23 Ocak 2021 Cumartesi

HALK ŞİİRİ KÖKENİ VE SOSYAL HAYAT

 

 



Sosyal hayatın çeşitlenmesi ve toplumsal iş bölümünün gelişmesiyle din adamlığı, şairlik, hekimlik, büyücülük, müzisyenlik vasfını meslek bünyesinde toplamış olan kamlar, baksılar ve ozanlar  yavaş yavaş bu çeşitlilikten sıyrılmaya ve sadece şiir ve müzikle ifade bulan yetenekler haline gelmeye başlamışlardır.

 İslamiyet sonrası dönemde ozan- baksıların asırlardır tek başına gördükleri vazifeler birbirinden ayrıldı.

 “ Alimler, mutasavvıflar, şâirler, bakıcılar, müneccimler, efsuncular, mûsıkîşinâslar”

“Hastaları hekimler veya efsûncular tedâvî ediyor, mûsıkî aletlerini mûsıkîşinâslar çalıyor, şiir ve edebiyatla uğraşmak medreselerde Arap ve Acem edebiyat ve bilgilerini edinmiş âlimlere ait bulunuyor, eski baksı’ların halkın muhayyilesinde efsanevî bir şekil alan kerametleri artık mutasavvıflara isnâd olunuyordu.” (Köprülü 1966b: 65).

Kam-baksı geleneğindeki mesleki ayrışma, bütün Türk boylarında aynı ölçülerde gerçekleşmemiştir. Örneğin Kazak ve Kırgızlarda baksılar, günümüzde bile büyü ve sihirle uğraşırken, Türkmenlerdeki bahşılar, dutarla şiir söyleyip destan anlatan olağanüstü yetenekler olarak yaşatılmaktadır. Uygurlar başta olmak üzere bazı Türk boylarında bahşılar, âlim ve kâtip olarak tanınırlar.



"Törenler ve Şiir

Şeylan / Şölen

Oğuz Türklerinin kurban törenlerine şeylan veya şölen adı verilmiştir. Dini içerikli bir tören olmanın ötesinde şeylan, sosyal içerikli bir törenin de adıdır. Kurban,Tanrı’yı memnun etmek veya dini bir yükümlülüğü yerine getirmek amacıyla kesilse de kurbanın dağıtım şeklinde bir hiyerarşi vardır. Şölenlerde kesilen kurbanın “sögük” adı verilen parçaları Oğuz boyları arasında dağıtılır, ancak bu dağıtım belli bir düzen içinde yapılır. Buna göre şeylanda kesilen kurbanın hangi parçasını hangi

boyun alacağı önceden belirlenmiştir.

Sıgır

Oğuzların av törenlerine “sıgır” adı verilmiştir. Eski Türklerin yaşam biçimi dikkate alındığında avın toplum içindeki konumu daha açık olarak anlaşılabilir. Bozkır kültürünü yaşayan bir toplumun günlük hayatını idame ettirebilmek için ava özel önem vermesi ve avcılığı bir yaşama biçimi olarak algılaması kadar doğal bir şey yoktur. Türkler için av, hem ekonomik bir üretim değeridir, hem de savaşçılığı tabiata karşı uygulama şeklinde bir tatbikat alanıdır. Avcılıkla ekonomik ve sosyal hayatını devam ettiren Türk boyları, aynı zamanda savaş yeteneklerini de geliştirmişlerdir. Bu nedenle av dönemleri, Türkler için özel zamanlar olarak değerlendirilmiş

Yuğ

Türk kültüründe varlığı erken dönemlerden itibaren tespit edilmiş diğer bir dinî  tören, “yuğ”dur. Yuğ, eski Türklerde ölen kişinin ardından düzenlenen cenaze merasimlerinin genel adıdır. Bu kelimenin geçtiği ilk kaynakların başında Orhun Kitabeleri gelir. Burada Kültigin öldüğünde onun için bir yuğ töreninin düzenlendiğinden bahsedilmektedir. Kitabelerde verilen bilgilerden hareketle yuğ törenlerinde “yuğcu” ve “sıgıtçı” denilen ağıtçıların bulunduğunu, törene gelenlerin yanlarında altın, gümüş, misk ve kurbanlık hayvan getirdiklerini, katılımcıların saçlarını kesip yüzlerini çizdiklerini ve ölen kişi için “balbal”ların dikildiğini öğreniyoruz. Göktürk döneminden başka Hunlarda da varlığını takip edebildiğimiz yuğ törenlerinin önemli bir kısmını kurban oluşturur. Altay Türklerinde kurban edilen at, derisinden çıkarılıp bir sırığa takılırken Çin tarihçilerine göre eski Türklerde kesilen kurbanların başları sırıkların ucuna takılır. Kazaklarda ise cenaze törenlerinde atın sadece kuyruğu kesilerek kurban merasimi tamamlanır."  ALINTI KISALTILMIŞTIR.

 (Ankara 1986: Türk Tarih Kurumu Yayınları)

 (Ankara 1987: Türk Tarih Kurumu Yayınları)


HALK ŞİİRİNİN KÖKENİ


 


Dini törenlerin uygulayıcısı  “şaman”, “oyun”, “kam”, “baksı” ve “ozan”lar  ;  sihirbazlık, rakkaslık, müzisyenlik ve hekimlik vasıfları  ile toplum hayatında görevlerin her birini yerine getirebilmek için

törenler düzenlemişlerdir.( sembolik düzenleme, hareket dizisi, merasim)

 “Semâdaki ma’butlara kurban sunmak, ölünün ruhunu yerin dibine göndermek, fenalık, hastalıklar ve ölümler gibi fena cinler tarafından gelen işleri önlemek, hastaları tedavi eylemek, bazı ölülerin ruhlarını semâya yollamak, hatıralarını yaşatmak”

Kamların veya baksıların kendilerinden geçer bir halde ve aynı zamanda müzik eşliğinde okudukları şiirler, Türk halk şiirinin ilk örnekleri olarak kabul edilmektedir. Törenlerdeki dua-şifa mahiyetindeki şiirleri ilk şiirler olarak duyumsadığımızda, doğal olarak kam (şaman) veya baksılar da Türk şiirinin ilk şairleri olarak karşılanacaktır.

.

Şamanlardaki gibi olağanüstü güçlerle donatıldıklarına inanılan ve iki dünya arasında istedikleri zaman seyahat edebildiklerine inanılan kamlar,  toplumun lideri konumuna gelmişlerdir. Kutsalla kutsal olmayan hayat arasında bir sınırın olduğu inancından kaynaklı, görünen dünyanın dışında diğer dünyanın yollarını tanıyan kamlar veya baksılar, törenlerde müzik aleti çalmışlardır.  Müziğin verdiği ahenkle kendilerinden geçerek ölenlerin ruhlarını diğer aleme gönderdiklerini, hastaların ruhlarını sağalttıklarını dile getirdikleri, müzik eşliğinde ezgiye uyumlu ölçülü şiirler söylemişlerdir.

 

“Şaman: Şamanlıkta hastaları sağaltma, büyü yapma ve ruhlar âlemiyle irtibata geçebilme gibi olağanüstü yetenekleri olan

Kam: Eski Türklerde şaman karşılığı

Ozan: Eski Oğuzlarda kopuzla destan anlatan ve aynı zamanda bazı şamanlık özellikleri bulunan üstün yetenekli

Halk Şiiri


 

Türk halk şiiri  köklü tarihsel geçmişini, geniş coğrafyasında farklı kültür ve dinlerin etkisinde

kalmakla birlikte, ortak geleneksel dokuyu koruyarak günümüze kadar taşımıştır.

 Türk halk şiiri; özgün ölçü, kafiye, nazım birimi ile şekillenen nazım biçimleri ile ortak duygulanışları ifade eden nazım türlerinden oluşur.

Şiirde mısraların hece sayısı veya ses değerleri açısından denk ve benzerliği “ölçü” , dizelerin sonunda tekrarlanan ve aheng sağlayıcısı  heceler veya aynı görevde olmayan, ancak benzeşen sesler “kafiye”,  en küçük anlam bütünlüğünü  sağlayan ve kendi içinde bağımsız  dize topluluğu “biçim birim” olarak adlandırılır.

 

Türk Halk Şiiri

1- İslâmiyet Öncesi Türk Halk şiiri

2-İslâmiyet Sonrası Türk Halk şiiri

• Anonim Halk şiiri

• Dinî-Tasavvufî Halk şiiri

• Âşık Edebiyatı

22 Ocak 2021 Cuma

Edebiyat Sanatının İlmi ve Bilimi

 




Edebiyatın bilim dalı olarak kabul edilmesi - bir yönüyle bilim alanlarının tanımlanması  ve içeriği ile ilgili genel sorundur- tartışma konusu olarak süregelmiştir. “ Gerçeği arama etkinliği “ olarak ifade edilen bilimsellikte yöntem, bir araya toplama, sınıflandırma ve inceleme süreçlerini içerir.

Edebiyatın ilmi yönü ise aktarım metotlarını kapsar.

Edebiyat sanatını ilmi ve bilimsel içerikleri ile konu ederek, kısaca değinerek,  yazılarımızı sürdüreceğiz.

 

                                       
                     
                                                                 

Dr. Ali Korkmaz

Dr. Ali Korkmaz

1964 yılında Samsun’da doğdu. Emrullah Efendi İlkokulunda ilköğrenimini, Mithat Paşa Ortaokulunda ortaöğrenimini yaptı. 1981'de Ondokuz Mayıs Lisesinde lise öğrenimini tamamladı. Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesini 1985’te bitirdi.

“Çukurova Bölgesi Koşullarında Yetiştirilen Fazelya (Phacelia tanacetifolia Bentham) Bitkisinin Bal Arısı (Apis mellifera L.) Kolonilerinin Populasyon Gelişimine, Nektar ve Polen Toplama Etkinliğine Olan Etkilerinin Araştırılması” çalışmasıyla yüksek lisans, “Çukurova Bölgesinde Bal Arılarının (Apis mellifera L.) Arıotu (Phacelia tanacetifolia Bentham) ve Yemlik Kolza (Brassica napus L. Metzg.) ile Olan Bazı İlişkilerinin Saptanması Üzerine Bir Araştırma” çalışmasıyla 2003 yılında doktora eğitimini tamamladı.

1990-1993 yılları arasında Bitlis Arıcılık Araştırma Enstitüsünde, 1993-2003 yılları arasında Mersin Erdemli Alata Bahçe Kültürleri Araştırma Enstitüsünde polinasyon ve ana arı yetiştiriciliği konularında araştırmacı olarak görev yaptı. 2003 yılından itibaren Samsun Gıda Tarım ve Hayvancılık İl Müdürlüğünde çalışmaktadır.

2016 yılı Bal Tüketim Derneğince Türkiye genelinde düzenlenen oylama sonucunda Altın Arı Ödülünü almaya hak kazanmıştır. Arıcılık konusunda çeşitli makale ve kitapları bulunmaktadır. Samsun İli Arı Yetiştiricileri Birliğinin Petek Dergisi ile TAB Arıcılık Dergisinin editörlüğünü yürütmektedir.

Ayrıca düşüncelerini kaleme aldığı yazılar Kent Kültürü, Yolcu, İktibas, Yeni Ufuk dergileri ve akasyam.com'da yayımlandı. Düşünce yazılarını topladığı "Aykırılık Güzeldir" 2012, "Yarın Ben Yokum" ve “Rahatsızım” 2013, "Ölüyorum" 2014, “Yarını Bilemezsiniz” ve “Aliterapi” 2015, “Veyl” 2016 yılında yayımlandı.

 

Eserleri

1.        Kumova, U., Korkmaz, A., 2001. Arı Yetiştiriciliği

2.        Korkmaz, A., 2004. Arıcılık

3.        Korkmaz, A., Öztürk, C., 2004. Ana Arı Yetiştiriciliği

4.        Kumova, U., Korkmaz, A., 2004. Arıcılık Terimleri Sözlüğü

5.        Gizlenci, Ş., Korkmaz, A., Acar, M., Seyis, F., 2005. Kolza Tarımı

6.        Kutluca, S., Genç, F., Korkmaz, A., 2006. Propolis

7.        Korkmaz, A., 2006. Bal

8.        Sonkaya, N., Korkmaz, A., 2007. Polen

9.        Korkmaz, A., 2010. Arıotu Yetiştiriciliği

10.     Korkmaz, A., Öztürk, C., 2010. Arı Sütü

11.     Korkmaz, A., Bacaksız, D., 2012. Ana Arı Yetiştiriciliği

12.     Korkmaz, A., 2012. Bal Arılarının Gizli Bilgileri

13.     Korkmaz, A., 2013. Anlaşılabilir Arıcılık

14.     Korkmaz, A., 2013. Bilge Arı Balaristan Diyarında

15.     Korkmaz, A., 2015. Küçük Kovan Böceği

16.     Korkmaz, A., 2015. Bal Arısı Polinasyonu

17.     Korkmaz, A., Akyol, E., 2015. Arı Sütü Üretimi

18.     Korkmaz, A., Korkmaz, V., 2015. Arı Zehiri Üretimi ve Apiterapi

19.     Korkmaz, A., 2015. Baba, Bal Arısı Gibi Olmak İstemiyorum! (Masal)

20.     Korkmaz, A., Akyol, E., 2016. Paket Arıcılık

21.     Korkmaz, A., 2016. Kahrolsun Varroa

22.     Korkmaz, A., 2016. Sahte Bala Karşı Alo Gıda 174. (Masal)

23.     Korkmaz, A., 2016. Bitkilerde Bal Arısı Polinasyonu

24.     Korkmaz, A., 2016. Varroaya Geçit Yok!

25.     Korkmaz, A., 2017. Temiz Arılar Çevreci Çocuklar. (Masal)

26.     Ahmedov, E., Korkmaz, A., 2018. Bal. (Azeri Türkçesi)

27.     Ahmedov, E., Korkmaz, A., Bacaksız D., 2019. Ana Arı Yetişdirilmesi. (Azeri Türkçesi)


21 Ocak 2021 Perşembe

SÖZÜN ESTETİĞİ

 




Hepimizin yaşamında olan unsurları bambaşka gören, duyuş ve sezişleriyle açımlayan, insan tarafından yeniden  kurulur ve zenginleştirilir. Adı sanat olan bu olgu , üretim sürekliliğinde içselleştirilen hayatın estetik boyutudur.

Sanat, insanoğlunun var olan yapısını açımlayarak değiştiren yansımaların evrenini temsil eder. Doğa, İnsan, yaratıcılık, deha, duygu, hayal gücü, düşünce, tasarımlar... ile   "geçmişten geleceğe- gelecekten şimdiye" kurulan köprülerden geçme kabiliyeti gösterenlerin izlediği bir yoldur.

Sözün estetiği olan edebiyatın sözlü ve yazılı eserleri hangi dilde, hangi uygarlıkta, kim tarafından ve zamanın hangi döngüsünde inşa edilmiş olursa olsun insanlığın evrensel  bütününde insana özgü nitelikleri tasvir eden ortak bir değerdir.

Türkiye coğrafyasında gerçekleşen edebiyat manzaralarını,  kökeninden günümüze aşamalandıran yaklaşımla betimlemeye çalışacağız.



20 Ocak 2021 Çarşamba

EMEĞİN RENGİ

 





"Çankırı’da 60 yıldır tiftikçilik yapan Mustafa Usta (80), köyden kente göçlerin artmasıyla mesleğin sona ermek üzere olduğunu vurguladı, “ köylü şehire akın etti. Şehirde her şey bedava zannetti, geri de dönemiyor, aç-tok idare ediyor” diyerek sosyal bir olaya parmak bastı.

Her şeye rağmen tiftikçilik mesleğini yaşatmak istediğini ifade eden Usta, “Bu mesleğe ilgi yok. Eskiden iş çoktu, şimdilerde ise öyle değil. Ben bu mesleği sevdiğim için devam ediyorum. Çankırı’da bu mesleği tek ben yapıyorum. Eskiden Çankırı’dan 500 ton tiftik çıkıyordu, şimdi 1 ton bile çıkmıyor. Hayvancılığın sona ermesi ile bu iş bitti! Dericilik de bitti. Şimdi koyun, keçi derilerini çöpe atıyorlar, alan yok!” dedi.

Usta, yün yerine naylon tercih edildiğini dile getirerek “Yün vücuttaki teri, hastalığı emer. Çünkü yün doğaldır. Yenilenebilir bir ürün, bakterilerle ayrışabilir. Uzun ömürlü ve güvenli. Alerjik ortamların oluşması için elverişli değil. Kir ve lekelere karşı direnir, kolayca temizlenir. Yün rahattır, doğal yalıtıcıdır. İyi uyku sağlar” sözleri ile faydalarını anlattı.

Mustafa Usta, yünü özellikle yeni evlenen kişilerin çeyiz düzmek  için  talep ettiğini ifade etti." alıntıdır




CAM OYMA SANATI

" Emekli olduktan sonra hat sanatına başladığını 60 yaşındaki Tunca, "Şu an benim yaptığım sanat adeta iğneyle kuyu kazmak gibi. Ama sebat ettim, bu sanatı belirli bir noktaya getirdim" diye konuştu.


Kütahya, Bursa, Afyonkarahisar, Eskişehir ve Kocaeli gibi şehirlerde Hüsn-i Hat Kursu veren hattat Mahmut Şahin’in "Değişik ilginç bir sanata yönel" tavsiyesi üzerine cam oyma sanatına başladığını kaydeden Tunca, "Hocamın tavsiyesi üzerine ne yapabilirim diye uzun bir araştırma yaptım. Araştırmalarımda cam üzerine Hüsn-i Hat işlenmediğini tespit ettim ve bu hususta denemeler yaptım. Denemeler bir kaç yıl içinde olumlu sonuç verince sanatı daha da geliştirdim. Daha sonra cam oyma sanatını belirli bir noktaya getirdi. 13 yıldır cam oyma sanatı ile uğraşıyorum. " alıntıdır






ÇARIK


 

Yok olan 'çarıkçılık' mesleğini tek başına yaşatmaya çalışıyorMersin'in Silifke İlçesinde 48 yıllık çarıkçı ustası Mehmet Toker (60), Anadolu insanının tarlada, bahçede giydiği çarık türü ayakkabıların yapımını tek başına devam ettiriyor.

 

Yok olan 'çarıkçılık' mesleğini tek başına yaşatmaya çalışıyor

 

 

Mersin'in Silifke İlçesinde 48 yıllık çarıkçı ustası Mehmet Toker (60), Anadolu insanının tarlada, bahçede giydiği çarık türü ayakkabıların yapımını tek başına devam ettiriyor.Anadolu'da tarlada, bahçede giyilen çarıklar, kullanım alanının daralmasıyla günümüzde artık halk oyunlarında ve evlerin şark köşelerinde bir süs eşyası olarak kullanılıyor. 1960'lı yıllara kadar köylülerin yaygın olarak kullanıldığı çarıklar, artık eskisi kadar ilgi çekmiyor. Tarımda makineleşmeyle birlikte insan gücünün yerini tarım makinelerinin almasıyla ve köyden kente göçün artmasıyla birlikte çarığın kullanımı da yok olmaya yüz tuttu. Çarık kullanımı ile birlikte çarıkçılık mesleği de kaybolmaya yüz tutmuş meslekler arasına girdi.Silifke ilçesinde ayakkabı tamircisi Mehmet Toker, çarıkçılık mesleğini devam ettiren son zanaatkar. Dükkanının raflarında üzeri toz tutmuş yüze yakın çarık bulunan Usta Toker, çarıkçılığı tarihsel mirasa sahip çıkmak için yaptığını dile getirdi.12 YAŞINDA BAŞLAYAN MESLEK AŞKI YARIM ASIRI AŞTIHenüz 12 yaşında iken ayakkabı tamircisinin yanında işe başlayan Toker, yarım asırdır mesleğini devam ettiriyor. Geçmişte derileri kendilerinin imal ederek boyadıklarını belirten Toker, "Bende yetenek vardı azim vardı. İşi bir yılda öğrendim çıraklıktan ustalığa geçtim.


ÇÖMLEK


Çömlek ustası, 82 yaşında mesleği gelecek nesillere taşımak için torna başında

BALIKESİR’in Sındırgı ilçesinde, 1980 yılında plastik ve cam ürünlerin artması sonrası gelir elde edemediğini için toprak çömlekçilik tezgahını kapatan Yalçın Akkayalı (82), sosyal girişim projesiyle mesleğini gelecek nesillere aktarmak için yeniden tornasını döndürmeye başladı. Açılan meslek edindirme kursunda kadınlara eğitim veren Akkayalı, mesleğinin yaşamasını istiyor.

Sındırgı’da Bilge Nesil Gençlik Bilişim Sanat ve Turizm Derneği\'nin girişimi, Avrupa Birliği ve Avustralya Büyükelçiliği\'nin desteği ile oluşturulan proje kapsamında 1980 yılında toprak çömlekçilik mesleğini bırakarak işyerini kapatan Yalçın Akkayalı, 38 yıl sonra yeniden torna başına geçti. Akkayalı şimdi ilçede hayatta kalan son ustası olarak toprak çömlekçilik mesleğini kadınlara öğretiyor. 38 yıl önce plastik ve cam eşyaların artmasıyla toprak çömlek, bardak, testi, tabak gibi ürünlerin satışının azalması ile mesleği bıraktığını söyleyen Akkayalı, şimdi yeniden tornasını döndürmenin mutluluğunu yaşadığını söyledi. Toprak çömlek sanatının şimdilerde hediyelik eşyalara artan ilgi nedeniyle yeniden rağbet görmeye başladığını belirten Akkayalı, mesleğini gelecek nesillere aktarmak istiyor.

‘NAYLONLAR ÇIKMAYA BAŞLAYINCA BİZİM MESLEK ÖLDÜ’

Toprak çömlekçiliği işini 5-6 yaşlarında dedesinin yanında öğrenmeye başladığını söyleyen Yalçın Akkayalı, babasının ve amcasının da bu işi yaptığını belirtti. Dede mesleği olan işini 38 yıl önce para kazandırmadığı için bırakmak zorunda kaldığını ifade eden Akkayalı, “Mesleğimi dedemden öğrendim. Dedem Konyalı benim. Bu meslek için buraya gelip yerleşmişler. 40 yıla yakın mesleğime ara verdim. Ara vermek zorunda kaldık. Naylonlar çıkmaya başlayınca bizim meslek öldü. Hiçbir itibar yoktu yaptığımız işe. Seramik işi filan hiç anılmıyordu. Daha sonradan seramik ve çömlek işi moda olmaya başladı. Bir aileyi geçindirmeyecek şekilde öldü işimiz. Bu genç arkadaşlarımız burayı açtılar. Beni buldular, ben de yardımcı oluyorum. Allah razı olsun bu gençlerden beni yeniden tornama kavuşturdular” dedi.

‘ÇAMURDA DOĞDUĞUMUZDAN YENİDEN İŞE BAŞLADIK’

Bilge Nesil Gençlik Bilişim Sanat ve Turizm Derneği\'nin başlattı proje ile mesleğe dönmenin mutluluğunu yaşadığını söyleyen Akkayalı, “Biz çamurda doğduğumuzdan teklif gelince hemen geldim. Gençler beni yeniden tazeledi. Bir kız, bir erkek öğretmen çocuğum var. Onlar da çocukken yapıyorlardı bu işi ama artık kendi meslekleriyle uğraşıyorlar. Bu mesleği gençlere de tavsiye ediyorum. Çocuk oyuncağı gibi. Eğlenceli ve zevkli. Çamur ile oynuyorsun. Mühim olan tornada yapabilmek” diye konuştu.

İLK ÇIRAĞI BİR KADIN OLDU

Akkayalı’nın yetiştirdiği ilk çırağı olan Nefise Kadıoğlu (44) ise kaybolmaya yüz tutmuş bir mesleği öğrenmenin kendisini mutlu ettiğini söyledi. Sındırgı’da atölyenin kurulmasıyla meslekle tanıştığını belirten Kadıoğlu, “Yalçın ustamın sayesinde ben de bu mesleği öğreniyorum. Bu mesleğin canlanmasını isterim. Gençlerin bu tür mesleklere çok da ilgi göstermediği bu dönemde onlara örnek olmak isterim. Çamur insanı dinlendiriyor ve stresini atmasını sağlıyor. İnsanın ortaya bir şey koyması çok güzel bir şey. Yaptığı ürünü görmesi, onu satışa sunulması mutluluk veriyor. Bir kadın olarak bu mesleği yapan ender kişilerden biriyim.  Bu da beni mutlu ediyor” dedi.

‘İNSANI TERAPİ EDEN BİR SANAT’

Proje Koordinatörü olan Muhammet Asil Çetin, projeyi Bilge Nesil Gençlik Bilişim Sanat ve Turizm Derneği olarak Avustralya Büyükelçiliği’nin desteği ile başlattıklarını söyledi. Toprak sanatının unutulmaya yüz tutmuş bir sanat olduğunu belirten Çetin, şunları söyledi:

“Aslında Yağcıbedir kültürü halısında da olduğu gibi tamamen doğadan beslenen bir kültürdür. Bu toprakların insanları halısında ipini koyun yününden, boyasını bitki kökünden üretiyorsa kabını, da doğal topraklardan üretiyormuş. Biz de gençler olarak bu sanat yaşatmak ve geleceğe daha sağlam aktarmak amacıyla bu projeyi kurduk. Toprak sanatı insanı üç boyutlu düşünmeye sevk eden, insanı terapi eden bir sanat. Birbirinden güzel kullanışlı ve dekoratif ürünler üretiyoruz. İnsanlar bu sanata çok ilgili. Sındırgı ilçe belediyemizin tahsis ettiği binada Balıkesir\'in turizm destinasyonunda önemli bir merkez olduk. Atölyemizde ürettiğimiz ürünleri marketimizde satışa sunarak bu kültürü ve projeyi sürdürüyoruz.” alıntıdır


SÜPÜRGE

 






Edirne

Bir dönem her evin temizlik aracı olan ancak teknolojinin gelişmesiyle yerini modern aletlere bırakan süpürge, büyük emekle üretilerek varlığını sürdürüyor.

 

Tarladan toplanan otlar, usta ellerde süpürgeye dönüşüyor

 

 

Elektrik süpürgeleri yaygınlaşmadan önce hemen hemen her evde bulunan çalı süpürgeleri, bugün de uzun ve zahmetli bir süreçle üretilmeye devam ediliyor.

 

Eskisi kadar çok kullanılmasa da evlerde hala kendine yer bulan süpürgeler, zamana yenik düşmemek için direniyor.

 

Süpürge otu tohumlarının baharda toprakla buluşmasıyla başlayan süreç, imalathanelerdeki üretim aşamasıyla son buluyor.

Ahşap Ve Çelik Oyma Sanatı




Hak ile Sabır Dileyip Bize Gelen Bizdendir ...

 

Sivas'ta, hobi olarak başladığı ahşap ve çelik oyma sanatını 33 yıldır devam ettiren Hayati Ünsal'ın (50) yaptığı nacak, baston, kemik tarak, sürahi, tespih ve tablolar ilgi görüyor.

 

Evli ve 3 çocuk babası Ünsal, 33 yıl önce hobi olarak ahşap ve çelik oyma sanatıyla ilgilenmeye başladı.

 

33 yıldır ahşap ve çeliğe şekil veriyor

Evinin bir odasında kurduğu küçük atölyesinde, nacak, baston, kemik tarak, sürahi, tespih ve tablo yapan Ünsal, ahşabı ve çeliği el işçiliğiyle sanat eserine dönüştürüyor.

 


KALAY


"Zonguldak'ta yaşayan 53 yaşındaki Yakup Yılmaz, dede mesleği kalaycılığı 40 yıldır ilk günkü aşkla sürdürüyor.

Zonguldak'ın Ereğli ilçesinde yaşayan Yakup Yılmaz, 40 yıldır sürdürdüğü dede mesleğini yaşatma mücadelesi veriyor.

İlçede bulunan Bakırcılar Çarşısı'nda 40 yıldır aynı yerde kalaycılık yapan 53 yaşındaki Yılmaz, mesleğe çırak olarak başladı.

Zaman içerisinde kendini geliştirip usta olan Yılmaz, mesleğinden elde ettiği kazançla 2 çocuğunu büyüttü.

Mesleğin devamı için evlerde bakır ürünler kullanılmasını isteyen Yılmaz, gelişen teknoloji ve alışkanlıklar karşısında yok olmaya yüz tutan kalaycılığı yaşatmaya çalışıyor." alıntı


HASIR

 


"Fethiye’de, zamana yenik düşen mesleklerden sepetçilik, ambalajlama tekniğinin gelişmesiyle eskisi kadar talep görmese de kalan son sepet ustaları mesleği yaşatmaya çalışıyor. Aslen Çanakkaleli olan, 2 yıl önce Fethiye’ye yerleşen evli ve 3 çocuk babası Hasan Tarsun (53), mesleğin son ustalarından biri olarak, 7 yaşında annesinden öğrendiği sepetçiliğe hayatını adadı. Usta sayısı her geçen yıl azalan ve çırak bulmakta zorlanılan mesleklerden biri olan sepet örme işini 46 yıldır sürdüren Tarsun, açtığı atölyesinde ekmek sepeti, yumurta sepeti, balkon sepeti, patates ve soğan sepeti yaparak geçimini sağlıyor. Turizmcilerin isteği doğrultusunda hasırdan plaj şemsiyesi, pergule ev dekorasyon ürünleri de yapan Tarsun, yaptığı işlerle dikkat çekiyor" alıntı

 

19 Ocak 2021 Salı

BİR BÖCEĞİN SIRRI


 

 “Böcekler karasal ekosistemlerde yaşamsal bir konuma sahiptir.”

12 veya 15’nci yılda topluca yeryüzüne çıkıyor. Genellikle bir bahar akşamında, toprağın yirmi santimetre altındaki sıcaklık 18 dereceyi geçtiğinde açtıkları deliklerden çıkmaya başlıyorlar. Binlercesi, milyonlarcası yakındaki bitkilere tırmanıyor ve ince kabuklarının içlerinden çıkıp kanatlı yetişkinler haline geliyor. Yer üstünde yalnızca 4-6 hafta yaşayan bu böcekler eşleşiyor, yumurta bırakıyor ve ölüyor. Yavruları toprağın altına giriyor ve anne babaları gibi bitki köklerindeki özsuyu emerek 12 veya 15 yıl yeraltında yaşıyorlar.

18 Ocak 2021 Pazartesi

Saygı İle


 Birbirine derinden saygı duymayan kimi kimsenin samimiyeti şüphelidir. Var mı ötesi? Hiç kimse başkasının adına bir şey ödeyemez, erkes kendi hesabına çalışırmış denilen her yerde minnettarlığımız yaşama karşı duyduğumuz içten yükümlülüktür. İnsanı insan yapan ölçülerin azaldığını ve nihayetinde yok olduğunu gördüğümüz için istemek yerine ,yetinmek ve üretmeyi değer bilenlerdeniz.

Çalışkanlık


 Doğruluğuna, büyüklüğüne, gücüne sarsılmaz bir duygu ile bağlandığımız  o yer neresi? Anın toplanma yerinde dayanç noktasındayız. Pek çok kabil akışın geri dönülemez ilk çıkışını beklemeye alındık. Nihayetimiz çalışmaktır. Mümkün, mümkünsüz olan her şey çalışkanlıktan yanadır.

Başlangıç


 Bir yerden  başlamak gerekir bazen, bir yerde durmak. Başladığımız ve durduğumuz aralık bir adımdır. Yalnızca bir adım. Yürümek sürekliliktir. Sürdürülebilir olması için gerekli olan nedir? Koşul mu?

Hikaye


 Kendi varlığında mevcut olan özün seyrine yol aldırır. Hakkında konuşmayı ihmal ettiğimiz, yazmadığımız konular kadar yüklüce belleğimizde saklı tuttuğumuz bir fotoğraftan yansır. Hikaye edelim öyleyse...

SANAT OLSUN

MERHABA!

19 Haziran 2020 Cuma

Ölmeyecek Kadar Maaş

Ölmeyecek kadar maaş verirseniz, kovulmayacak  kadar iş alırsınız. 

Temel ihtiyaçlarını karşıladığınız, karın tokluğuna çalıştırdığınız insanlardan iş geliştirme, sadakat ve aidiyet duygusu bekleyemezsiniz.

Beslenme, kira ve faturalarla uğraşandan işinizle uğraşmasını bekleyemezsiniz. 
Sosyal kaygıları olan insandan verim alamazsınız. 

Takım arkadaşlarınıza, sosyalleşecek ve birikim yapacak ortamı sağlamak zorundasınız. 

“Personel sirkülasyonu yüksek olan şirketlerde başarı oranı bu sebepten düşüktür.”

“Benim için ne yapabilirler?” değil, “Onlar için ne yapabilirim” diye sorulmalı...

“Uçmaları için imkanlar, geri dönebilmeleri için kökler ve yol arkadaşı olmaları için nedenler verin

16 Mayıs 2020 Cumartesi

Küçük Bir Şans

Tutturmuşsunuz bir tecrübe gidiyor. İlanlar afilli isteklerle dolu. Genç nüfusun durumu ortada. İstihdam desen sağlanamıyor. Nereye kadar böyle devam edecek bu durum. Tecrübesiz ve yeni mezun kişiler bırakın iş bulmayı ilanda yazan özellikleri karşılayamadıkları için ön mülakata bile çağrılmıyorlar çoğu zaman. Kişinin özgeçmişde görülemeyen yetenek ve becerileri, çalışma azmi, işe karşı olan isteği maalesef ki tecrübe ve diğer zorunlu faktörlerin altında kalıyor. Evet tecrübe çok değerli bir şey buna bir sözüm yok fakat istekli bir insanı işe alıp ona bir şeyler öğretip yetiştirmek de çok değerli. Özellikle genç nüfusun bu muhteşem enerjisi ve öğrenmeye karşı olan istekleriyle yapamayacakları hiçbir şey yok. Yeter ki bir şansları olsun, yeter ki bir şans verin. Göreceksiniz, sizi şaşırtacaklar. Lütfen ön yargılı olmayın. Hayatta tecrübeden daha önemli değerler de var. Hem hepimiz günün birinde tecrübesiz ve yolun en başında adım atmayı bekleyen kişiler değil miydik zaten..

24 Nisan 2020 Cuma

Hayat

Birileri gelir, birileri gider
Ama birisi gelir ve senin İÇİN olur.
Seni sen olduğun için,
Mutluluğun için,
Huzurlu bir hayatın için,
Sesini duyduğunda rahatladığı için,

Güvendiği,
Gözü kapalı kendisini sana bıraktığı,
Saydığı,
Sevdiği,

23 Nisan 2019 Salı

TOPRAĞINA SUYUNA SAHİP ÇIK!


İnsanların doğayla uyum içerisinde , ekolojik sınırlar dahilinde verimli  yaşaması için gerekli olan su ve toprak yeterliliğini sağlamakla ilgili ciddi sıkıntılarımız var. Tarih boyunca göç ve yerleşme hareketliliği bu iki kaynak üzerinde gerçekleştiğini düşünecek olursak ata bağlarımızın uygarlıklarının su ve toprağa verdikleri değer ile geliştiğini fark ederiz.
 Bitişik ekolojik sistemler bünyelerinde barındırdıkları zenginlik- çeşitlilik-  birçok bitki ve hayvan türünün sağlayıcısı su ve toprak potansiyeline bağlıdır. Bitişik ekolojik sistemlerin bir parçası olan insanoğlunun doğrudan veya dolaylı olarak doğaya verdiği zarar  doğa ile insan arasındaki kuvvetli bağları zayıflatan, çözen etkiler oluşturmuştur. 
Sonuçları yaşıyoruz, nedenleri değil. Çevre kirliliği olarak adlandırdığımız bu durum  karşısında (hava, toprak ve su kirliliği ) üçlü çemberin dönüş hızını artıran yaklaşımlar ile alabildiğimiz sonuç  bellidir. Üretim faaliyetlerinden yoksun, tüketim çılgınlığı içinde bilinç aşınması geçiren insan kendine ve doğaya yabancılaşmıştır.
Ata bağlarımızın Anadolu topraklarına göç sırasında yanlarında getirdikleri aşkın, güzelliğin, sevginin bitkisi olan gülün orijini Doğu Asya'dır. Güvercinler ise cezayı telafi etmek  istemi  taşımasından ötürü barış kuşu olarak Orta Asya’dan göç dalgası ile eğitilerek getirilmiştir. Güllerin nazı, güvercinlerin sitemi üzerine  dokunan sayısız hikaye, destan, şiir … ile yüreklerinizi selamlamak isterim.
“Gök, toprak ve su kutsaldır.”
Toprak, su can ise  aynı göğ  içinde nefesiniz nefesimdir.



TOPRAĞINA SUYUNA SAHİP ÇIK!

21 Nisan 2019 Pazar


Doğaya ve çevreye sanatçının  görüş alanından bakmak; yaratıcılık, beceri ve  hayal gücüyle gerçekleşen sanatsal öğrenmenin de başlangıcı sayılır. Çok yönlü eğitim anlayışının önemli bir parçası olarak görülen sanat eğitiminin akademik başarıya olumlu etkisi, sosyalleşme ve sosyalleştirmeye katkısı bilinmektedir. İnsandan yana olan,  güzelliğe dair gelişen tüm çabaların doğa ile içselleştiğini hatırlayarak, koşarak geldim.
Merhaba…
Uzun bir yol hikâyesine dönüşeceğine inandığım anlamlı girişimi yürekten kutlarım. Kardeşliğimiz, dostluğumuz, arkadaşlığımız ile sürdüreceğimiz yazınsal eylemlerimizde  Ekoloji  yada” Doğa Bilimi“ olarak adlandırdığımız aidiyetimize metodolojik yaklaşım geliştirip , yönelimlerimizi  belirleyen kültürel zenginliğimizin izahını bulabilmek için haklı bir sebep olduk hep birlikte, yazalım öyleyse.

                                                                           

19 Nisan 2019 Cuma


UMUT EKTİK....

Mor bir akşamın kıyısında yürüdük, 
Dilimizde suskun şiirlerin mısraları 
Aklımızda, bakire düşlerin utangaçlığı, 
Ezgimizde yağmura vuran ılık mutluluklar...
Ve bütün gece yağmurla sevişen toprağın, 
Yorgun mahmur kokusu...
Esmer gecelerin gülüşünden doğan şafaklarda buluştuk sonra...
Ve sonra kimsesizliğin, yokluğun, yoksunluğun, düşlerine sataştık.
Yere serdik umutsuzluğun bedenini
Üzerine umut ektik!
Umut ektik...!

Süheyla Güney Avcı

18 Nisan 2019 Perşembe

Babam

Kahveyi artık niye sevmiyorum
Biliyormusun baba?
Çünkü hasretin kokuyor!
Anlıyor musun?

Varlığında
Nede çok içerdim gözlerinden şefkatle
Rengini kahvenin
Tatsız tuzsuz susuz da olsa baba

Çiseledikçe sevgin hafifler yağmur
Yüzü suyu hürmetine
Usul usul akarsın gönlüme
Bir dokunuşa diken diken tüylerim baba

Hayatın arka koltuğundasın hep
Usunu sarar bir sızı
Sızı ki gözlerinde rikkat uslu nehir
Yüreğin aşiyan nemli yapayalanız
Yaşamın hepten zehir baba...

Velhasıl taklit değil
Bu nasıl fasıl?
Dudakların iri ekşimsi mor
Bırak aklım gönül mezrasında otlasın
Düşmüş ömrün dürülü derde baba

4 Nisan 2019 Perşembe

PARANOYA SEYRİNDE

Tam da baharı kucaklamaya hazırlanırken suratıma okkalı bir tokat gibi inen ayaz vurdu geceyi. Soğuklarda sanki duygularımda soğuk gibi oluyor. Kimbilir soğuğa olan antipatimdir belkide.. Beyaz, siyah, gri... soğuk... içimi ısıtmayan renkler. Ve öte yanda beynimin  içimde çıldırmış bahar dalları, uçuşan böcekler, kelebekler ve kocaman umut bulutları. Tanımlanmamış hüzünlerin baharı olsa bu umutlar.... ne dersin?
Düşünün iki kelime var, morarmış titreyen dudaklar arasından boğulup gidiyor ve soğukla birlikte yutuyorsun sevgini... Ya aşk yutulur mu hiç?
Bir parça tomurcuğun oluşumunda doğanın yaratma aşkı var. Doğanın gebeliği nasıl bir mutluluk veriyor değil mi? Ve her yıl muazzam bir aşkın doyum noktası bahar! Düşünün!
Düşünün!
Bahar diyorum minicik bir tomurcukla bu kadar güzelleşirken, insanların yüreğinde neden bir parça güzellik yaratmaz.... Neden insan insanı, insan hayvanı, insan doğayı, insan aşkı öldürür.!

Duvarlarımızda tabular, avuçlarımızda ön yargılar ve içinden ayrışamadığımız öğretilerle ne kadar ileri gidebiliriz ki...? Aşk bu, yaşam aşkı ilk önce ve  yaşayanlar aşkı...
Alıştık ya minik minik materyaller halinde sunumluyoruz sevgimizi.. Başkalarına karşılıklı sunulan madde gibi... "Oysa ki sevgi dokunduğumuz değil hissettiğimizdir." İnsan olarak herşeyi çirkin kıldık ve sonra süsledik çirkinliği gizlemek için.. Yüzümüzü, sevgimizi, gülüşümüzü, aşkımızı... Hem çirkinleştirdik hem de süsledik... riyakâr olduk.. Ve doğaya da aynını yapmadık mı? Hemde en güzelini yaptık tüm çirkinliklerin.. Kuşkularla kurgularla bir dünya kalabalığın içinde kimsesiz kaldık. Ölüm soğuktu ya sanki, aşkta soğudu.

"Ölüm ve aşk usulca sessizce yapar yerini, aniden kapını çalar ve dur diyemezsin.. Ölümün usulca uykusuna teslim olur gibi aşkın hoyratlığına teslim olursun.  Farklı şekilde  sonsuzlukta kayboluşun adlarıdır ölüm ve aşk ne dur diyebilirsin ne de git..."
Bugün teslimiyetsiz düşüncelerle çıktım yolculuğa.. Upuzun bir düş yolu, kimseyi de almıyorum yanıma çünkü, bugün ve sonra burası benim dediğim, senin olmayan yerdeyim...
Kendi halimdeydim ve yine öyleyim... Kendimle kendimce kurgusuz düşlerimin içine misafir oldun tamam.. Yatak döşek uyuyakaldın tamam... düşlerimin içine girdin darmadağın ettin e onada tamam! Sence artık gitme vakti değil mi kendi şehrine kendi düşlerine.
Kimsesizler ülkesinde yalın şiirlerden evim olsun, bahçemde üç beş müzik yeter. Bundan sonrası benim kalabalığım öyle ya. Her zaman söylerim insan hep yenilemeli, yenilenmeli evrenin sürekliliğine uyumu da uyumlu olmalı. Ve elimizde olmayanlarada uyumlu olmalı değil mi?

"Belki siyah beyazda başkalarının anısı olacağız.
Belki bu sokaklar soluğundan tatmayacak
Belkide....
Belki....
Kimbilir başka soluklarda tükeneceğiz..
Sonra belkide, habersizce gideceğiz...
Kimbilir?"

Süheyla Güney Avcı
#paranoyaseyrinde

20 Mart 2019 Çarşamba

SEVDALI

Kusursuz yaşanır acılar
Kusursuz...
Gülüşünden süzersin ağılanmış düşleri
Gecenin karasında demlersin sesssizce...
Dört duvar seyrinde şekillenir yaşam
Dört duvara bir avuç mavi sığar, bir kaç saat belki...
Bir kaç dakika
Bir an....
Sonra?
Sonrası yumduğun avuçlarında  gizlenen hikâyelerindir.
Ağzının içinden gülüşünü avuç dolusu içersin sevdalının.
En çıplağı dans eder figürlerin
An'lara sığmadığın andır bu..
En savunmasız an!
Sevdalının gözleri düşünce gözlerine.
Kafeste güvercin çılgınlığında gecenin karanlığına çarpar kanatların.
Çarpar...
Çarpar...
Umarsız acılar yerleşir hücrelerine..
Yerlere uçuşan kanatlar misali savrulur, uçuşur, dökülür düşler.
Gülüşüne firari anlarda teslim alır geceni, sancılı isyanlar.
İmgelere mültecidir bütün sevişmeler.
İmgelere mülteci....
Bedenin mahpus, ellerin mahpus, düşlerin özgür
Ve yüreğin sevdalı....
Buğusuna sığındığın mor bir şafak zamanı, yorgun düşlerin  dalar uykuya
Ve suskundur solukların çarpışma zamanı.
Yorgundur..
Fıratın Dicleye kör aşkı olur an;
Dokunur geçer sessiz, habersiz, bir o kadar delidir  ve o kadar sevdalı...

Bedenin mahpus, ellerin mahpus, düşlerin özgür
Ve yüreğin sevdalı....

Süheyla Güney Avcı

9 Mart 2019 Cumartesi

KADIN OLMAK

KADIN OLMAK Kır zincirlerimi haydi Çöz kelepçeyi bileklerimden Sırtıma vurduğun yükün al birazını Ve uyar beni saat on iki olmadan Bir günlük saltanatıma veda edip Döneyim yine eski halime Camdan pabuçlarım kaybolmadan Uzun saçlarımdan ben mi sorumluydum? Aklı kısadır dedin de aklımı aldın
PARANOYA SEYRİNDE

"Yeni şiirlere yeni sayfalar gerek bazen, yeni yollar, yeni bulutlar, yeni tozlar dumanlar, Kimbilir?  yeni gülüşler hüzünler gerek.. "
      Küskünüm bugün, öyle ki tek bir insanoğlunun  sesini duymak istemeyecek kadar da öfkeliyim... Yeryüzünün en ücra köşesine sığınıp dönmeyecek kadar bıkkın... Herşeyi omuzumun köşesinden silkip atacak kadar umursamaz...Kimsenin derdini dinlemeyecek kadar yorgun.. İnsan denen canlıya ölesiye kırgınım... Ve yine öfkeli..
       Korkaklar değil midir en aciz saldırılarıyla  kendine duvar yapanlar.. Düşünün ki bir gün duvar dört yanını  saracak ve içinden çıkacak yer kalmayacak. Korku insana kendi mahpusluğunu kendi elleriyle yaptırır öyle ya. Korkaklar bu yüzden özgür değildir; çünkü  asıl köle kendi zulümlerinden doğan korkularına tutsak kalmış olan o zavallılardır..... Korku dişlerinin  arasına aldığı herşeyin bir gün kendi dişlerini çürüteceğini görecek, ve tarihin çöplüğüne gömülüp gidecektir. Tabi ki yanında korkak köleleri ile birlikte. Aslolan bu çemberden uzak olmak o dişlerin kirine kapılmamaktır. Çürümemektir.
Bazen koca bir mengene sıkıyor düşüncelerimi, ne doğacak güneş umurumda oluyor ne de kimin nasıl güldüğü... Toplayıp bütün düşleri ve içi sancılı gülüşleri sonsuzlukta kaybolmak en güzeli değil mi? Diyorum kendime  tabiki aklım deliliğin nirvanasında yine. Düşünsenize sanki güldükte ne oldu? Ya da mutlu oldukta ne oldu? Sevsek ne olur sevmesek ne?... Sonuçta sonrası  toprağın kucağındaki hikaye değil mi?
 Ya aslında diyorum ki sessizlik travması diye birşey olmalı...
Olmalı ya! Mutlak olmalı.. Bazen alıp dağlara vurmalı bu asi başı diyorum.
Şehri kilitleyip gitmeli, kepenkleri indirmeli ha birde kimse düşmesin ardına diye ardında bıraktığın ayak izlerinide silmeli. Sonrası dedim ya yine toprağın kucağındaki hikaye, sessiz huzurun arasında, sessizce kimse duymadan öylece.. Kolay sanırlar paranoyak olmayı deli derler adama. Ama demezler ki neden paranoid oldun kardeşim demezler.. Sadece "deli " derler.
-Amman dikkat o insan deli!
Pardon  ya "insan" kelimesini de kullanmazlar;
-Amman o "kadın" ya da "adam" deli! deli!
Uçarsın kaçarsın köşe bucak ama ille de bir köşede maskara olursun sinir harbi yenilgisinin ardından. Toplum seni sorgusuz infaz eder, sen artık  "Delisin"
 "Sanırsın ki gülüşlerinin ardı boş ve anlamsız...
Sen bilmezsin; zulası küfür günah şiir yangını
Zulası güneşin doğuşuna sevdalı
O gülüşler ki bir avuca ağıt, bir avuca türkü durağı.
Sen bilmezsin..."
Kimsede bilmez senin hangi paranoya seyrinde dolandığını..


Süheyla Güney Avcı
"Paranoya Seyrinde "

ÖNEMLİ UYARIDIR

 Lütfen dikkat arkadalar Sanata gönül vermiş olan Sanat Olsun web sitemiz yakında yeni yerine taşınacaktır. İnternet adresimiz aynı kalacakt...

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *