öğüt ve aşk içerikli olan bu şiirler, Arap edebiyatından alınan kaside nazım şekliyle yazılmıştır. Bu da Fars edebiyatında ilk Farsça şiirin kaside şeklinde ve Arapça kasidelerin taklit edilerek söylendiğini göstermektedir. Hanzla Badgisî (öl. 835), Firuz Maşrikî (öl. 896) ve Ebu Suleyk Gürganî (öl. 878) bu dönem şairleridir. Samaniler Dönemi Son zamanlarda yapılan araştırmalarla bir Türk devleti olduğu anlaşılan Samaniler dönemi (819-1005)nde, Fars edebiyatı gelişme göstermiştir. Bunda Samani hükümdarlarının edebiyatı destekleyip şairleri himaye etmeleri önemli rol oynamıştır. Şairlerin rağbet gördüğü bu dönemde, şair sayısı artmış ve Bağdat saraylarından sonra “saray edebiyatı” en parlak dönemine ulaşmıştır. Bu da saray şiiri olan kasidenin olgunlaşarak gelişmesini sağlamıştır. Müzik nağmeleriyle söylenen lirik şiir/tegazzül ile kahramanlık mesnevileri revaç bulmuştur. Profan yani din dışı bir özellik gösteren, sade ve basit bir dille yazılan ve neşe ile mutluluğun yoğun olarak işlendiği bu şiirlerde, üzüntü ve keder fazla işlenmemiştir. Yeni mazmunların yer almaya başladığı şiirde, anlaşılması zor Arapça kelimelere fazla yer verilmemiştir. Âferîn-nâme isimli ilk mesneviyi yazan Ebu Şekur-i Belhî, gazelleriyle tanınan Şehid-i Belhî, Goştâsb-nâme yazarı Zerdüşt şair Dakiki-i Tusî, ömrünün sonlarına doğru takva ve öğüt şiirleri söyleyen Kisayi Mervezî bu döneminin tanınmış şairlerindendir. Ancak bu devrenin önde gelen ve Fars şiirinin kurucusu olarak kabul edilen şairi Rudeki-yi Semerkandî (öl. 941)’dir. 

Semerkant Türklerinden olma ihtimali yüksek olan Rudekî kaside, gazel, mesnevi, kıta, rubai gibi nazım şekillerinde yazdığı şiirlerle tanınmıştır. Üslubu, kendi çağında ve daha sonraki dönemlerde yetişen kaside ve gazel yazan şairler tarafından örnek alınan Rudekî, gazellerinde hedonist duygulara değinmiş, yaşama sevincini şiirlerine taşımış, mutluluktan bahsetmiş, şiirde, keder ve üzüntüye yer vermemiştir. Samani Emiri Nasır b. Ahmed’in Buhara saraylarında etrafındaki Türklerle yaşadığı mutlu hayatı kasidelerine yansıtmıştır.  VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Âğâcî Buharayî ve Türkî Keşî Îlâkî’den başka, nisbeleri Herevî, Nişaburî, Cürcanî, Belhî, Buharayî olan şairler içerisinde Türk olanların varlığı muhakkaktır. Bu Türk şairleri, bu dönemde yaşamışlar, Fars şiirinin kuruluşuna katkıda bulunmuşlar ve gelişiminde büyük rol oynamışlardır. Adı geçen dönemde Türkler ve Türk şehirlerinin yanında, hakan, hatun, kadıng gibi Türkçe kelimelerin şiirde yer aldığı görülmektedir. Gazneliler Dönemi Horasan coğrafyasındaki ikinci büyük Türk-İslam devleti, adını başkenti Gazne’den alan Gazneliler (963-1186)’dir. Gazne, Fars edebiyatının geliştiği bu dönemde önemli bir edebî merkez hâline gelmiş, çeşitli bölgelerden birçok şair ve yazar Gazneli sarayına yönelmiştir. Bunlardan Firdevsî, İranlıların Müslüman olmadan önceki bin yıllık tarihini anlatan manzum Şâh-nâme’siyle, Fars edebiyatında, kahramanlık şiir tarzını zirveye çıkarmıştır. Mesnevi nazım şekliyle ve aruzun “feûlün feûlün feûlün feûl” kalbıyla yazılan eser, Sultan Mahmud’a sunulmuştur. Yaklaşık 60 bin beyit olan Şâh-nâme, ilk menkıbevî hükümdar olan Keyumers’ten başlayıp son Sasani hükümdarı III. Yezdicert’e kadar 50 hükümdarın hayat ve savaşlarını ihtiva etmektedir. Fars ve Türk edebiyatlarını çok etkileyen Şâh-nâme, kahramanlık mesnevileri için değişmez örnek olmuştur. Özellikle klasik Türk şairleri, methiyelerinde övdükleri kişileri Şâh-nâme’de adı geçen İran kahramanlarıyla kıyas emişler ve onlardan üstün görmüşlerdir. Türk asıllı olan Ferruhî, Gazneli Mahmud’un en gözde saray şairlerindendir. Kaside söylemede çok başarılı olmuş ve bu alanda kendine özgü bir tarz oluşturmuştur. Tegazzülde ise becerisi herkes tarafından kabul edilmiştir. Farsça Divan’ında Türk coğrafyası ve kültürüyle ilgili birçok kullanımda bulunmuştur. Ayrıca Sultan Mahmud’un Hindistan’a yaptığı seferleri içeren kasidelerinde, Gazne tarihiyle ilgili belge niteliğinde önemli bilgiler bulunmaktadır. Dönemin meliküşşuarası olarak kabul edilen Unsurî, Fars edebiyatının en meşhur kaside şairidir. Gazel de söyleyen şair, şiirlerinde Türklere yoğun olarak yer vermiş, özellikle kasidelerinde Sultan Mahmud’u överken Ferruhî gibi mitolojik İran kahramanlarını küçük görüp tahkir etmiştir. Vâmık u Azrâ mesnevisini de ilk kez o kaleme almıştır. Gazneliler döneminin tanınmış simalarından olan Senaî-yi Gaznevî (öl. 1140), önceleri övgü konulu şiirler yazarken hac dönüşü tasavvufî şiirler kaleme almıştır. Fars tasavvuf edebiyatının kurucusu kabul edilen Senaî’nin Hadîkatu’l-hakîka isimli eseri, tasavvuf konulu ilk mesnevi olması yönüyle önemlidir. Ayrıca bugünkü gazel nazım şeklini Fars edebiyatında ilk defa o yazmıştır. Târîh-i Beyhakî’ye göre Türkçe, Gazne sarayının ve ordunun diliydi. Nitekim bu dönemin Türk asıllı şairlerinden Menuçehrî’nin; “Şüphesiz Türkçe daha iyi söylersin. Bana bir Türkçe, bir de Oğuzca şiir söyle” ifadesinden, iki farklı Türk lehçesiyle hem konuşulduğu hem de şiir söylendiği anlaşılmaktadır. Ayrıca bu dönemde, Farsça şiirlerde Türkçe kelime alıntıları artmış, Çiğil, Karluk, Yağma, Kay, Halaç gibi Türk boy ve soy adlarına sıkça yer verilmiştir. Unsurî ve Ferruhî’nin divanları bu açıdan oldukça zengindir. Firdevsî’nin ünlü eseri Sultan Mahmud tarafından rağbet görmemiş, hatta bu dönem şairleri, Şâhnâme’deki mitolojik kahramanlara değer vermemiş, hatta hafife almışlardır. Selçuklular Dönemi Gaznelilerden sonra Horasan coğrafyasına Selçuklular egemen olmuştur. En parlak dönemini yaşayan Fars edebiyatındaki hem şair hem de yazılan manzum ve mensur eserler bu devirde artmıştır. Başta Selçuklu hükümdarları olmak üzere vezirler, şehzadeler ve devletin ileri gelenleri şiir ve şairleri korumuş ve kollamışlardır. Gaznelilere oranla Türk şairlerinde artış olmuş ve Fars edebiyatına ölümsüz eserler bırakmışlardır. Bir Türk üslubu “sebk-i Azerbaycan” bu dönemde ortaya çıkmış, tasavvufî şiir rağbet görmüş, büyük mutasavvıf şairler yetişmiş ve çeşitli eserler yazmışlardır. Hamse ilk kez bu dönemde oluşturulmuş, kasideler, Arap kasideciliğine daha çok benzemeye başlamış, gazellerde maddi zevkler, yerini manevi hazlara bırakma temayülü göstermiştir. Böylece şiir, “Selçuklu” kimliğine bürünmeye başlamıştır. Fars edebiyatının en tanınmış şairleri bu devrede yaşamıştır. Pehleviceden tercüme ettiği Vîs ü Râmîn mesnevisiyle meşhur olan Fahreddin Gürganî (öl. 1040), daha çok yazdığı gazellerle tanınan ve Sultan Sencer’in saray şairlerinden olan Edib Sabir (öl. 1147), Arapça ve Farsça şiirler yazan Reşidüddin Vatvat (öl. 1177), gazel ve kasideleriyle şöhret olan Zahir-i Faryabî (öl. 1201), dönemin önde gelen gazel şairi olarak tanınan Cemaleddin Isfahanî (öl. 1192), Seyyid Hasan Gaznevî (öl. 1150), Abdulvasi’ Cebelî (öl. 1160) ve Muhtar Gaznevî (ö. 1154) bunlardandır. Hem yaşadığı hem de sonraki dönemlere etki eden şairlerinden olan Enverî (öl. 1143), özellikle kasideleriyle tanınmıştır. Çağının geçerli bilimleri ile Arap dili ve edebiyatını öğrenmiş ve öğrendiklerini şiirlerine yansıtmıştır. Kendine has bir üsluba sahip olan kasideleri, oldukça zor manalar içerdiği için anlaşılması zordur. Merkezinde övgü ve yergi olan şiirlerinin büyük kaside şairi Nef ’î’nin üzerinde etkisi olmuştur. Suzenî-yi Semerkandî (öl. 1167) ise mizahçı ve hicivci yönüyle dikkat çekmektedir. Dönemin diğer şairleri gibi şiirlerinde Türkçe kelimeler kullanmış, hatta bazı şiirlerinde Türkçe mısralara yer vermiştir. Farsça bir şiirinin bir beytinin ikinci mısraının “Ey kılavuz ayıt yolum kande” şeklinde Türkçe olması, mülemma şiirin başlangıcı olarak kabul edilebilir. Dönemin önemli bilginlerinden Ömer Hayyam (öl. 1123), özellikle rubaileriyle öne çıkmış ve dünya çapında bir şöhret kazanmıştır. O, dört mısra içerisinde felsefî inanç ve düşüncelerini etkili bir şekilde ifade etmiştir. Yaratılış sırrı ve cihan muamması hakkında “nereden geldik, nereye gideceğiz?”, “hayat meşgalesi nedir” gibi soruları kendine sıkça soran Hayyam, yaşamakta olduğumuz şu anı isteklerimize uygun olarak geçirelim, anı ganimet sayalım ve mutlu olalım düşüncesini benimsemiştir. Antik Yunanda Epikürcü felsefe olarak bilinen bu görüşün Doğu şiirindeki en büyük temsilcisi sayılan Hayyam, Türk edebiyatında rubai yazan herkesi etkilemiştir. Baba Tahir, Ebu Sa’id Ebu’l-hayr (öl. 1048) ve Abdullah Ensarî (öl. 1088) yazdıkları rubailerle tanınan mutasavvıf şairlerdir. Yazdığı eserlerle Fars ve Türk edebiyatında önemli etkisi olan mutasavvıf şair, Feridüddin Attar (öl. 1221)’dır. Manzum ve mensur pek çok eseri olan Attar, gazel ve mesnevi vadisinde büyük başarı elde etmiştir. Tasavvufî olan mesnevilerinin en tanınmışı Mantıku’t-tayr olup bir çerçeve hikâye ve araya yerleştirilen irili-ufaklı hikâyelerden oluşmaktadır. Mesnevide, dervişleri temsil eden kuşlar aracılığıyla “vahdet-i vücûd” düşüncesi temsilî olarak anlatılmıştır. Türk şairlerinden Gülşehrî, Ali Şir Nevaî, Ârifî, Şemsî, İbrahim Gülşenî ve Şemseddin Sivasî bu eserden hareketle aynı veya değişik isimler altında çeşitli mesneviler yazmışlardır. Bülbül-nâme, bülbül ile kuşlar arasındaki anlaşmazlığı ihtiva etmektedir. XVI. yüzyıl şairlerinden Münirî, Gülşen-i Ebrâr ve XVII. yüzyılda yaşayan Ömer Fuadî de Bülbüliyye ismiyle bu esere nazire yazmışlardır. Attar’ın Esrâr-nâme’si de ilk kez Tebrizli Ahmedî tarafından 1459 yılında Türkçeye tercüme edilmiştir. Ayrıca Şemseddin Sivasî ve Nabi de Attar’ın İlâhî-nâme’sinden etkilenmişlerdir. Öğüt kitabı olan Pend-nâme, birçok şair tarafından Türkçeye çevrilip şerhleri yapılmıştır. Güvahî ile Zarifî’nin tercümeleri meşhurdur. Mensur olan ve velilerin hayatlarını anlatan Tezkiretü’l-evliyâ da, birçok Türk şair ve yazarı tarafından Türkçeye tercüme edilmiştir. En tanınmış tercüme XV. yüzyıl yazarlarından Sinan Paşa’ya aittir. Selçuklu döneminde birçok Farsça şiir söyleyen Türk asıllı şair yetişmiştir. Hayatının büyük bir kısmı Tebriz ile Gazne’de geçen Katran-ı Tebrizî (öl. 1072), Azerbaycan şairlerinin önderi olup Farsça kasideleriyle tanınmıştır. Tebriz depremi üzerine yazdığı kaHamse: Beş mesneviden oluşan külliyat. Mülemma: Birden fazla dille yazılan şiir. 84 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı sidesi çok meşhurdur. Kasidelerinde Gazneli döneminde oluşan ve “sebk-i Türkistânî” olarak isimlendirilen şiir üslubunun etkisi vardır. Tanınmış Türk asıllı şairinden Mu’izzî (1126), Sultan Alparslan’ın saray şairlerinden Burhanî’nin oğludur. Mahlası Sultan Melikşah tarafından verilen ve döneminin “emirüşşuarası” olan Mu’izzî, kaside şairi olup yazdığı kasidelerle şöhret bulmuştur. Onun kasidelerinde, Türkistan üslubu özellikleri görüldüğünden Ferruhî ve Unsurî’nin etkisi vardır. Hemen tamamı Selçuklu hanedanı için yazılan kasidelerinde, Türk kültürü, tarihi ve coğrafyası hakkında önemli bilgiler vardır. Özellikle Melikşah dönemiyle ilgili birçok tarihi bilgilerin de yer aldığı kasidelerinde yaptığı övgülerinde, mitolojik İran kahramanlarını Selçuklu hükümdarlarıyla karşılaştırıp onları küçük düşürüp, Selçukluları yüceltmesi, İran edebiyat tarihçileri tarafından çok eleştirilmiş ve “İran ulusal kahramanlarını, övgüsünü yaptığı memduhunun (Selçuklu sultanlarının) ayakları altına almaktan başka bir şey yapmamıştır.” denilerek suçlanmıştır. Selçuklu dönemi Türk şairlerinin en meşhurlarından olan Hakanî-yi Şirvanî (öl.1198), Azerbaycan’ın Şirvan şehrinde doğmuştur. Kendisini iyi yetiştirerek, güçlü bir eğitim alan şair, öğrendiği bilgileri şiirlerine yansıtmıştır. Şiirdeki başarısında bilgi seviyesinin payı büyüktür. Fars edebiyatının birinci derecedeki kaside şairi olan Hakanî, kendisinden önce yetişen kaside şairlerini taklit etmeyip onların mazmunlarını kullanmamış, bilakis eskilerin yanaşamadıkları vadilerde kalem oynatmış, kendine özel bir tarz ve üslup geliştirmiştir. Bundan dolayı onun kasidelerini çözmek için, edebiyat bilgisinin yanında derin bir birikim ve kültüre de sahip olmak gerekir. Kasidelerinde kullanılan ilmî ve felsefî ifadeler, yapılan alışılmamış benzetmeler, mazmunlar yeni olduğu için, kaside vadisinde hiç kimsenin taklit edemeyeceği bir söylem ve ifade gücüne ulaşmıştır. Memduhunu övdükten sonra, kendisinden bahsetmesi, onun kasideye getirdiği başka bir yeniliktir. Bu yönüyle, yaptığı övgülerle tanınan ünlü şairimiz Nef ’î’yi hatırlatır. Yine kasidelerinde hükümdarlara adaletli olmayı, kötü işlerden uzak durmayı, halka iyi davranmayı, onların dertleriyle dertleşmeyi tavsiye etmesi alışılagelmiş bir söylem değildir. Bu yönüyle ise, bize ahlakçı kişiliğiyle tanınan Nabî’yi çağrıştırır. Onun bu üslubu, ileriki yüzyıllarda ünlü şair Sa’dî (öl. 1291) tarafından kasidelerinde terennüm edilmiştir. Hakanî’nin felsefe içerikli tanınmış Kasîde-i Şîniyye’sine ünlü şairlerden Camî ve Ali Şir Nevaî nazire yazmıştır. Fuzulî’nin felsefî kasidesi olan Enîsü’l-kalb’i de onun kasidesine naziredir. Hayatı sarayda ve saray dışında geçen Hakanî, saraydan kopuşunu ve ilk hac seferinin hikâyesini Tuhfetü’l-Irâkeyn adlı mesnevisinde anlatmıştır. “Türk-i Acemî veli derî-gû” diyerek, Türk olduğu halde Farsça yazdığını belirten Hakanî, Katran-ı Tebrizî ile başlayan Azerbaycan edebî mektebinin gelişmesinde önemli bir yere sahiptir. Şüphesiz bu dönemin en meşhur Türk şairlerinin başında Genceli Nizamî (öl. 1207) gelir. Azerbaycan’ın Gence şehrinde doğan ve tüm hayatı doğduğu bu şehirde geçen Nizamî, Fars mesnevi edebiyatının hem kurucusu hem de en büyük şairidir. Nizamî, dile olan hâkimiyeti, hislerinin genişliği, hayal derinliği, sahip olduğu bilgi birikimi ve şair yaradılışlı oluşuyla, Fars edebiyatının birinci derecede şairleri arasında yer alır. Eserlerine kendisinden sonra gelen birçok şair tarafından nazire yazılmışsa da, hiç biri onun yazdıklarının seviyesine ulaşamamıştır. Mesnevide Emir Hüsrev-i Dihlevî (öl. 1324) ve Camî (öl. 1492) gibi birçok şaire örnek olmuştur. Sadece Fars mesnevi şairlerini değil, aynı zamanda Türk ve Hint mesnevi şairlerini de derinden etkilemiştir. Nitekim XV. ve XVI. yüzyıl Türk edebiyatının ünlü hamse sahibi şairleri, onun etkisi altında kalmıştır. Türk şairleri, yazdıkları mesnevilerinde Nizâmî’den övgüyle bahsetmişler ve onu üstat olarak görmüşlerdir. Nizamî’nin Divanı ve “Penc-genc/beş hazine” adı verilen Hamse’si vardır. Hamsenin ilk mesnevisi, Erzincan’da hüküm süren Fahreddin Behramşah adına 1176 yılında yazılan, züht, takva, manevi makam ve derecelerden bahseden ve didaktik olan Mahzenü’l- 4. Ünite - Arap ve Fars Edebiyatları 85 esrâr’dır. Selçuklu hükümdarı II. Tuğrul’a takdim edilen, konusu Sasani hükümdarı Hüsrev Perviz ile Ermeni melikesi Şirin arasında geçen aşkın anlatıldığı Hüsrev ü Şîrîn, onun ikinci mesnevisidir. Türk edebiyatında pek çok şair tarafından Hüsrev ü Şîrîn konulu eser yazılmıştır. Ancak bunlar arasında en meşhuru, XV. yüzyıl şairlerinden Şeyhî’nin yazdığı Hüsrev ü Şîrîn’dir. Nizâmî’nin en tanınmış mesnevisi, Arap efsanesine dayanan ve Leyla ile Kays (Mecnun) arasında geçen tutkulu ve dünyevi bir aşk hikâyesini ihtiva eden Leylâ ve Mecnûn’dur. Şirvanşahlardan Ahsitan’ın isteği üzerine 1188’de yazılan, kurgu, anlatım teknikleri ve ifade yönünden mükemmel olan esere çok sayıda nazire yazılmıştır. Türk edebiyatında en seçkin ve başarılı Leyla ve Mecnun mesnevisini Fuzulî kaleme almıştır. 1196 yılında yazılan He-peyker, Sasani hükümdarı Behram-ı Gur’un av eğlenceleri, evlilik hayatı ve yedi eşinin kendisine anlattığı hikâyelerden oluşmaktadır. Behrâm-nâme olarak da bilinen eser, ilk kez Nizamî tarafından tertip edilmiştir. Anadolu’da birçok şair tarafından bu konuda çeşitli mesneviler kaleme alınmıştır. Hamseyi oluşturan son mesnevi ise, İskender-nâme’dir. Şeref-nâme ve İkbâl-nâme adlı iki bölümden oluşan bu mesnevide, İskender’in tarihi ve efsanevi hayatı işlenmiştir. Sembolik düşüncelere, fikrî, ahlakî ve didaktik hususlara fazla yer verilen eserde İskender, tarihî kişiliğinden çok Doğu mistisizminin etkisinde efsanevî bir Müslüman kahraman olarak anlatılmıştır. Yaklaşık 10 bin beyit olan mesnevi, Anadolu sahası Türk edebiyatında rağbet görmüştür. Anadolu sahasında ilk manzum İskender-nâme, Ahmedî tarafından 1390 yılında yazılmıştır. Moğollar Dönemi 1206 yılında Cengiz Han tarafından kurulan Moğol devleti, kısa zamanda genişleyerek dünyanın en büyük imparatorluğu haline gelmiştir. 1218 yılından itibaren Horasan, Maveraünnehir ve İran’ın tamamı Moğolların eline geçince, edebiyatın çehresi değişmeye başlamıştır. İslamî kültür merkezleri yıkılmış, bu merkezlerdeki kütüphaneler, içerisindeki kitaplarla birlikte yakılmış veya tahrip edilmiş, bu da edebiyatın eski parlak dönemlerinden uzaklaşmasına neden olmuştur. Saray şiiri olan kaside, değerini kaybetmiş, yaşama sevinci içeren ve lirik gazellerde, içerik değişerek, karamsar bir ruh hali, dünyayı terk etme, ahiret yolunu seçme gibi duygular öne çıkmıştır. İran edebiyatına aşina olmayan bu dönem yöneticileri, edebiyata ilgi göstermemişlerdir. Bu durum Türk dilinin İran’da revaç bulmasını sağlamıştır. Daha önce Fars şiirinde kullanılan Türkçe kelimelerin sayısı artarken, İran nesri de Farsça ve Türkçe kelimelerle karışık bir hale gelmiştir. Bu devirde yetişen ünlü şairlerin başında Sa’dî-yi Şirazî (öl. 1292) gelir. Mahlası Şiraz Atabeklerinden Sa’d b. Zengî tarafından verilen Sa’dî, nazım ve nesirde İran edebiyatının birinci derecedeki şahsiyetleri arasındadır. Her türlü nazım şekliyle Farsça ve Arapça şiirler yazmıştır. Övgüye dayalı kasideler yerine, hükümdarlara nasihat veren, öğretici yönü ağır basan kasideler kaleme almış, Senaî’nin yazdığı âşıkane gazel türünü en doruk noktaya taşıyarak, gazeli müstakil bir nazım şekli haline getirmiştir. Çağdaşı şairlerin yanında, kendisinden sonra yaşayan birçok şairi de etkilemiştir. Sa’dî, sadece manzum eserleriyle değil, akıcı mensur eserleriyle de şöhret bulmuş, secili nesrin en güzel örneklerini vermiştir. Onun manzum ve mensur eserleri, sehl-i mümteni özelliği taşır. Sa’dî’nin en önemli eseri Divanı ile Bostân ve Gülistân’ıdır. On kısımdan ve bu kısımlarda anlatılan küçük hikâyelerden oluşan ahlakî ve didaktik bir eser olan Bostan, mesnevi nazım şekliyle yazılmıştır. Kolay ve anlaşılır bir dil ve üslupla yazılan, İslam dünyasında asırlarca ilgi gören eser, hem Osmanlı medreselerinde Farsça öğreniminde ders kitabı olarak okutulmuş hem de birçok tercüme ve şerhi yapılmıştır. XVI. yüzyılda Sudî (öl.1596), Sürurî (öl. 1561) ve Şem’î (öl. 1591) tarafından yapılan şerhleri meşhurdur. Sehl-i mümteni: Söylenmesi kolay ve basit görünmesine rağmen söylemi ve taklit edilmesi zor söz. 86 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Eğitici ve öğretici olup manzum ve mensur karışık olarak yazılan Gülistân, bir önsöz ve sekiz bölümden oluşmaktadır. Gülistân’daki konular, ahlak ve terbiye ile ilgilidir. Anlatılmak istenen her konuyla ilgili çeşitli hikâyelere yer verilmiştir. Yılların verdiği tecrübe ile bilgi birikiminin fesahat ve belagat ile yoğrulmuş şekli olan bu hikâyelerin bir kısmı yazara diğer kısmı da yazarın duydukları ve okuduklarına dayanmaktadır. Düzyazı ile başlayan ve devam eden anlatımda, şiire de yer verilmiştir. Düzyazı ile şiir arasındaki uyum hemen göze çarpar. Fars ve Türk edebiyatında ona benzer eserler yazılıp şerhler oluşturulmuştur. İlk kez XIV. yüzyılda Seyf-i Sarayî tarafından Kıpçak Türkçesine tercüme edilen Gülistân’ın en güzel şerhi Sudî tarafından yapılmıştır. Fars edebiyatının en seçkin ve tanınmış şairi olup lisânü’l-gayb yani gaybın dili lakabıyla anılan Hafız-ı Şirazî (öl. 1389), Şirazlıdır. O, Sa’dî’nin âşıkane gazelleriyle, Mevlana’nın tasavvufî gazellerini birleştirerek, kendine has bir tarz ortaya koymuştur. Bundan dolayı onun son derece açık, sade, lirik ve akıcı olan gazelleri hem âşıkane hem de irfanî olarak yorumlanmıştır. Tek eseri olan Divanı, herkese hitap edecek şiirleri içerdiği için, bir tür “fal” kitabı olarak da kullanılmıştır. Türk edebiyatını etkileyen Hâfız’ın gazellerine bazı Türk şairler nazireler yazarken bazıları onun gazellerini tahmis etmiştir. Divanı, Sürûrî, Şem’î ve Sûdî tarafından şerh edilmiştir. Kaside ve gazelleriyle tanınan Mecd-i Hemger (öl. 1287), tasavvufî olan Gülşen-i Râz mesnevinin şairi Mahmud-i Şebüsterî (öl. 1320), rubaileri ve kasideleriyle meşhur olan Kemaleddin-i Isfahanî (öl. 1238), tasavvufî Leme’ât adlı eseriyle tanınan Fahreddin-i Irakî (öl. 1289), gazelleriyle tanınan ünlü Türk şairi Hümâm-ı Tebrizî (öl. 1314), tasavvufî gazelleriyle ünlenen Türk şairi Evhadî-yi Meraga’î (öl. 1337), yazdıkları gazelleriyle Hâfız’ı etkileyen iki büyük gazel şairi Hacu-yı Kirmanî (öl. 1352) ve Selman-ı Savecî (öl. 1376) bu dönemin diğer şairleridir. Timurlular Dönemi Moğollardan sonra İran’ın çeşitli yerlerinde kurulan devletler, Emir Timur tarafından kısa sürede ortadan kaldırılmış ve 1369 yılından itibaren Timurlular adıyla yeni bir devlet kurulmuştur. Timurlu hükümdar, şehzade ve emirler şiir ve edebiyata ilgi duyup destek vermişlerdir. Timurun oğlu Şahruh, onun çocukları Mirza Baysungur ve Uluğ Bey ile Sultan Hüseyin Baykara bunlardandır. Özellikle Hüseyin Baykara (öl. 1506), Türkçe-Farsça şiirler yazmış, Herat’taki sarayını canlı bilim ve sanat merkezi hâline getirmiş, önde gelen yazar ve sanatkârları koruyup himaye etmiştir. Tanınmış şairlerden Camî (öl. 1492) ve Ali Şir Nevaî (öl. 1501), minyatürcü Behzad, ünlü tarihçiler Mirhand ve Handmir (öl. 1534), ünlü tezkire yazarı Devletşah (öl. 1495) onun sarayında barınan ve edebiyat tarihlerine Baykara meclisleri olarak geçen meclisin müdavimleri olan şahsiyetlerdir. Bu meclisler, edebiyat tarihinde Herat mektebi veya Herat ekolü denilen tarzın ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Moğollar döneminde devam eden İran edebiyatındaki çöküş, Timurlular zamanında (1365-1500) da devam etmiştir. Bu çöküşe, Moğol saldırılarıyla birlikte Türk dilinin revaç bulması, kültür merkezleri ve şiiri koruyup ona destek veren sarayların ortadan kalkması, saraydan uzaklaşan şiirin, halkın ve sıradan insanların eline düşmesi gibi hususlar sebep olmuştur. Bu dönemde Fars nesri, şiirden daha çok rağbet görmüştür. Timur ve Timurlular devrinde meydana getirilen edebî mahsuller için kullanılan Çağatay edebiyatına ait eserlerde de artış görülmüştür. Türk dilinin bu dönemde yaygınlaşması, kimi şairlerin ya Türkçeyi şiir dili olarak kullanmalarına ya da Farsça şiir söylemelerinin yanında, Türkçe şiir söyleme denemelerinde bulunmalarına da sebep olmuştur. Bu dönemde Türkçe şiir söyleyen şairlerin en büyüğü, hiç şüphesiz Sultan Hüseyin Baykara’nın veziri Ali Şir Neva’î (öl. 1501)’dir. Onun dört Divanı, hamsesi dâhil altı mesnevisi ve diğer eserlerinin tümü Türkçedir. Büyük şairler, Türkçe yazmakla kalmamış, Türkçenin Farsçadan üstün olduğunu hem ilmî araştırmalarıyla hem de yazdıkları edebî eserlerle ispat etmişlerdir. Hatta edebiyatta Türk Rönesansı bu dönemde olmuştur. Bu dönemde gazel ve mesnevi revaç bulmuştur. Mesneviler içerisinde, âşıkane ve arifane olanlar öne çıkmıştır. Mutasavvıf şairlerin çokluğu dikkat çeker. Bunların başında, Herat mektebinin önde gelen şahsiyetlerinden olan ünlü Türk şairi Hilalî-yi Çağatayî (öl. 1528) gelir. Yazdığı hem lirik ve akıcı gazelleri hem de Şâh u Gedâ isimli mesnevisiyle Türk edebiyatını da etkilemiştir. Cami’den sonra devrin en büyük şairi olup Nizamî’nin etkisinin yoğun olarak görüldüğü Mevlana Hatifî (öl. 1521), yazdığı gazelleri ve oluşturduğu hamsesiyle şöhret bulmuştur. Mutasavvıf Türk şairlerden olan Mağribî-yi Tebrizî (öl. 1407), İbn Arabî ekolüne bağlıdır. Buhara’nın büyük ailelerinden birine mensup olup Uluğ Bey’in sarayında itibar gören, aynı zamanda Timurlu Halil Sultan’a ve çocuklarına kasideler yazan İsmet-i Buharî (öl. 1437) de dönemin meşhur şairlerindendir. Timurlular döneminin önde gelen büyük şeyhlerinden ve adıyla anılan tarikatın kurucusu olan Şah Nimetullah Velî (öl. 1431) ve müritlerinden Kasım-ı Envar (öl. 1433) da dönemin meşhur mutasavvıf şairlerindendir. Mektebî-yi Şirazî ise Leylâ ve Mecnûn mesnevisiyle büyük bir şöhret kazanmıştır. Herat mektebinin en önemli isimlerinden olan ve Türk edebiyatını derinden etkileyen Nureddin Abdurrahman Camî (öl. 1492 ), döneminin değil belki tüm zamanların en ünlüsü ve büyük mutasavvıf şairlerin ise sonuncusudur. Sultan Hüseyin Baykara ve onun veziri büyük şair Ali Şir Nevaî’den büyük bir iltifat görmüştür. Ali Şir Nevaî, Camî’yi öven kasideler kaleme almış, O da onun Fanî mahlasıyla yazdığı Farsça gazellerine yine Farsça nazireler yazmıştır. Manzum ve mensur pek çok eseri olan Cami’nin, şüphesiz en önemli eseri “He-evreng” adını verdiği ve yedi mesneviden oluşan hamsesidir. Camî, mesnevilerinde Nizamî’yi örnek almış ve onun Hamsesine, He-evreng adlı yedi mesnevi ile karşılık vermiştir. Hamsesi şu mesnevilerden oluşmaktadır: Tuhfetü’l-ahrâr, Subhatü’l-ebrâr, Yûsuf u Züleyhâ, Leylî vü Mecnûn, Hıred-nâme-i İskender, Silsiletü’z-zeheb ve Salâmân u Absal. Câmî’nin birçok mensur eseri de vardır. Bunlar içerisinde en tanınmışları şunlardır: Bahâristân, Nefehâtü’l-üns, Şevâhidü’n-nübüvve, Levâyih, Levâmi’ ve Fevâidü’z-ziyâiyye fî-Şerhi’l-Kâfiye. Câmî, Türk edebiyatını en çok etkileyen şairlerin başında gelir. Yazdığı eserlerin birçoğu Türk şairler tarafından ya tercüme edilmiş ya da şerh edilmiştir. Klasik şairler, yazdıkları şiirlerde kendilerini “Câmî-i devrân” yani kendi zamanlarının Camî’si olarak gördükleri gibi, Lami’î Çelebi de “Câmî-i Rûm” lakabıyla anılmıştır. Lami’î, adı geçen şairin pek çok eserini Türkçeye tercüme etmiştir. Baykara meclisleri, edebiyat tarihlerinde hangi tarzın ortaya çıkışına sebep olmuştur? Bu meclislerin müdavimleri kimlerdir? Safevîler Dönemi Moğol ve Timurlulardan sonra İran coğrafyasına bir Türk devleti olan Safeviler (1500- 1724) egemen oldular. Safevi devletinin kurucusu Şah İsmail’dir. Afganlı Nadir Şah tarafından ortadan kaldırılıncaya kadar (1724) hüküm süren bu devletin hükümdarları, büyük ilgi duydukları Şiiliği, İran’ın resmi mezhebi yapmışlardır. Şii mezhebinin İran’da rağbet görmesi ve mezhep taassubu, hem bilime hem de edebiyata yansımış ve kısa zaman içerisinde Şii bilim ve edebiyatı büyük gelişme göstermiştir. Özellikle fıkıh ve hadis alanında büyük Şii şahsiyetler yetişmiştir. Ayrıca Handmir (öl. 1534), İskender Bey Münşî gibi ünlü tarihçiler, Sam Mirza ve Emin Ahmed Razî gibi tezkireciler, Ferheng-i Cihângirî yazarı Cemaleddin Hasan, Ferheng-i Surûrî müellifi Kasım-ı Kaşanî, Burhân-ı Kâtı’ adıyla tanınmış ünlü sözlüğün yazarı Halef-i Tebrizî gibi sözlük yazarları bu devirde yaşamıştır. 4 88 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı Safeviler zamanında edebiyat dinî bir hüviyet kazandığı için, övgü şiiri olan kaside içerik değiştirip 12 imam ile Şii büyüklerini öven bir özelliğe bürünmüştür. Ayrıca bu dönem şiirinde, mersiyecilik ve din imamlarının methi büyük ilgi görmüştür. Bir taraan Şiiliğin yayılması için Farsça eserler yazılırken, diğer taraan tasavvufî gazel yazımı terk edilmiştir. Safevi hükümdarlar şairleri, özellikle dinî ve toplumsal şiirler söylemeye davet etmişlerdir. Bu dönemde oluşan baskılardan bunalan şairlerin büyük bir kısmı, İran’ı terk ederek Hindistan’a gitmiş ve orada Babürlü Türk hükümdarlarının sarayına yerleşip Hindistan’ı şiir ve edebiyat merkezi yapmışlardır. İran’dan göç eden şairler, Hindistan’da “sebk-i Hindî” adı verilen yeni bir şiir tarzının doğmasını sağlamıştır. Safevi devrinde yetişmiş ünlü şairler şunlardır: Ehl-i beyt’i öven şiirler söyleyen ve Kerbela şehitlerine mersiyeler yazan Muhteşem-i Kaşanî (öl. 1559), terkib-bendleriyle şöhret bulan Vahşî-yi Bafıkî (öl. 1583) ve Türk şairler üzerinde büyük etki yapan sebk-i Hindî şairlerinden Urfî-yi Şirazî (öl. 1590), Feyzî-i Hindî (öl. 1596), Nazirî-yi Nişaburî (öl. 1612), Talib-i Amulî (öl. 1626), Sa’ib-i Tebrizî (öl. 1669), Kelim-i Kaşanî (öl. 1650), Abdulkadir Bidil (öl. 1720) ve Hazin-i Lahicî (ö. 1766). Kaçarlar Dönemi Afşarlar, İran’ı ellerine geçirdiler, ancak iktidarları uzun sürmemiştir. Afşarların yerine Zendler İran’a hâkim olmuşlardır. Afşar ve Zendlerin İran’daki egemenlikleri 50 yıl sürmüştür. Muhammed Han Kaçar, 1779 yılında İran’da 150 yıl sürecek Kaçarlar dönemini başlatmıştır. Kaçarlar döneminde, yeniden canlanan edebiyatın çehresi değişmiştir. Bu dönemde şair ve yazarlar, Menuçehrî (öl. 1040), Unsurî (ö. 1039), Ferruhî (ö. 1037), Muizzî (ö. 1126) ve Hakanî (ö. 1198) gibi eski şairlerin yolundan giderek “bâzgeşt-i edebî/ edebî geri dönüş” adıyla anılan yeni bir tarz geliştirdiler. Hint üslubunu terk eden şair ve yazarlar, nazım ve nesirde Moğollardan önceki şair ve yazarların üslubuna döndüler. Isfahan’da başlayan bu hareket, kısa sürede gelişti. Üslubun ilk temsilcileri Hatif-i Isfahanî (öl. 1784) ve Âzer-i Bigdilî (öl. 1781)’dir. Ka’anî-yi Şirazî (öl. 1853) bu dönemin ve üslubun en tanınmış şairidir. Ayrıca Micmer-i Isfahanî (öl. 1810), Neşat-ı Isfahanî (öl. 1828) ve Visal-i Şirazî (öl. 1845) dönemin ünlü şairlerindendir. Meşrutiyet Dönemi İran’da 1906 yılında gerçekleşen meşrutiyet devrimi, edebiyat üzerinde derin bir etki yaparak siyasî yaşamı şiire girdirmiş ve Batı edebiyatına yönelimi başlatmıştır. Daha önce görülmeyen hak, hukuk, kardeşlik, eşitlik, adalet, hürriyet gibi kavramlar şiirde yer almaya başlamıştır. İrec Mirza, Ârif Kazvinî, Pervin İ’tisamî ve Meliküşşuara Bahar, dönemin önde gelen şairleridir. Bu dönem, 1979 yılında gerçekleştirilen “İran-İslam Devrimi”ne kadar devam etmiştir. İran/Fars Edebiyatında Üsluplar İslam sonrası Fars edebiyatında ortaya çıkan üsluplar ve bunların en önemlileri şunlardır: 

Türkistan Üslubu (Sebk-i Türkistanî):

 Horasan üslubu (sebk-i Horasanî) olarak da isimlendirilen bu üslup, Yeni Fars şiirinin kuruluşu olan IX. yüzyılda başlar ve XII. yüzyılın başlarına kadar devam eder. Bu üslubun en önemli yönü sade, basit ve anlaşılır olması, Arapça terkip ve kelimelerin şiirde yok denecek kadar az kullanılmasıdır. Şiirlerde övgü öne çıktığı için kaside nazım şekli oldukça rağbet görmüştür. Yazılan şiirlerde yaşama sevinci önemli bir konuma sahip olduğundan dolayı şiirde ümitsizlik ve üzüntü yer almaz. Tasvir, şiirde önem kazanmış, tasvirin realist ve doğal olmasına dikkat edilmiştir. Ehl-i beyt: Hz. Peygamber’in yakın akrabası. Yapılan teşbihler, somut olduğundan dolayı oldukça gerçekçidir. Rudekî (öl. 941), Şehid-i Belhî (öl. 936), Dakikî (öl. 980), Firdevsî (öl. 1030), Unsurî (öl. 1030), Ferruhî (öl. 1038), Fahreddin-i Gurganî (öl. 1073), Sena’î (öl. 1150) ve Katran-ı Tebrizî (öl. 1072) bu üslubun temsilci şairlerindendir. 

Irak Üslubu: 

XII. yüzyılda başlayıp XV. yüzyılın sonuna kadar devam eden bu üsluba mensup şairler, Arap edebiyatından fazla etkilendikleri için Arap şiirinde kullanılan mazmunlar Fars şiirinde de görülmeye başlamıştır. Tasavvufun etkisiyle tasavvufî duygu ve düşünceler şiire girmiş ve anlaşılması zor, sanatlı ve aşırı mübalağalı kasideler yazılmıştır. Gazel öne çıkarak büyük bir ilerleme göstermiş, özellikle âşıkane ve tasavvufî gazeller rağbet görmüştür. Çeşitli bilim dallarına ait terim ve kavramlar şiirde yaygın bir şekilde kullanılmıştır. Sebk-i Selçukî (Selçuklu üslubu) de denilen bu üslubun en önemli ekolü, Sa’dî-yi Şirazî (öl. 1291) ile Hafız-ı Şirazî (öl. 1389)’nin oluşturduğu Şiraz ekolüdür. Esiruddin-i Ahsigetî (öl. 1211), Cemalüddin-i Isfahanî (öl. 1192), Kemalüddin-i Isfahanî (öl. 1237), Attar (öl. 1221), Mevlana (öl. 1273), Fahrruddin-i Irakî (öl. 1289), Hümamî-yi Tebrizî (öl. 1314), Evhadî-yi Meragî (öl. 1337), Selman-ı Savecî (1376) ve Molla Camî (öl. 1492) bu üslubun önemli temsilcilerindendir. Azerbaycan Üslubu: Irak üslubunun devam ettiği XII. yüzyılda, İran’ın batısında belli bir bölgede yetişen şairler, yaşadıkları coğrafyaya has bir dil ve üslupla şiirler yazmışlardır. Oluşan bu üslup, Azerbaycan üslubu adıyla anılmaktadır. Bu bölge, Horasan mıntıkasından uzak olduğu için Derî lehçesi yerine Azerî lehçesi geçerli olmuştur. Bundan dolayı bu dönem şiirinde Arapça kelime ve terkipler fazla yer almıştır. Yeni mazmun ve manalar ortaya konulmuş, narin ve nazik fikirlere yer verilmiştir. Hakanî (öl. 1198) ve Nizamî (öl. 1207), bu üslubun en büyük temsilcilerindendir. Hint Üslubu: Safeviler döneminde İran ve daha çok Hindistan’da şiir söyleyen şairlerin oluşturduğu şiir üslubudur. XVI. yüzyılda başlayıp XVIII. yüzyılın ortalarına kadar devam eden bu üslup, Babürlü Hint-Türk hükümdarlarının saraylarında şiir söyleyen şairler tarafından geliştirilmiştir. Şiirde, ince manalar, karmaşık hayaller, yeni, orijinal ve giri mazmunlar kullanılmış, alışılmamış benzetmelere yer verilmiştir. Bunun sonucunda mana, söze karşı üstün tutulmuş, muhayyile ön plana çıkmış, şiir karmaşık bir hal almıştır. Karamsar bir felsefe terennüm edilmiş, şiirde, aşırı mübalağa, kinaye, istiare, irsal-i mesel sanatları çok kullanılmış ve geliştirilmiştir. Urfî-yi Şirazî (öl. 1590), Feyzî-yi Hindî (öl. 1596), Talib-i Âmulî (öl. 1526), Kelim-i Kaşanî (öl. 1650), Zulalî-yi Hansarî (öl. 1615) ve Sa’ib-i Tebrizî (ö. 1669) bu üslubun önde gelen temsilcileridir. Edebî Geri Dönüş Üslubu: Fars edebiyatı tarihlerinde “Bâzgeşt-i edebî” olarak adlandırılan bu üslup, şiirin karmaşık çağrışımlara büründüğü Hind üslubuna muhalefet olarak ortaya çıkmıştır. Bu üslupta, Hind üslubu terk edilerek Moğollardan önceki şair ve yazarların üslubuna yönelinmiş ve onların tarzı takip edilmiştir. Hatifî-yi Isfahanî (öl. 1784), Âzer-i Bigdil (öl. 1780), Ka’anî-yi Şirazî (öl. 1836) ve Sabah-ı Kaşanî (öl. 1893) Isfahan’da başlayan bu üslubun önemli temsilcileridir. Fars Edebiyatında Nesir İslam öncesi Fars edebiyatında manzum eserlerin yanında mensur eserlerin de varlığı bilinmektedir. Mensur eserlerin bir kısmı dinî olup Avesta’nın şerh ve tefsirleriyle, Mani dininin öğretileriyle, bir kısmı da tarih, astronomi, tıp, siyaset gibi bilimlerle ilgilidir. Bu devrede, hitabet, ahlakî hikâyeler gibi edebî mensur eserler de vardır. Bunların büyük bir kısmı Arapçaya çevrilmiştir. Kelîle ve Dimne gibi Hintçeden Pehleviceye tercüme edilen kitaplar da vardır. 90 VIII-XIII. Yüzyıllar Türk Edebiyatı İslamiyet sonrası Fars nesrinin ilk ilerleme dönemi, Samaniler (874-1005) devridir. Bu dönemde Kur’an tefsirleri, kelam, kahramanlık destanları, tıp, matematik, coğrafya, özellikle tarih kitapları gibi çeşitli bilimlerle ilgili bazı mensur eserler yazılmıştır. Farsça nesrin konularındaki bu çeşitlilik, Samaniler dönemindeki Fars diline duyulan ilginin bir sonucudur. Bu eserler, tasannudan uzak olup son derece sade, basit ve anlaşılır bir dille yazılmıştır. Gazneliler dönemi (963-1186)nde şiire paralel olarak nesir de gelişip olgunluğa ulaşmıştır. Dönemin başlarında Arapça kelime ve terkipler oldukça azken, daha sonraları kullanım oranları artmıştır. Bazı konular işlenirken yeri geldikçe ayet ve hadis iktibaslarına başvurulmuş, ifadeler anlaşılır bir biçimde kullanılmıştır. Önceleri kısa cümleler kurulurken, daha sonra uzatılmıştır. Cümlelerde lafız ile anlam arasında uyum gözetilmiş, nesri süslemek için şiirden de yararlanılmıştır. Târîh-i Beyhakî ve Kelîle ve Dimne bunun en güzel örneğidir. Selçuklular dönemi nesri, Samaniler ve Gazneliler devrinin bir devamı gibidir. Arapça kelime ve terkiplerin kullanımında artış olmuş ve konuyu tanımlamak için Arapça cümleler kullanılmıştır. Önceki dönemlerde oldukça kısa olan konu ve cümleler de uzatılmıştır. Ancak cümlelerin uzunluğuna rağmen manada zorlanma görülmez. Sade ve süslü nesir örneklerinde hem konu çeşitliliği hem de eser sayısı artmıştır. Esrâru’t-tevhîd, Tezkiretü’levliyâ, Târîh-i Beyhakî, Kâbûs-nâme, Kelîle ve Dimne, Çehâr-makâle bu dönemde yazılan mensur eserlerden bazılarıdır. Moğollar dönemi (1218-1369) nesri, Selçuklu dönemi nesrinin devamıdır. Bu dönem, bir önceki dönemde olduğu gibi sade ve sanatlı iki nesir türünü de barındırmaktadır. Reşidüddin Fazlullah (öl. 1318)’ın Câmi’u’t-tevârîh adlı tarih kitabı sade ve akıcı nesrin, Muhammed Avfî (öl. 1232)’nin ünlü tezkiresi Lübâbu’l-elbâb ise sanatlı nesrin güzel örneklerindendir. Her iki üslubun bir arada kullanıldığı da görülmüştür. Şems-i kays-i Razî’nin el-Mu’cem fî-Me’âyîr-i Eş’âri’l-Acem adlı esrinin “mukaddime” kısmında sanatlı, mukaddime dışındaki kısımlarında ise sade bir üslup kullanılmıştır. Bu dönem mensur eserlerinde Farsça ve Arapça şiirler, Arapça güzel sözler, ayet ve hadisler ve bilimsel kavramlardan oldukça fazla yararlanılmıştır. Ata Melik Cüveynî (öl. 1282)’nin meşhur Târîh-i Cihângüşâ’sı bu tür yazılmış eserlerin başında gelir. Sa’dî-yi Şirazî (öl. 1292) de Gülistân’ında ifrata kaçmadan Arapça kelime, cümle, darbımesel yanında ayet iktibaslarını da kullanarak, kendinden sonra gelenlere önderlik etmiştir. Moğollar döneminde en tanınmış mensur eserler, tarih yazıcılığında ortaya çıkmıştır. Bu eserler, genel tarih, bir şehre veya bir bölgeye ait özel tarihler ile bir sülaleye ait tarihler olarak üç şekilde görülmektedir. Bu mensur eserlerinde Moğolca ve Türkçe kelimeler bol miktarda yer almıştır. Timurlular devrinde (1369-1500) Fars nesri, şiirden daha çok rağbet görmüştür. Nesirde üslup sade ve oldukça akıcıdır. Önceki dönemlere göre sanatlı eserler oldukça azdır. Görülenler ise, eserlerin mukaddimeleri ve bölüm başlarında yer almıştır. Emir, yönetici ve ileri gelen kişilerin isminin zikredildiği konularda veya geçtiği yerlerde, anlaşılması zor kelimeler kullanılmıştır. Lakap ve unvanlar fazla kullanıldığından, anlatılan konudan yer yer uzaklaşmalar, anlatımda sözün zayıadığı yerlerde zevksiz seciler görülmüştür. Bu dönem nesrinde Türkçe kelimelerin etkisi, gözle görülür bir noktaya ulaşmıştır. Hatta dönemin sonlarına doğru Türkçe yazılmış kitaplar ortaya çıkmıştır. Bunda Herat mektebi etkili olmuştur. Mecâlisü’n-nefâ’is, Muhâkemetü’l-lügateyn, Mahbûbu’l-kulûb ve Bâbür-nâme bunların başında gelir. Tarih yazıcılığı yanında bilimsel konular ağırlıklı olarak işlenmiştir. Nizam-i Şamî’nin Zafer-nâme’si, Hafız Ebru’nun Zübdedü’t-tevârîh’i, Camî’nin Bahâristân 4. Ünite - Arap ve Fars Edebiyatları 91 ve Nefahâtü’l-üns’ü, Mirhand’ın Ravzâtü’s-safâ’sı, Hüseyin Baykara’nın Mecâlisü’l-uşşâk’ı, Hüseyin Vaiz Kaşifî’nin Ravzatü’ş-şühedâ’sı, Devletşah’ın Tezkiretü’ş-şuarâ’sı bu dönem yazılan mensur eserlerden bazılarıdır. Safeviler Dönemi (1502-1736)’nde nesir zayıamıştır. Yazılan eserler, edebî ölçülere, fesahat ve belagat kurallarına özen gösterilmediği için başarılı değildir. Çeşitli tarihî eserler kaleme alınmış, tezkire yazma geleneği de devam etmiştir. İhtiyaçtan doğan Farsça dilbilgisi yazıcılığı büyük rağbet görmüştür. Bazı dinî ve bilimsel eserler de yazılmıştır. Handmir’in Habîbü’s-siyer’i, I. Şah Tahmasb’ın Tezkire-yi Şâh Tahmasb-ı Safevî’si, Emin Ahmed-i Razî’nin Tezkire-yi He-iklîm’i, Ali Rıza Kulihan’ın Riyâzü’ş-şuarâ’sı, İskender Big’in Âlem-ârây-ı Abbâsî’si, İdris-i Bitlisî’nin Heşt Bihişt’i bu dönemin mensur eserlerindendir. Safevilerden sonra değişen Fars nesri, Afşarlar, Zendler ve Kaçarlar dönemlerinde iyice zayıamış, Kaçarlar döneminde ise eski nesir üsluplarına dönülmüştür.

ÖNEMLİ UYARIDIR

 Lütfen dikkat arkadalar Sanata gönül vermiş olan Sanat Olsun web sitemiz yakında yeni yerine taşınacaktır. İnternet adresimiz aynı kalacakt...

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *